​ Sakarya İmam Hatip / Deneme / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

17 Ocak '10

 
Kategori
Deneme
 

Sakarya İmam Hatip

Rivayet olunur ki Adapazarı imam hatipte bir dönem sınıflara megafon konmuş. Zinhar ben inanmadım tabii. Bu rivayeti duydum mu, rüyada mı gördüm, o da tam net değil, işin bu tarafı da karanlık. Söylence işte, bilirsiniz. Mitoloji, destan.. Adına ne derseniz deyin… Kötü bir şey için değilmiş aslında. Hani şu iş hanlarında çay, kahve veya diğer meşrubattan istemek için kullanılan cinstenmiş bizimki de. O amaçla konmuş yani. Öğretmen sınıftayken canı bir şey içmek isterse, veya öğrenci teneffüse çıkmaya erinir ya hani, sonraki ders yazılıya çalışmak için kantine inmek istemeyebilir ya, vakit geçmesin diye çayını kahvesini sınıfta almak ister ya.. Eğitime kalite katmak içinmiş anlayacağınız. Dediğim gibi, rivayet muhtelif. Bazı çocuklar onlara “tele müdür” adını takmışlar, ne demekse. Muziplik işte. Ben o megafonların en çok dizaynını sevdim. O zamanlar şimdiki gibi kamera yoktu ki bir köşeye koysunlar. Onlar biraz kaba sabaydı, balkabağı gibi asılırlardı kara tahtanın üstünde ama olsun, niyet önemli derler ya hani, böyle işler için. Bu rivayet böylece yayılmış köyde, şehirde, kasabada. Öyle anlatılır olmuş. Esnafın dili torba değil ki büzesin. Bazıları çekemezmiş onu yapanları, ondan iftira ederlermiş, utanmadan, sıkılmadan. Güya diyesilermiş ki okuldaki yatılı öğrenciler, hafta sonları, hatta ayda bir bile köylerine, veya Ferizli’ye kadar gidecek minibüs parası bulamazken, hatta temel ihtiyaçlarını karşılayamazken bilmem ne kadar mesarif yapılmış o megafonlara. Öğrencilerin, öğretmenlerin çay kahve içmeye parası mı varmış ki megafonla istesinler diye de yaygara başlatmış bazıları. Ben hiç birini ne gördüm ne duydum. O dönem orda öğretmenlik yaptığım halde. Tam emin değilim ama boş bir dersimde öğretmenler odasında içim geçmişken rüya da görmüş olabilirim. Veya o saat uyku ile uyanıklık arası öğretmenler odasının bahçeye bakan penceresinin altındaki öğrenciler de konuşmuş olabilir bütün bunları. O gün cuma son dersmiş zaten. Dediğim gibi rivayet muhtelif.

Adapazarı sapağında mavin uyandırmıştı beni. Sıkı sıkı tembihlemiştim çünkü. Kendime geldiğimde ancak bu kadarını hatırladım rü’yamın.

Arabadan iner inmez İmam hatip lisesine doğru yürürken sevinçten bağırmaya başladım: Huuuu Huuuuu komşular, Beşköprü, Taşkısığı, nerdesiniz! Benim ben, “özgürlük çığlığı”, “nostalji baharatı” geldi, hatırlamadınız mı? “Sahipsiz ses” de derler bana. Sesimden de mi tanımadınız? Hadi çıkın ortaya! Poyrazlar, Akgöl, sizi de çok özledim. Küçük Boğaz, Gökçeören, Acarlar Gölü! Geç kaldığımı biliyorum, ne olur gönül komayın. Sakaryam, sen de mi? Küsülü müyüz?

Az sonra rüzgar Sakarya'nın sesini taşıdı bana. İçimden bir ses buralarda bir yerden aktığını söylüyor. Sen misin Sakarya, evet ya başka kim ola ki. Akışından tanıdım seni. Sen ha! İyi ki buradasın, Sakaryam, kavuşabildik tekrar, şükürler olsun Rabbime! Yüreğinde çimmeye, kafamı göğsüne koyup ağlamaya geldim bunca zaman sonra. Sizi nasıl unuturum, her birinizin ayrı hatırası vardır bende. Hele sen Sakarya. “Umutsuz olunca hayat sizi istediği şekle sokabilir, sakın ha, dikkat et!” deyişin hala kulaklarımda çınlıyor.

