​ Sahte hukuk devleti... mi? / Güncel / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

27 Mayıs '09

 
Kategori
Güncel
 

Sahte hukuk devleti... mi?

Sahte hukuk devleti... mi?
 

Gerçek hukukun temsilcisi...


Eskiden daha çoktu, bugünlerde ise az rastlanıyor “Sahte Doktor Yakalandı”, “Sahte Avukat”, “Sahte Mühendis”, “Sahte Polis”, “Sahte Albay” vb. haberlerine. Ya da sahtecilik ve sahteciler o kadar çok ki artık, belki de o yüzden pek önemsenmiyor. Ne demek sahte doktor? Tıp diploması olmadığı halde kendini çevreye doktor olarak tanıtıp kanan hastaları güya muayene ve tedavi eden ve karşılığında sebeplenen sahtekâr demek. Kısası; tıbbî bilgi donanımı ve etik yapısı, tıp alanında yeterliliği ve ehliyeti olmayan kişilerin, sanki öyleymiş gibi kendilerini doktor olarak yutturmalarından söz ediyorum. Aynı şey sahte avukat, sahte albay, sahte kaymakam, sahte savcı için de geçerli elbet.

Son günlerin ana gündem konularından biri/ydi DTP milletvekillerinin 11. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından duruşmaya çağırılmaları ve eğer gelmezlerse polis marifetiyle yaka paça derdest edilecekleri haberi. Yargı, yani mahkeme Yasamanın yaptığı ve en başta kendisinin uymak zorunda olduğu kanunlara göre bu çağrıyı yapmak zorunda kalmış. Bu işlemden kaçınsa, görevini ihmal suçu işlemiş olacak.

Olayın özüne girildiğinde görülüyor ki; hakkında evrakta sahtecilikten, dolandırıcılıktan, yüz kızartıcı suçlardan dosya olan milletvekilleri dokunulmazlıkları nedeniyle mahkemeye çağrılamıyor ama politik görüşlerinden ötürü bazı milletvekillerinin dokunulmazlıkları hiç bir işe yaramıyor, çünkü yasalar öyle düzenlenmiş. Ve en az AKP’liler, CHP’liler kadar dokunulmazlıkları olan DTP’li milletvekilleri buna rağmen, eğer çağrıya uymazlarsa polis zoruyla yaka paça götürülme yasal zorunluluğu ve gerçeğiyle karşı karşıyalar. Bir hukuk devletinde böyle bir trajikomik gerçek olur mu?

Böyle bir hukukun neresinden tutsan elinde kalmakta. Sadece DTP’li milletvekillerinin değil, sıradan bir vatandaşın bile siyasal görüş ve düşüncelerinden ötürü suçlanması, ceza kanunlarında düşünce suçuna yer verilmesi gerçek bir hukuk devletinde yanlış. Bunun yanında, gerçek bir hukuk devletinde, yasalar ve bazı hükümleri yanlış bile olsa yürürlükteki o yasalara meydan okumak ve uymamak da yanlış.

Dedim ya, neresinden tutsan elinden kalmakta ve yürürlükteki yasalara göre DTP’liler o çağrıya uymak zorundalar, eğer hukuk devletine saygıları ve inançları varsa. Ama paradoksal komikliğe bakın ki saygı duymaları gereken hukuk devletinin yasaları çağdaş bir hukuk devletinin ilkelerine aykırı! Eğer gerçek bir hukuk devletinde olabileceği gibi Türk ceza yasalarında düşünce suçuna yer verilmese ya da en azından dokunulmazlıktan muaf tutulmasa idi şimdi bu “İfade Krizi” olarak adlandırılan sorun yaşanmayacaktı, bu kadar basit.

