​ Roboskê’den akan şiir: “On beş nolu sınır taşı”-1 / Edebiyat / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

20 Haziran '14

 
Kategori
Edebiyat
 

Roboskê’den akan şiir: “On beş nolu sınır taşı”-1

Abdurrahman Adıyan’dan daha önce “Sündüs Döşeği” adlı kitabı vesilesiyle söz etmiş, şiirin basamaklarını ağır, ama sağlam çıkan bir şair olduğunu söylemiştim. Adıyan kısa sürede daha çarpıcı, daha sağlam olacağını düşündüğüm “On Beş Nolu Sınır Taşı” adlı şiir kitabını yayımladı. Kitabın kapağı siyah zemin üzerine öldürülen günahsız insanların na’şından oluşan hilal ve emri hâlâ kimin verdiği belli olmayan ve onları öldüren uçağı simgeleştiren yıldızdan müteşekkil. Kendi insanını kendi acizliğinde boğan bir yönetimin varlığı, bundan daha iyi tanımlanamazdı. Niçin bu ölüm diye kendime sorduğumda (soracak muhatap bulamadığımdan), verdiğim cevap, bir iş yapıyor görünmek için, oluyor. Hani Başbakan diyor ya “Askerlik yan gelip yatma yeri değildir.” Ve onlar da yatmadılar...

Adıyan, kapağa Maide Suresi’nin 8.ayetini almış: “Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olun. Bir kavme olan kininiz sizi adaletten alıkoymasın.”Arka kapak Adıyan’la ilgili şair, yazar ve eleştirmenlerin tespitlerinden oluşmakta. “On Beş Nolu Sınır Taşı” Stigma Yayınında 28 Aralık 2012’de yayımlandı, 240 sayfalık destanlar dizisi… Bu şiir kitabı bana, Nâzım Hikmet’in “Kuva-yı Millîye Destanı”nı anımsattı. Belki içeriği de benzerlik gösterecek. Kitap, kısa bir girizgâhla başlıyor; I. bölüm 12, II. bölüm 12, III. bölüm 12, IV. bölüm 20, V. bölüm 16, VI. bölüm 12 şiirle ve “kitap hakkında” görüş bildirenler yer alıyor. Uludere Roboskê (Ortasu) köyü Irak sınırında yaşanan katliamı dile getiren Adıyan, bu vahşetin iki kardeş arasını açıp, birbirine öldürtmeye çalışanların hainliğini geleceğe taşıma kaygısı içinde bir şair. Yani çağın tanığı. Ve onun duyguları.

“I. bölüm; dağlar tırmık tutmaz”

İlk bölüm Hz. Ali’nin sözüyle başlıyor; “Bir yoksul aç ise bunun nedeni, zenginin zevk ve sefa içinde yaşamasıdır. Nerede bir bolluk görsem, onun yanı başında mutlaka çiğnenmiş bir hak görmüşümdür.” Şair,“dilbace”de söyleyeceklerinin etkin olması için yakarışta bulunuyor Tanrı’ya.

“derkenar I”adlı şiiri okuyup da insanın tam göğsüne çivi çakılmış gibi sızlamaması mümkün mü? Sivas’ta Madımak’ı yakan zihniyet değil mi, Uludere’de insan avlayan /avlatan… Bir çocuk oyun oynarken oyuncağı kırıldığında bile, bundan daha çok ağlayıp, üzülmekte. Hangi vicdan böyle bir vahşet karşısında ezilmez ki. Ancak vicdanın olmaması bu kadar merhametsiz kılar insanı. “y ve t” yok ve tok kelimeleri üzerine kurulan bu şiirde Nemrutla İbrahimler, Musalarla Firavunlar var. Ve halk… Dilinde “umut türküsü” olan halk! Kaçakçılık yaşamının şiire dönüşmüş hâli. Bir parça umut için mayınlı bölgeyi aşmaya çalışıp hayatını, uzuvlarını kaybeden insan. Üç beş kuruş kazandığında ya devletin, ya ağanın elinden aldığı ekmek parası… Yarası çok derin bu halkın, ama yaraya sürülecek merhem deva değil, irin oluşturmakta. Okuyun bu insanların fısıltılı ağıtlarını “umut türküsü”nde. Şair,“alaca vakit yollardaysam” şiirinde: “babam korucudur, ben kaçakçı / ekmeğimizin harcı anamın gözyaşı / yasal kurşunla vurulurum ben”der. Bundan daha etkili, daha kararlı, daha devrimci dizeler olabilir mi? Nâzım Hikmet’in “Kuva-yı Millîye Destanı”nda geçen “Kara Yılan” değil mi, her bir kişi bu dizelerde: “-koruculuk / (bu da, insanın insana kırdırılması / tiranın zulmüne kelle koltukta / huzura durmaktır)”der şair.

