- Kategori
- Edebiyat
Roboskê’den akan şiir: “On beş nolu sınır taşı”-2
“III. bölüm; tanrı kürtçe biliyor”
Adıyan üçüncü bölüme Yunus Emre’nin “yetmiş iki millete bir göz ile bakmayan / halka müderris olsa hakikatte asidir” sözüyle başlamış; beni coşturmuş. Aklıma iki dize takılıp kalmış fi tarihinden, filan oğlu filandan: “yetmiş üç millete bir nazarla bak / hak sevmiş yaratmış söz etme gönül.”
“derkenar III”Pir Sultan asiliği kokuyor. O da her şiirinde bir kırılganlık, bir küskünlük işliyor, ama bunların arkasında sebep olanlara gizli bir öfke, bir isyan sezmemek mümkün değil. Adıyan’ın birçok şiirinde olduğu gibi, bu şiirinde de aynı duyguların kendini sezdirmemesi olası değil. “kırılgan bir savaşçının sesi nüksetmiş içimde / benlik savaşlarını bilirdim derken yanılmışım.” Ve yine acının koynunda barınmayı âdet edinmek gerekliği “derkenarî derdî derûn”dan geçiyor. “her damlası ekmek kavgasının yitiğine / ve nice sınır boylarında ekmek uğruna / canını yitiren aç, namuslu yiğitlere / aksın feda olsun gözyaşım. (…) ne oldu kadîm kardeşliğimize / türk’e, kürt’e, arap’a, ermeni’ye, çerkez’e / türkiye’de halk olmak acılardan mı geçer / yanar hâlâ yüreğim, hrant dink’e / akar mehmetçiğe, militana, korucuya / yanmazsa yüreğim, yazmazsa kalemim / akmazsa hepsine gözyaşım / insanlığımdan şüphe ederim.”
Adıyan, “tanrı kürtçe biliyor” da, Tanrı’nın hiçbir millete, hiçbir insanlığa ayrıcalık tanımadığını, onları küçümseyip, yüceltmediğini söylüyor. Öyleyse kim Tanrı’dan daha akıllı, kim Tanrı’dan daha sevecen, kim Tanrı’dan daha yüce ve büyük görüyor ki kendini, insanları, toplumları, milletleri, üstünlük ve alçaklık sıfatıyla değerlendirebiliyor diye soruyor. Cevap soruda saklı; kendisinde Tanrılık vasfı görenler ile kendisinde şeytanlık vasfı sayılan kibirliler bu tür sıfatlarla toplum ve insanları sınıflandırırlar. “eğreti özgürlük” şiirinde kişinin kimliğine sahip çıkması gereğini haykırıyor şair.
“gözleri tandır ağzı”şiiri çocuğunu toprağa vermenin acısını evinde yaşayan bir aile dramı… İnsan günlerce ağlayınca, gözünde akacak yaş da kalmıyor. Bir sızı, bir yanma hissediyor. Yüreğinin yangını ya ağzından, ya gözlerinden çıkıyor. Dumansız bir ateş yanıyor /yakıyor bütün bedeninde. Cemal Süreya’nın dediği gibi; “Sizin hiç babanız öldü mü?” Üç bölümden oluşan bir şiir “bir hançer yarası”: Habil, Kabil olayındaki anlamsız ölüm anlatılıyor “alicengiz oyunu”nda. Ve bu zalimlik insanın olduğu her yerde devam ediyor. Sonra “üçlü bilardo oyunu”; nasıl falsolarla toplar birbirine düşürülüyorsa, aynı yöntemle insanların da birbirine düşürüldüğü işlenmiş bu bölümde. Ve “kurşun/kurşunkalem oyunu”; duyarsız yazarlarla duyarlı insanlar arasındaki farka değiniliyor.
