- Kategori
- Türkiye Ekonomisi
Sadece ekonomiyi düşünmek
Bütçe açığının her geçen gün büyüdüğü, işsizliğin devamlı artmakta olduğu, açlık sınırının altındaki insan sayısının iki milyona yaklaştığı, dış borcun rekor seviyelere ulaştığı ve bu yüzden ’vatan topraklarının binde beşinin satılık’ olduğunu belirterek ülke onurunu zedeleyen kanunların çıkarıldığı bir ülke hayal edin. Böyle bir ülkede ’ekonomi iyiye gidiyor, ekonomi düzeliyor’ diye nutuklar atanlar, ya o ülkenin halkını aptal sanıyor veya fena halde kendilerini kandırıyordur.
Hemen belirtelim bizim ülkemizin halkı aptal değildir. Hatalı politikalar sonucu verimsiz hale getirilmiştir. Zira yurt dışına gidenlerin, ellerine imkan verildiğinde, bir çok başarıya ve önemli buluşlara imza attıklarını yaşayarak görmekteyiz.
Üzülerek belirtmeliyim ki; Son yıllarda ülkemizde ekonomik sorunlardan başka bir şey düşünülemez hale gelinmiştir. Tüm ülke döviz, borsa, altın, şans oyunları, maaş artışları, kredi kartları, faizler ve borçlar ile sınırlanmış bir dünyada yaşar hale gelmiştir. Devlet yönetiminde sadece ekonomiyi düşünmek, diğer alanlarda yavaş yavaş gerilemeye neden oluyor.
Devlet makro ekonomik modellerle, bu ekonomik yıkımın altından nasıl kalkacağını düşünürken, işin kolayına kaçmayı tercih ederek masum vatandaşın cebine elini atmıştır. Bu şekilde bütçe açığını kapamaya çalışmaktadır. Genellikle memur, işçi, köylü ve küçük esnaftan oluşan, masum vatandaş kesimi ise, vergisini verdikten sonra, ancak kredi kartıyla borçlanarak yaşamını sürdürebilecek haldedir. Borçları her gün artmaktadır. Bu yüzden de tüm yaşamı boyunca ’aile bütçesini denkleştirmek’ üzere yoğunlaşmaktadır.
Bu arada belediyeler de şehir meydanlarına plastik palmiye ağaçları dikmek gibi eşi görülmemiş bir savurganlıkla, milyon dolarları, üretime yöneltmek yerine, ölü yatırım dediğimiz, süse, taşa, toprağa, kaldırıma gömmektedir. Yaptıkları yatırımın getirisini siz düşünün.
Toplumun yıllardır bu şekilde ekonomi üzerinde yoğunlaşmasının acı sonucu; diğer alanlardaki fark edilmeden ortaya çıkan ihmal ve gerilemedir. Bu konuyu bir kaç örnekle açacak olursak;
’Milli eğitim’ anayasamızda da belirtildiği şekilde her kese eşit olanak sunar ve tek tiptir. Oysa günümüz uygulamalarında, mantar gibi türeyen dershaneler, ilkokul, lise, üniversite hazırlık kursları, tarih, coğrafya, matematik, yabancı dil, bilgisayar destek kursları ve daha birçok çeşit eğitim veren kurslar ve dershaneler bu gün devletin okullarının işlev yapamadığının en güzel kanıtıdır. Bunun daha da acı yanı; Devlet öğretmenlerinin bir bölümünün çocukları bu kurslara yönlendirme gereği duymasıdır.