Sömürenler sömürmeye, sömürülenler sömürülmeye devam ettikçe, yazarlar ve şairler sustukça, kayalar muhafız, dağlar gardiyan, yoksulluk başımızda ilahlaşmış olarak algılanacaktır. Ama bunlara kafa tutarsak, dağlar melek, kayalar feriştah, yoksulluk ise himayemizde hizmetkâr olacaktır. Yeter ki, imanımız tam olsun. İnanmayan yenilgiyi kabul etmiş sayılır. Bu yüzden “uykuyu askıya al…”malı, inançla direnmeliyiz haksızlığın olduğu her şeye… Zaten “uykuyu askıya alır yoksulluk” şiiri de, bunun için yazılmış.

“ekmek saati”adlı şiirini okuduğumda aklıma Sadık Gürbüz geldi. “Demiri toz ederler loy / Kan serperler gökyüzüne / İnsanı yoz ederler loy / Kül ekerler kör gözüne” İşte bizim insanımız. Sevdaya ve insanlığa bağlanan öz… Bunu görmeyen göz kör, duymayan kulak sağır… İşte, “ekmeğin demir gibi işlendiği / bileklerin çelik kesildiği anlar / dişlerin kılıç keskin saati” Kaçakçılığa mecbur bırakan zihniyet, kaçakçılığa mecbur bıraktıklarını kaçakçı diye engelliyor. Daha olmadı vuruyor Uludere’de, bilmem nerede… Bakın, “nazlı bir gelindir yoksulluk” şiiri, onun öyküsü: “beşik kertmesi olmuşsa iki beden bir yürek / iki yürek bir ülke, iki ülke bir yürek gençlere.”

 

Zor şartlarda değil, imkânsızlıklar içinde her şeye rağmen yaşamaya çalışan insanlarının tasviri var “kadîm bir öyküdür yoksulluk” şiirinde. Bu şiirde çok da güzel kurgulanmış imgeler de var: “kızıl güneşte demler ağıdını / bir de kekremsi damarından / emzirir kahrı, çileyi, yoksulluğu / (…) ne yana dönsen yüzleri kızıl alevdir.” Ve bunu göremeyenler, duyamayanlar, acaba bu adamlar nereye bakıyor, bu adamlar hangi ezgiyi dinliyor bizi duymamak için. “ekşi gülüş, bayat fikirle aşılır mı açlık sınırı / yine bir ön ödemeli hüzün mü yaşıyor halk / desinler gelecek nesle de miras mı yoksulluk”

Değişik bir şiir:“roboskê’de –ç” Ben, bu şiiri yorumlarken farklı düşündüm. Geçmiş ve gelecek arasında gittim geldim. Siz okurken nasıl düşünürsünüz, bilemem! Elleri arsız insanlar, ellerini nereye koyacaklarını bilemezler. Bugünün yöneticileri de yüzlerini nereye koyacaklarını bilememekteler, diyeceğim, ama onlar biliyorlar ellerini de, yüzlerini de nereye koyacaklarını. Bilemedikleri bizleri nereye koyacakları; mezara mı, kodese mi? Ve “roboskê”… Ve kaçakçılık; ekmek parası, yaşama umudu… Ve umutlarını bir uçağın gölgesinde bırakanlar… Yani bizler, yani sizler, yani onlarsız bir dünya… Ne de güzel olurdu “ekmek ve macera”ya kapılıp gitmek terli bir katırın ardından kirli düşler kurmadan /kurdurmadan, gelin cevapsız “üç sual”a meydan vermeden yaşayabilmek için çekip alalım umudun ve insanın olmadığı yerden kendimizi.

