- Kategori
- Öykü
Rüya...

Balkondaydı. Açık olan pencereden artık azalan ağaç yapraklarının ardından, hemen ötedeki karayolunda akıp giden arabalar görülüyor ve uğultusu doluyordu içeriye. Soluk yeşil, kızıl taba, sarı, çoğu yere dökülmüş yapraklarıyla bir ağaç denizi görülebilir tüm uzaklığa yayılıyordu. Yerler düşen yapraklarla güneşte rengi atmış, solmuş bir eski halı gibi kaplanmış, uzanıyordu. Önünde henüz katlı duran günlük gazete, televizyonda sabah haberlerini okuyan spikerin sesi alışageldikleri bir sabahı tamamlar gibiydi. Kahvesini yudumluyor ve anlatıyordu bir yandan. Kadın hemen yan taraftaki mutfakta alışkın küçük adımlı gidip gelmelerle bir yanan ocaktaki tencerenin kapağını açıp kontrol ediyor, bir, birikmiş olan kirli kahvaltı tabak ve bardaklarını yıkamak için evye başına gidiyordu. Açık musluktan akan su sesi, bardak ve tabakların yıkanıp yerlerine konmasından çıkan porselen tınlamaları arasında dinliyordu onu. Arasıra ağzından çıkan tek heceli hayret ve kimi zaman onay, kimi zaman itiraz içeren katılımlarla. Adam heyecanla anlatıyoru bir yandan kahvesini içerken.
-Vakit gece olmalı.Çünkü ortalık loş bir yarı karanlık içindeydi. Belki ölgün sarı ışıklı bir ayaklı abajur yanıyordu bir yerlerde. Zaman belirsiz. Neresi olduğu, o da belirsiz. Belki bir oturma odası, ya da salon gibi bir yer. Belirsiz... Kimler mi var. Sen görünmüyorsun ama sesin geliyor, duyuyorum. Kızların ikisi de var, oğlan da. Ne hikmetse amcanın büyük kızı da. Nefes alıyor, kahvesinden bir yudum alıp devam ediyor.
-Valizlerimiz hazır. Duvarda bir saat gözümün durmadan takıldığı. Büyük mü büyük. Ben ne giyeceğim onun münakaşasındayım. Pantolonun sağ bacağı alabildiğine bol, sol ise inadına dar. Ve her iki paçası da bastırılmamış, açıkta yerlerde sürünüyor ve çok uzun üstüme. Üzerimde rengi belirsiz bir ceket. Sana sesleniyorum. Bu pantolon giyilir mi, palyaço gibi olmuşum. Kızların ikisi birden araya giriyor.
-Yok öyle bir şey baba. Sana öyle geliyor, paçalarını bastırır annem şimdi. Ceket de pek yakışmış hani. Sen çıkıp geliyorsun bir köşeden devreye giriyorsun.
-Bu kurtlu adama bir şey almak, beğendirmek o kadar zor ki! Mağazada giy üstüne burada deneyip alalım derim dinlemez. Denemeden alıp geliriz, olacağı bu. Anlatmaya devam ediyor adam.
-Sonra ikimiz yalnız kalıyoruz. Çocuklar çıkıp giderken en az iki saat önceden hava limanında olun, pasaport işlemleri uzun zaman alır, deyip kayboluyorlar. Sonra neresi olduğu belirsiz o yerde, loşluk içinde yalnız kalıyoruz ikimiz. Sanki duvardaki saat giderek büyüyor ama kaç olduğu belli değil. Altında iki valiz görülüyor; onlarda büyük. Sonra sen İtalya'ya mı gidiyoruz şimdi biz diye soruyorsun. Cevaplıyorum bende. Ne demezsin...
Aynı loşlukta konuşmaya devam ediyoruz. Sanki dalgalanıyor ortalık. Duvarda saat kocaman. İçimde bir heyecan ürkek bir kuş gibi oraya buraya uçuşuyor, aceleci. Sonra kızların ikisi birden geliyor aniden. Nereden çıkıp geldikleri belirsiz. Siz hala çıkmadınız mı diye soruyorlar. Ben duvardaki kocaman saati gösteriyorum.
-Görmüyor musunuz, daha çok zaman var.
- Ne saati baba, orada saat falan yok diye kızarak cevap veriyorlar. Bir taksi çağırıp hemen çıkarız diyorum. Bu saaten sonra yetişmeniz imkansız, uçak neredeyse kalkmak üzere. Üzüntüyle elimi cebime uzatıp uçak biletlerini çıkarıyor ve bakakalıyorum. Biletler birden büyümeye başlıyorlar. Sıkıntıyla uyanıyorum. Sen uyuyorsun yanımda, derin soluklu. Baş ucumdaki saat sabahın beşini gösteriyor. Karanlıkta büyüyor tiktakları. İşte böyle bir rüyaydı...
- Hani eskiden öğrenciyken gördüğüm rüyalara benziyordu bir yanıyla. Yazılı imtahandayım. Hepsi bildiğim sorular, çalakalem yazıyorum, yazıyorum ama hala ilk soruyu bile bitirememişim, daha çok soru var oysa. Zaman yetmiyor bir türlü. Sıkıntıyla uyanıyorum geceye. İşte öyle..
-Hayırdır inşallah , diye cevaplıyor kadın.
-Hayırdır da, İtalya'ya gidemedik sonunda. Sanki baştan belliydi. Sıkıntı. Yaşam böyle bir şey işte. Kimi zaman en iyi bildiğin dersten çakarsın, kalem yazmaz olur, tutulur dilin. Kimi zaman rüyalarında bile hayallerinin gerçekleşmesine izin vermez. Zaten bir rüyaydı der, geçemezsin...
Kalkıp televizyonu kapatıyor. Gazeteyi açıyor. Bölük pörçük bir uykunun ve karmaşık bir rüyanın mahmur kırgınlığı var üzerinde. Dışarıda mat bir sonbahar sabahı. Mavi gökyüzünde hayaller gibi uzak ve dağınık bulutlar...
Akın Yazıcı
18 Ekim 2016/İzmit