Fakülteler derseniz, daha da bir sorunlu ve giderek meslek öğretmekten uzaklaşıyorlar. Bir örnek vermek gerekirse bu gün sayıları bir hayli olan Tıp Fakültemiz var. Ancak bunlar, devlet hastanesi gibi görev yapıyorlar. Oysa fakülteler çok özel şartlarda hasta kabul etmelidir. Her başı ağrıyan hastaya bakmaz. Hastalıkların mekanizmalarını ve bunları tedavi edebilecek daha ileri tedavi yöntemlerini araştırır. Soruyorum size bu gün Tıp Fakültelerinin kaçında ’araştırma geliştirme ve hayvan deneyleri yapılabilecek ileri teknik laboratuarlar var. Bu araştırma birimleri olmadan, hastalar üzerinde yeni teknik ve ilaçların denenmesi şeklinde yapılan çalışmalar (şayet yapılıyorsa) ancak ’insan deneyleri’ olacaktır ki, bu şekilde insanlar üzerinde deney yapmak yasalara göre suçtur.
Oysa bundan bir kaç on yıl önce, Tıp fakültelerimiz bilimsel araştırma merkezi gibiydi. O zamanın doktorlarının isimleri ve buluşları Dünya Tıp literatüründe geçiyordu. Örnek Hulusi Behçet, ’Behçet Hastalığını’ nu buldu. Kazım Aras, idrarda Albümin tayininde önemli ve basit bir yol olan ’Aras Metodu’ nu geliştirmişti. Örnekleri çoğaltabiliriz. Şimdi bunlar bütün dünya Tıp Fakültelerinde bu isimlerle okutuluyor.
Bu gün mecburi eğitim bile kırkın üzerinde çeşitlilik göstermektedir. Daha da kötüsü son yıllarda dini ağırlıklı olmaya başladı. Din’e ve inanca karşı değilim ama dini ağırlıklı eğitim alanların bilim alanında yavaş ve geri kaldıkları da bilinen bir gerçektir.
Hal böyleyken siyasi partilerimiz, her tarafı bozuk ve hatalı işleyen bu sistemde sadece bir dişlinin kırılan bir dişini değiştirmek istiyorlar. Oysa sistem bozuk, bunun toptan değişmesi gerekli ve şart. Örneğini verdiğimiz milli eğitimde, öğretmen sayısını arttırmak, ders saatlerini değiştirmek, mecburi eğitimi 12 yıla çıkartmak neyi değiştirecek? Liseler 4 yıla çıktı. Ne değişti? Eğitim kalitesi mi arttı, yoksa eğitim sistemi mi düzeldi? Sadece aile bütçelerine bir yıllık eğitim gideri yükü daha geldi. Ayrıca bu gençlerimizin yaşamlarının en güzel çağlarından bir yılı daha çalınmış oldu. Bir yıllık işgücü kaybı da çabası,
Aynı örnekten gidecek olursak bir an önce yapılması gereken; Bu gün, insanların en verimli çağının 25 -35 arası olduğu bilinen bir gerçektir. Üniversite bitiren, master ve doktora yapan bir genç, askerliğini de yaptığında, ancak 32 yaşında hayata atılabilmektedir. Devlet, kaba tabirle bunun ancak ’posası’ nı kullanabilmektedir. Neden eğitimle geçen süreyi 19 yaşına indirerek bu geçlerin 25 yaşında müdür, genel müdür veya daire başkanı olacakları şekilde toplumsal projeler üretme yoluna gitmiyoruz. Bu şekilde insanların en verimli çağında fayda sağlamış oluruz.
Bu konuda ve her alanda yapılması gereken; siyasi partilerimizin önce kendi iç bünyelerini düzelterek, demokratik ve katılımcı bir anlayışla, sistemin yeniden inşa edilmesine yönelik toplumsal projeler üreterek halkın önüne çıkmaları ve iktidara geldiklerinde bunları uygulamalarıdır.
Tüm siyasi partilere soruyorum. Öncelikle parti içi eğitim ve parti içi demokrasi konusunu hallettiniz mi? Adaylarınız partinin geliştirdiği toplumsal projeleri mi uygulamaya aday, yoksa kendi kafalarında geliştirdikleri derme çatma projelerle mi karşımıza getiriliyor. Seçimlere az bir zaman kaldı. Bu soruya doğru cevap vermezseniz bizleri değil, kendinizi kandırmış olursunuz ki bundan bütün ülke zarar görür.