“II. bölüm; dilinde tüy bitti”

II. bölümün kapısını yine Hz. Ali’nin “Mazlumun zalimden hesap soracağı gün, zalimin zulmünden daha şiddetli olacaktır.” sözü aralıyor.“derkenar II” adlı şiir ikinci bölümün önsözü niteliğinde. Şiir âdeta çağdaş Köroğlu’nun bir seslenişi: “sırça sarayları tanımaz şiirimin atları / çarşıdan kasabadan şehirden geçer / politikalardan dağ yolundan aşar / bulaktan çaydan dereden pınardan / azgın ırmaktan serin sulardan içer.” der.

“dağın dağlanması”şiiri Bursa’dan Şırnak’a, Ankara’dan Diyarbakır’a, yüreğimizden yüksek/ovalara seher yeliyle duygu nakliyeciliği yapmakta… Birbirimizi selâmlamamız, birbirimize gülümsememiz ne denli doğal, ne denli samimi… Gel gör ki, insanın var olduğu yerde fitne de var. Aynı kandan, aynı anadan, aynı babadan insanları bile birbiriyle yıllarca konuşturmayan, aynı anadan, aynı babadan insanları birbirlerine vurduran fitnenin Kürt ve Türk boylarını (aşiretlerini) birbirine vurdurmasından daha olağan ne olabilir ki, hangimizin kanı saf, hangi Kürt Türk’le, hangi Türk Kürt’le içli dışlı olmamış. Şu “dağın dağlanması” adlı şiiri bir Kürt’ten, bu yazıyı da bir Türk’ten okuyun. Allah’a kulluktan vazgeçen herkes ya birbirlerine kul olmayı seçecekler, ya birbirlerini kul edinmeyi seçecekler. Milletler de insanlar gibiler; üstünlük takva ve adalette yarışmalarındadır. Ancak bugün Kürtler de, Türkler de takva ve adalette yarışmalarını engelleyip, birbirlerine zarar vermeleri için çaba gösterenlerin çabalarını boşa çıkarmak zorundalar. Bunu yapmazlarsa, hem gelecek nesillerinin beddualarını alacaklar, hem geçmiş nesillerin kemiklerini sızlatacaklar, diye düşünüyorum.

“karda gam sesi var”o korkunç katliamın bir anatomisi. O insanların mezarları artık yüreklerimiz… Bu utancı bakın Adıyan nasıl işliyor şiirine: “güneşle eriyeydim bahara döl olaydım / bölünmeyeydi eşinden arkadaşından / kaçakçılar hunharca öldürülmeyeydi / o gece toprak yandı ben nasıl dayanayım / eridim yandım kömür gibi karardım / sızdım toprağın göğsüne utancımdan / ben susayım anlatsın gerisini yârenlerim.”

“on beş nolu sınır taşı”Yunus Emre’nin “sordum sarıçiçeğe” adlı ilahisini çağrıştırdı. Abdurrahman Adıyan ne kadar tasavvuf ehli, bilemiyorum, güzelin güzele benzemesinden daha doğal ne olabilir ki. Ve bir taş, olup bitenin farkında, bundan rahatsız oluyor... Ya rahatsız olmayanlar! Ya rahatsızlık verenler! “gecenin şahidi ay ve yıldız” şiiri mahşer tasvirini anımsatmakta. Deniliyor ki, hangi insan, hangi güzel, hangi kötü şeyi yaparsa, gerek etraflarındaki canlı ve cansız varlıklar, gerekse kişinin kendi organları kişinin yaptıklarını inkârı durumunda tanıklık yapacaklar. Uludere katliamında da bu şahitliği ay ve yıldızlar yapacak anlamında kullanılmış. Şair diyor ki; “efendim / iki bin on ikiye daha üç gün üç saat vardı / ırak sınırında bir kış gecesi vakit alacaydı / gecenin nuru bendim yıldızlar yârenimdi / ölümün kucağında ecel teri dökenlerse / kervan yolunun bezirgânları kaçaklardı / mayınla silahların pençesinde yaşarlar.” Şair, şiirin ara bölümünde: “çoban yıldızının nam-ı kaçakta kervan kıran’ın beyanıdır” da aynı konuyu farklı sözcük ve farklı duyarlılıkla işliyor.