Çark Caddesine çıkan sokaklardan birinin kuytu bir köşesinde kendimle karşılaşırım ümidiyle hızlı hızlı yürümeye başladım. Şehirler, içlerinde sevdiğiniz insanları yaşattıkça yüreğinizde yaşamaya başlar. Fırtınalı bir havadan sonra sahile vurmuş tahta parçası gibi hissettiğim bir gündü, size gelmiştim, hatırlarsınız. Uzun uzun hasbihal ettik kıyılarında. Acıyı hayatın anlamına çevirmeyi öğrettiğiniz bana, dostluğumuz öyle başladı sizinle. Önüne çıkarılan engellerin imam hatipliyi güçlü kıldığına inandırdınız beni. O gün sizden ayrılırken, “Önce zihnimizdeki sömürüyü bitirelim.” dediğinizi unutmamı beklemiyorsunuz değil mi?

O günden sonra nerde bir imam hatipli görsem, uzaktan sesini duysam, yüreğimdeki tanıdık duygular keser yolumu her defasında. Kendimden geçerim desem de, kendimi bulurum desem de doğrudur. İnsanlar bizde kendi değerlerini ve hayallerini bulunca mutlu oluyor çünkü. Doğanın mutlu eden yanı da dengesinde ve ahenginde saklı değil mi zaten.

O gurur dolu günlerin anısını tazelemeye geldim şimdi. Kahve içip eski günleri yad etmek hakkımız diye düşünüyorum.

Arifiye Demir yolu; gürgen, meşe, kayın, kızılçam ağaçları! Mısır, şeker pancarı, sakız kabağı tarlaları! Bana güzel bir borç verin, demiştim size bir zamanlar, hatırladınız mı? Bedelini ödeyememenin bile bana onur vereceği bir borç olacaktı bu. Ne kadar uğraşsam da karşılığını hakkıyla veremeyeceğimi bile bile hiç tereddüt etmeden Sakaryalılığa kabul ettiniz beni. O günden sonra yaşamaya başladım “hayatı.” Birbirimizin yüreğine doğru bağırdığımızda yankısının dünyayı titreteceğini Sakarya’da öğrendim, imam hatipte anladım o yıllar…

Sözcüklerin ötesine mi geçmek istiyorsunuz? Sakarya’ya gelin “dostlar..” Ne zaman isterseniz. Sakarya’ya gelin…yüreğinizi de getirin. Erenler Tepesi’nden Adapazarı’na bakmayı Ağaç Baba’dan öğrenebilirsiniz benim gibi. “Fidan”ın kıymetini de… Kafanızda cevaplamaktan korktuğunuz sorular mı var? Sakarya’ya açın yüreğinizi. Bir şartı var önce. Neşeli Günler filminde Adile Naşit’in yıllar sonra gördüğü çocuklarına sarılırken, “çocuklarım!” demesi kadar samimi bir imam hatipli olmak gerek Sakarya’nın “suyunda” arınabilmek için.

Hayatı imam hatipli çocuklardan öğrendim Adapazarı’nda. “Ergen kültürü” diye başta önemsemediğim o çocuklar karşısında defalarca mahcubiyet yaşadığımı şimdi bile itiraf etmekten haz duyuyorum. Bir gün ilk dersin ortasındaydık. Bir öğrenci: “Merdivenle çıkılan geniş lastikli arabaların içinden kurula kurula yandakilere bakmak için mi öğretmen oldun” demişti bana. Böyle bir soruyu o sınıftan beklemiyordum. Afalladım birden. Sorular peş peşe geldi sonra: “Yoksa yüksek duvarlı evlerin içinde saklanmak için mi çalışıyorsun?” “Metal dedektörlü kapıların arkasında, güven çemberi içinde yaşamak için adanır mı bir ömür.”diyen çocuğun yüzündeki sivilceleri hatırlıyorum. “Kendi ülkesinin çocuklarından kaçıp saklanmak için.” demişti başka öğrenciler de. Ne söyleyeceğimi bilemedim. Aptal gibi gezdim günlerce. Çok sonra rahmetli Numan Hocaya anlattım halimi "İhvan Kitabevi"nde. “Küçük zorluklar büyük sıkıntılarla nasıl baş edeceğimizin yollarını öğretir, demişti bana ve eklemişti: “Sizi yıkmadıysa daha da güçlendirmiş demektir.” bu sorular.

