- Kategori
- Güncel
Sahte gözyaşları bu kez Dersim için!

Geçtiğimiz hafta sabah akşam, 1938 yılında Dersim’de yaşananları tartıştık.
Bu tartışmalar, AKP iktidarının siyasette ve bütün medyada “manipülasyon=hileli yönlendirme” tekniğini ne denli başarıyla uygulanabildiğinin özgün bir örneği olarak tarihe geçti.
Türkiye’deki siyaseti, toplumsal muhalefeti, sınırlarımız ötesinde yaşanmakta olan müdahaleleri izleyenler, “bunca acil sorun çözüm beklerken şimdi nereden çıktı bu tartışma” şaşkınlığını veya öfkesini taşıdı.
Asla yanlış anlaşılmasın, “Dersim’i tartışmak gereksizdir, orada yaşananlar önemsizdir “ anlamında değil eleştirim.
Tam tersine ülkemizde öznesi Türk, Kürt, Ermeni, Rum, Roman olsun fark etmez; yaşanan her acı, her trajedi, her kıyım bizim acımızdır, sorunumuzdur, sorumluluğumuzdur.
Üstelik tartışılan Dersim olunca, hem siyaset hem de inanç temelinde duyarsız kalmak mümkün değil.
Dersim’i gündem yapanların, samimiyet taşıdığına inansam haftalar boyu bu tartışmaları sürdürmek isterim.
Ama biliyorum ki Başbakan Erdoğan’ın Dersim “açılımı” samimiyetten uzaktır ve sadece tribünlere oynamaktan ibarettir.
Unutanlara anımsatmak isterim.
Başbakan birkaç aylık hapishane misafirliğinin sorumlusunu ilan ederken, AKP hükümetinin bazı hukuk dışı icraatlarının yargı kararlarıyla durdurulmasına tepki gösterirken yargıdaki Alevi kökenli savcı ve hâkimleri hedef tahtasına koymuştu.
Başbakan Erdoğan “beni bu inanç sahipleri hapse gönderdi” diyerek açıkça Alevi yurttaşlara dönük ayrımcı bir düşünceye sahip olduğunu göstermişti.
Başbakan, diğer başbakanlar gibi Alevilerin yıllardır zorunlu din dersiyle Sünni İslam’a yönlendirilmesine destek vermeyi sürdürüyor.
Ders kitaplarında Alevilerin inançları hala din bağlamında ele alınmıyor.
Alevi inancı “kültürel bir renk” şeklinde aşağılanarak, körpe beyinlere işleniyor.
AKP hükümeti Alevilerin yüzlerce yıllık ibadethanelerini yani cemevlerini resmi ibadethane sınıfına sokmamak için bin dereden su getiriyor.
İşin mizahi tarafı yargı da, “cemevleri ibadethane mi?” diye Türkiye’deki Sünni İslam’ın resmi merkezi Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan “cevabı önceden hazır” görüş soruyor.
Osmanlı’dan bu yana Alevileri katleden zihniyetin kültürel torunları, şimdi Dersim İsyanı’nda yaşanan kıyımları diline dolayıp, Alevi yurttaşlara sözde el uzatıyor, özür diliyor.
Oysa bu ülkede daha dün sayılabilecek bir tarihte, devletteki bazı görevlilerin de marifetiyle 18 Nisan 1978 Malatya katliamı, 24 Aralık 1978 Maraş katliamı, 29 Mayıs 1980 Çorum katliamı, 2 Temmuz 1993 Sivas Madımak Oteli katliamı gerçekleşmişti.
Aklıma takılıyor, Alevileri katleden zihniyetin kültürel torunları bu saldırılar, katliamlar sırasında nerelerde, hangi saflardaydı acaba?
Yine aklıma takılıyor, Alevilere yapılan saldırı ve kıyımlarda rol alanların siyaset düzlemindeki zihinsel yatkınlığı şimdi hangi partiye yakındır?
Son genel seçimde ve ondan sonra da canı her istediğinde, üstelik alaycı bir dille, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na Dersim ve Alevilik üzerinden “hamle yapan” Başbakan Erdoğan değil midir?
Şimdiye kadar Alevilere “günahını bile koklatmayan” AKP iktidarı, 1938’de ulus devlet inşası sırasında insafsızca gerçekleştirilen Dersim kıyımını diline dolayıp, yapay gündem yaratıyor.
Yapay gündem halkın gerçek gündemindeki yakıcı ekonomik, sosyal ve siyasal sorunları yani işsizliği, yaklaşan ekonomik krizi, kamu hizmetlerine yapılan anormal zamları, Van depremindeki acizliği, bedelli askerlikteki adaletsizliği, Suriye’yi işgal için Türkiye’ye verilen ABD askeri ihalesini bir süreliğine unutturmak..
Ve elbette Cumhuriyeti kuran kadrolarla bitmeyen ve bitmeyecek hesaplaşmaya devam etmek.
Fırsat bu fırsat deyip, ezici çoğunluğu CHP’ye oy veren Alevileri bir “özürle” avlamak.
Yapılan işin samimiyetine inanmadığımdan başbakan düzeyinde de olsa “Dersim için özür diliyorum” sözünün benim için hiçbir değeri yok.
Bu özrü, 12 Eylül’ün mağdurlarını istismar eden sahte gözyaşlarına benzetiyorum.
Bir yandan devlet kadrolarından, elindeki belediyelerden solcuyu, sosyal demokratı, milliyetçiyi, Atatürkçüyü, Alevi’yi, Kürdü dışlayacaksın; öte yandan bu kesimlere yapılan kıyım üzerinden “puan almaya”, gündemi değiştirmeye çalışacaksın.
Bir yandan KCK adıyla “silahsız” Kürt siyasetini toptan tutuklayacaksın, BDP’yi kapatmaya hazırlanacaksın; öte yandan Dersim’de Kürt-Alevi İsyanı sırasında kullanılan ölçüsüz şiddeti diline dolayıp, “hoşgörü ve sevginin” dersini vereceksin.
Siyasette ilkesizlik ve popülizm tam da böyle bir şey.