Gelelim konunun bam teline! Medyadan izleyenlerin bildiği gibi, TBMM Başkanlığı tarafından bulunan bir formülle(!) ifade krizinin Eylül ayına kadar buzdolabına konulduğu ve sorunun şimdilik geçici bir çözüme kavuşturulduğu yazılıp çiziliyor her şey hukuka ve gerçek bir hukuk devletine uygunmuş gibi. Neymiş formül? TBMM Başkanlığı 22 Mayıs 2009 tarihinde mahkemeye bilgi mahiyetinde yazılı bir cevap vererek “adı geçen milletvekilleri sık sık Ankara dışında bulunduğundan tebligatın kendilerine yapılamadığı ve sekreterlerine ulaştırıldığı” gibi gerçek dışı bir beyana sarılmış! Formül dedikleri bu.

Oysa DTP’li milletvekillerinin mahkemenin çağrısı TBMM’ye ulaştıktan sonra meclis oturumlarına ve grup toplantılarına katıldıkları ve ayrıca bu mahkeme çağrısından haberli oldukları –bırakın mahkeme heyetini bir yana- bütün toplumca bilinmekte! Bu mahkeme çağrısına haklı gerekçelerle ama yanlış bir tutumla, hukuku çiğner bir tutumla kameralar önünde meydan okuduklarını da herkes bilmekte.

Sonuç olarak formül diye topluma yutturulmak istenen aslında devletin yasama organını yalancı duruma düşüren bilinçli bir tercih. TBMM’nin saygınlığına düşürülen leke bir yana, TCK 283’e göre “Suçluyu kayırma” söz konusu! Gerçek bir hukuk devletinde, üstelik yasaları yapan yasama organı, kendi yaptığı yasaları çiğner mi?

Gelelim madalyonun mahkeme yüzüne. Yasalardan ötürü böyle bir olayda zorunlu olarak ve görevi gereği sorumlu bir organ olan mahkeme de, TBMM Başkanlığının verdiği yanıtın gerçeği yansıtmadığını bile bile yutmuş görünüp duruşmayı Eylül ayına ertelemiş. Gerçek bir hukuk devletinde yalan olduğunu bildiği bir beyana bir mahkemenin itibar ve kabul etmesi mümkün müdür? Ve bundan da önemlisi; Tebligat Kanunu’nun 32. maddesine göre “Tebliğ usulüne aykırı yapılmış olsa bile, muhatabı tebliğe muttali olmuş ise muteber sayılır.”

Yani, yürürlükteki bu yasa maddesine göre TBMM Başkanlığının yazısı hiç bir anlam taşımadığı gibi, mahkeme de salt ifade krizini sürdürüyor olma sorumluluğundan kaçmak için bu maddeyi görmez ve DTP’li milletvekillerinin “tebliğe muttali” oldukları gerçeğini bilmezden gelmiş durumda. Milletvekilleri çağrıdan haberli olduklarını ve bu çağrıya uymayacaklarını kaç gündür ekran ve gazete sayfalarında haykırmıyorlar mı? Yani TK 32. maddeye göre tebligat kanunen yapılmış sayılmakta. Gerçek bir hukuk devletinde hukukun böylesine kör kör parmağım gözüne çiğnenmesi mümkün müdür?

O yüzden bu yazının başında sahte doktorlardan, sahte avukatlardan ve sahtecilerden söz etmiştim. Her ne kadar Anayasa’nın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin bir hukuk devleti olduğu yazmakta ise de, bu iddianın sahte doktorun muayenehane tabelasındaki “Doktor bilmem kim” yazısından bir farkı var mı? Var mı?

Adaleti temsil eden heykelin gözlerindeki bağ gerçeği görmesin diye değil, kişilerin ve tarafların kimliğini görmeden adalet dağıttığını ifade içindir beyler. Yoksa Anayasa Mahkemesinin kapısındaki gözleri açık heykelden sonra hukuka ve gerçeklere bakış da mı değişti?

 
Toplam blog
: 195
: 688
Kayıt tarihi
: 04.10.07
 
 

Dünyanın internet sayesinde küçüldüğü günümüzde büyüyen sorunlara ilişkin duygu ve düşüncelerimi pay..