Vadilerden, ovalardan akmayı, şelale olabilmek için yüksek kayalardan düşüp paramparça olduktan sonra bile hiçbir şey olmamış gibi tekrar yola devam etmeyi Sakarya’dan öğrendim o günlerde. Yüreklerin alüvyonlu topraklar gibi çevreye hayat vermek için taşındığını Sakarya’da gösterdiler bana, el birliğiyle.

Çark Suyuyla zaman zaman konuşurduk stada bakan sınıflarda dersim olduğunda. “-Değişikliğin elçisi ol” dedi bana bir gün. “Doğayı değiştiremezsin” dedim. “Doğa değişimdir.” dedi o da. Der demez kendime geldim. Hayat serüvenim böyle devam etti imam hatipte. Animasyon filmi değildi bunların hiçbiri..

Bizler, okulun çoğu öğretmenleri bir gece yarısı Sakarya’nın yüreğine yürüdük, geçmiş gelecek bütün öğrencilerle birlikte. Ayağın değdiği her yerde, herkesin önünde tek tek büyük kale kapıları açıldı, içeri girdi herkes. Bir süre sonra bütün halk nehrin sularında kaybolmuştu.. Sakarya’nın sesine girdik o gece, görüntüsüne büründük, rengine boyandık. Her birimiz birer Sakarya’ydık artık. Hiç olmadığımız kadar.

Yıllarca gözünün önünde olan birini ilk kez gördüğünü anladığın anlardan birini hatırlamaya çalış.. İşte öyle olduk hepimiz o gece. Dünya ayaklarımızın altında dönüyordu. Kaybolduğunuzda bile yalnız olmazsınız Sakarya’da...

Demem şu ki, Geyve’de Yunus Paşa ile tanıştım bir cuma günü. Kaynarca’ya gidin yolunuz düşerse. Şeyh Müslihiddin’i görürsünüz, yüreğiniz titrer. Neresine giderseniz gidin kendinizi mutlu rolü yaparken bulmazsınız artık. Gerçekten mutlu olursunuz. Olaylara bizim gibi bakabilmeniz için fırsat bu fırsat. Ben öyle yaptım. Sakar Dede karşıladı beni Beşköprü’den geçerken. Tevazu bu kadar da mı yüceltir insanı Rabbim!

Belki beni kurtaran sen olursun Sakarya dedim… Sadakat ve saygılarımı sundum bir gece. Ne olduysa ondan sonra oldu zaten. Sakarya, “hayatı anlama” rehberim oldu o günden sonra. “Hayatın anlamını kavradığınızda onu karşınızdakine anlatmak istersiniz, o da yetmez, yaşayıp gösterin!” der eskiler. Hadi çevremizi bir tarafa bırakalım. Kendimize de mi bir şeyler borçlu değiliz. O halde….

Siz hayatınıza nasıl devam edeceğinizi bilemediğiniz, sizi ruhunuzdan kavrayan, dönüştüren olaylar yaşamadınız mı? Sakarya’nın geceleri hiç uyumadığından şikayet eder bazıları. Kim bilir, beklide hiçbirimiz uyumamalıyız. Sapanca’daki Yanık Deresi! Lütfen kendine sürgün durmaktan vazgeç. Ada’da bir yabancı gibi durgun akmak yakışmıyor sana. Kendine sürgün duruşundan söz etmek bile acı geliyor ya, neyse. Vakitli vakitsiz ağlama, insana lazım oluyor göz yaşları.

Hayatımızın yolculuğunu Sakarya’nın akışından öğrendik. Bundandır, korkularıyla başa çıkmak için vakit geçirmez imam hatipli. Kendimize ve tüm yüreklere cömert olmayı da..Kim olduğumuz ve kim olabileceğimiz arasında yol almayı imam hatipte öğretmenlik yaparken öğrencilerimizden öğrendim ben de.. Derse gelmekle derse katılmanın farkını imam hatip öğrencilerine güya anlatmaya çalışırken, “huzurda eğilmekle secdeye varmak” arasındaki uçurumu yaşattılar bana.