Bir tragedya “her perşembe analar vaveylâsı” Ben tragedya türündeki şiiri Edip Cansever’in “Tragedyalar” adlı şiir kitabıyla tanıdım. Kitap tarz olarak Yunan mitolojisinin şeklen bir alıntısıydı. Aynı şiir modelini Adıyan bu şiirde kullanmış. Şekil aynı, içerik farklı… Solo olarak her ananın çocuğuna yaktığı ağıt yer alıyor. Koro yerine ise şairin kendisi devreye giriyor.
“köylü kızlar kaçakçı gençler”e mükemmel bir dize ile başlıyor Adıyan. Edip Cansever’den aldığı; “çocuklar büyükler gibi konuşur sefaletten”. Ve şiir sanki bu dizenin yorumu, Uludere dikkatten uzaklaştırılmadan yapılıyor yorum. Bakın nasıl: “yokluk / erken büyütür / küçük kızlarda analık / oğullarda bilgelik görürsünüz (…) ve derler ki / siyasî amaç güdülmüşse de uludere’de / insaniyet değil mi son söz, ulu divanda.”
“mamo süleyman”şiiri bir Anadolu kültürünü de ortaya koymakta. Yüreğin ne kadar yanarsa yansın, ev halkının hepsini birden toprağa vermiş olsan bile, sana bir misafir gelmişse, tüm acılarını kenara koyar (sonra kullanmak üzere), misafirin rahat edebileceği, hoşnut olacağı bir ortam hazırlarsın. “sağır sultana sayha” adlı şiir bir köylünün yüreğinden akan bir duygu… Yorum yapıp bu güzel duyguyu bozmak istemiyorum. “bizim darı ambarımız yok ki / karıncalar yuva yapsın / karınca kararınca bildiğimiz kaçakçılık / dizilir karınca misalî, didiniriz katırla / ekmek uğruna düşeriz ölüm yollarına.”
“roboskê mezarlığı”şiiri dört bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm; ölülerini toprağa verenlere, mezarlığın üzünçle söyledikleri... İkinci bölüm; kendisine gelenlerle toprak ve mezarlığın konuşması… Üçüncü bölüm; bir köy mezarlığının kendisini ve kendine gelenleri, İstanbul mezarlıkları ve İstanbul mezarlıklarındakilerle karşılaştırması… Dördüncü bölüm; şairin mezarlara ve beklenmeyen mezar sahiplerine bakışı ve duyguları anlatılmakta… Dördüncü bölümdeki şu güzel dizeler taş kalpleri yumuşatır, ama kalp yoksa neyi yumuşatsın. “rüzgâr esse taş yontulur / mühürlenmiş taş kalplerden / bir dirhem dahi yontamaz merhamet / uçar bir leylek, burası muamma deresidir / kanatları balçıktan milyon ton.”
“Masum insanları öldürmenin utancını kapatacak büyüklükte bir bayrak yoktur.”Howard Zınn’den yapılan bu alıntı bölümün son şiirinin epigrafi. “kan kutsama zamanı” şiirinde Uludere katliamı utancının bir bayrakla değil, iktidar olmanın vahametiyle kapatılmaya çalışıldığı işleniyor.
“IV. bölüm; kaçakçı çıraklar”
Ve Albert Camus’tan bir fotoğraf: “Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, o ülkede insanların nasıl öldüğüne bakın.” Ve Fatiha Suresi... Ölen Müslümanlar için. “derdî derûn I” bölümün ilk şiiri, ağıtlar dizisinin önsözü. Gözü gören, kulağı duyan, kalbi olanlar için. Sonra ağıtlar… Bu güzel insanların bu güzel ağıtlarına saygımdan şiirler üzerinde yorum yapmak istemiyorum. Ancak adlarını saygı ve rahmetle anmak istiyorum: Şivan, Muhammed, Bedran, Erkan, Orhan, Savaş, Serhat, Celal, Selahattin, Salih, Bilal, Yüksel, Şerafettin, Mahsun, Cemal, Vedat, Aslan, Özcan, Salih kardeşlerimize Allah’tan rahmet diliyor, mekânları cennet olsun temennisinde bulunuyorum.