“dilinde tüy bitti”kaçakçıların kış gecelerinde ateşi kullanamadıklarını, donma tehlikesini atlatmak için nasıl çözümler geliştirip, hayatta kalma mücadelelerini gösteriyor. “Söz sırtına sarındığım katırındır, kulak verin serzenişine.”  “katırın serzenişi” iki bölümden oluşan bir şiirdir. Coğrafyasını yitirmiş halkın, yaşamak denilemeyecek bir çilenin ağırlığı altında nasıl ezildiklerinin göstergesi… Hani derler ya Anadolu’da; “Taş olsaydım erirdim, toprak oldum dayandım.” İşte öyle bir şey…

“ecel terine koşan römork”bir güzellik anlatıyor; dere kenarında yün yıkayan, kilim yıkayan ve türkü söyleyen kadınlar… Aynı kadınlar; kocaları, kardeşleri, oğulları traktör römorklarına uzatılmış olarak getirilen kadınlar… Bakışlarında hasret, bakışlarında tükenen umut, bakışlarında veda olan mevtalar… Kadınları kanlı yaşla, yürek burukluğu ile bırakıp gidenler… Ne istediler sizden, ne istediler onlardan… Desem yanıt alabilir miyim?  Ve devam ediyor acılar; “patika yolun çilesi” adlı şiirle. Karınlarını namuslarıyla doyurmak için yollara düşüp rızkını arayanlar… Birkaç bidon mazot, benzin, birkaç teyp, telefon, televizyon için hayatından vazgeçenler… Keşke devlet o insanlara imkân sunsaydı da, o insanlar ne kaçağa, ne korkuya gerek duymadan sıcak sobalarının başında, sıcak yemeklerini yiyip, sıcak çaylarını yudumlayıp, sıcak yataklarında yatabilselerdi… Ne olurdu, insan ve insanlığı unutmayı marifet sayanları unutabilme olanakları olsaydı…

“serêro çayının şarkısı”iki bölüm; “sûzidil makamında çağlar” ve “hicazkâr kürdî makamında ağlar” adlı bölümler. Birinci bölüm şairin konuşması, ikinci bölüm Serêro çayının konuşması. Birinci bölüm Serêro çayı ve çevresinin âdeta bir tasviri, ikinci bölüm Serêro’nun öldürülen insanlara tanıklığı ve bu tanıklık yüzünden duyduğu ıstırap: “beyaz tepe’den kanlı gözyaşlarıyla indiler / düğün dağı karalar bağladı yas evi şimdi / karaçalı, berkur dağı, tanin dağının / nasıl da eridi yüreğinin bütün karı.” “toprağın şuuraltı notları” şiirinde Adıyan bir destanı destanlaştırmakta.

Yine iki bölümden oluşan bir şiir, “göğe kuş sesi yakışır” Adıyan’ın yüreği öylesine geniş ki, binlerce, milyonlarca insanı alıyor, ama kendisine yer kalmıyor. “ah şu bizim göklerimiz” ve “kuş sesi mi uçak sesi mi” adlı bölümlerde bunu çok rahat hissedebiliyoruz. Ve bu bölümü şu güzel dizelerle bitirmek istiyorum: “zulmün de ömrü var ölümsüz değil zulüm / ölümsüzlük düşüdür ölümlü dünyada düşlerin en düşüğü.”

 

 
Toplam blog
: 74
: 571
Kayıt tarihi
: 24.12.07
 
 

1965 Tortum doğumluyum. Ankara Gazi Üniv. Fen Edebiyat Fak. mezunuyum. T.D.E öğretmeniyim. İki ço..