Her nehrin bir kişiliği vardır. Çark Deresi, “Sakarya’nın fazilet duygusu hiç kimsenin uzanamayacağı, alamayacağı bir yerde.” dedi bir gün. O zaman annemle yaptığımız bir konuşmayı hatırladım. Anne demiştim. Keşke bir kız kardeşim olsaydı. Kızım da yok kız kardeşim de. Annem biraz düşündükten sonra gözümün içine baka baka verdi ağzımın payını. “Sen imam hatipte öğretmen değil misin?” Evet, der gibi başımı eğdim. “Her sınıfta öyle kız öğrencilerin olacak ki ne benim kızımı, ne kendi kızını arayacaksın.” “Benim amcam yıllardır Ada’da oturuyor evladım, onları iyi tanırım.” Kendime geldiğimde: “Sizin eğitim anlayışınız da insanlara bahşedilmiş yetenekleri köreltmeyi mi amaçlar” demişti bir diğeri…Birinin ufak tefek olduğunu hatırladığım başka kız öğrenciler de konuşmuştu o derste: “İnsanlığı ayağa kaldırmak her devirde bize nasip oluyor çok şükür.” “Bazıları gelecek nesilden bakışlarını kaçırmakla yetiniyor şimdilik.” Çok az konuşan kızlardan biri de: “Kimler imam hatiplinin kaderi üzerinde belirleyici olmaya çalışmadı ki! Bu ülke için patates bile soymadıkları halde…” dediğini hiç unutmam.

O gün sınıftan çıktığımda susuz ve ağaçsız bir çöl gibiydim. Beynimde kum fırtınaları uğulduyordu..

En güzel hayal gerçek bir beyaz atlı prensten iyidir o yaşta. O hayalin içinde Hz. Aişe'nin yüreğinde kabaran hamurum mayası vardır. O çocuklar hiç kimsenin dünü olmadı. Yarın kim olmak istediği gibi bir endişesi de hiç olmadı imam hatipli öğrencinin. Her şeyi olan birine hiçbir şey veremezsiniz çünkü. “Ben gidiyorum kızlar hayatın daha kolay olduğu bir dönemde geri dönerim, ” demediler. Bu çocukların duyduğu kaygı ve endişeyle uykuları kaçan kaç kişi vardı o günler. O günkü ergen yaşlarda bile dünya meseleleriyle ilgilenecek yaşa gelmedik, demediler. Çevremizde olan biten şeylerin dışında kalmaktan onlar da rahatsızdı aksine. Hayatın sınırlarıyla tanışmak zorunda kaldılar ürkek ruhlarının derinliklerinde. Çocuklar o yaşta sorunun kaynağını anlamıştı aslında: Kendimize güvenmeyi öğretemeyenler tarihimizi elimizden almak istiyordu. Birkaç kontörlük bir cibinlik Afrika’da bir çocuğu sıtmadan kurtarıyorsa dünyanın kurtuluşu için çocukların bile yapabileceği çok şey var demektir…

Şimdi yıllar sonra geriye dönüp bakıyorum da, o çocukların her biri acılarımızı temsil eden bir anı gibi kalmış kafamda..

Adapazarı’na indiğimden beri, beni buralara kadar neyin sürüklediğini anlamaya çalışıyordum.. Meğer mutlu hatıraları arıyormuşum.

Dünya elde edemeyeceğini isteyen, istediğini elde edemeyen, elde ettikleri ile başını derde sokanlarla dolu. Özsaygımızı dünyalıklardan almayı çoktan bırakmıştık.

İnsanlar, “gençleştirici” safsatalı kremler gibi zamanı geriye çevirdiği hissi veren her şeyi satın alır. Pürüzleri gidermeye çalıştığımız el kremine, kırışıklıkları kapatan yüz kremine inat çoktan kaybettiğimi sandığım sonsuzluğu nasıl geri kazanabileceğimi öğretti bana Sakarya İmam Hatip Lisesi öğrencileri.

Geriye dönüp baktığımda çocuklarımın çocuklarına bırakacak bir şey olsun istedim. Hikayemiz aynı ise tanışmış oluyoruz zaten.

Hoşça kal demeyi hiç sevmem!

Çark Suyu, Şeker Mahallesi, Ali Fuat Paşa Köprüsü, Taraklı İçmeleri, Harmantepe Kalesi, arada bir gelip bir acı kahvenizi içebilir miyim. Hayatı boyunca herkesin arkasında bir rüzgar vardır. Sorgulanamayan, hikmetinden sual edilemeyen bir esinti. O rüzgar beni şimdi götürüyor…

Herkese sevgi dolu, merhametli bir kalp dilerim..

 
Toplam blog
: 15
: 1265
Kayıt tarihi
: 15.12.09
 
 

1955 yılında Trabzon'da harika bir ailede büyüdüm, değerlerimi buradan aldım. Ne zaman bir kitabe..