Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

28 Ocak '10

 
Kategori
Eğitim
 

Şakir Akseki

Şakir Akseki
 

Bir gün Google’de öğretmen okulları, köy enstitüleri gibi sonuçlara bakarken “Bir öğretmen gelir köy enstitüsünden” başlı bir yazıda, Şakir Akseki ismine rastlayınca, sokakta çok eski bir arkadaşıma rastlamışım gibi sevindim.

1959-1960 Öğretim yılında Isparta Gönen İlköğretmen okulunun 2-B sınıfında karşılaşmış ve sonraki beş yılı beraber aynı sınıf ve sıralarda, aynı yemekhane ve yatakhanelerde, 1964 yılında 6-B den mezun oluncaya kadar birlikte geçirmiştik.

Sonra da bir daha hiç karşılaşmadık. Şimdi 46 sene sonra onunla ilgili bir haberle karşılaşıyorum. Önce bir internet haberinde de olsa, ona rastlamanın sevincini doyasıya yaşayamadan daha, ölüm haberiyle yıkılıyorum. Sanki o anda gözlerimin önünde can vermiş gibi sarsılıyorum.

Hemen Denizli’ye sınıf arkadaşımız İrfan Geyik’e telefon ederek, yanlış bir haber okuduğumu, ölmediğini söylesin istiyorum. Fakat Maalesef Şakir ölmüştü ve hem de öleli on beş yıl gibi uzun bir zaman geçmişti. Ben olayı on beş sene sonra öğreniyor ama bugün ölmüş gibi üzülüyorum.

Yaşam ve insan ne garip değil mi? Öğretmen olduktan sonra, 46 yıldır hiç karşılaşmadığımız arkadaşlarımız var. Onların bazılarıyla belki bundan sonra da hiç karşılaşmadan ölüp gideceğiz. Ve belki de onlardan da, şu anda öldüğünü bilmediklerimiz olabilir. Ama bilmediğimiz için onların yaşadığını farz ediyoruz ve üzülmüyoruz.

Şakir ile de, ölmemiş olsaydı bile, belki yine de hiç karşılaşamayabilirdik. Olaya bu mantıkla bakıldığında, aslında fazla bir şey fark etmiyor gibi görünse de, eski bir arkadaşın ölümünü; mantıkla izah etmek olanaksızdı.

Çünkü bu mantıktan çok duyguların alanına giriyor, duygularsa irade dışı çalışıyor, taa 1959’lara kadar inip, geçmişin solgun sayfalarında, Anadolu kırsalının küçük bir kasabasına dek uzanıyordu.

Ve o kasabada Şakir Akseki’yi ve 2-B sınıfındaki pek çok kişiyi, dün elimle koymuş gibi bulmak, yarım asır önceki zaman diliminde bu denli tanıdık bir sokakta ilerler gibi dolaşmak, gerçekten kendimi bile hayrete düşürdü diyebilirim. Çünkü elli sene sonra Şakir’le ilgili bu kadar çok şey hatırlayabileceğim aklımın ucundan bile geçmemişti.

Ama insan hafızası, yakın zamanlardan çok, uzak geçmişi, çocukluk ve gençlik yıllarını daha canlı koruyor. Belki de bu durum, yaşananların en samimi, en çıkarsız, duyguların en güzel ve çocukça temiz yaşandığından dolayıdır.

Bu yüzden olmalı, yarım asır önceye uzanan bir zaman şeridinin başlarında Şakir’i canlandırmakta hiç de zorlanmadım. Çünkü o sıra dışı kendine özel, duygusal derinliği çok fazla, örnek bir insandı. Çocuktu demiyorum, çünkü o bizden sanki üç beş yaş büyük, çocukluğu aşmış ilk gençliğini yaşayan birisi gibi olgundu.

O sınıfımızın duygu ve düşünce adamı, sınıfın şairiydi. Yaptığı her şeyde sıradanlığa karşı farklı bir şeyler yakalamak isterdi. Sanatın her alanı ile ya bizzat yaparak, yaşayarak ya da izleyici olarak ilgiliydi.

Nihayet 4-B sınıfına geldiğimizde Şakir resim çalışma isteğini daha fazla engelleyemedi. Ben de resim yaptığım için benimle hep resim üzerine konuşmak ister ben de onunla şiir üzerine konuşmak isterdim. Ben onu resime, o beni şiire teşvik etti diyebilirim.

Aradan geçen elli yıla rağmen yaptığı ilk resimi hala net olarak hatırlıyorum. Akşam birinci etütte başlamış, iki etüt arasındaki boşlukta da devam ederek, ikinci etüdün sonlarına doğru bitirmişti.

Tuğla duvar örer gibi üst üste dizilmiş küp ve dikdörtgen prizmalarla sanki eski çağlardan kalma bir kentin surlarına benzer bir resim çıkmıştı ortaya. Onu tahtaya götürüp koydu. Resimle özel olarak ilgilenmeyen arkadaşlarımız resimde somut bir şeyler aradığı için pek bir şeye benzetemedi.

Fakat o buna hiç üzülmediği gibi adeta sevindiğini hissettim. Çünkü ona, kendi farkını fark ettirmişti bu olumsuz eleştiriler. Ben ”Çok güzel oldu” dedim. Öyle sanıyorum ki, benim de gerçek niyetimi belirtmediğime, hatır için öyle söylediğime inanıyordu. Çünkü ben klasik tarzda, doğala bağlı çalışıyordum. Böyle farklı bir tarzı beğenebileceğime ihtimal vermiyordu. Ama yine de memnun oldu, teşekkür etti.

Oysa ben resmini gerçekten güzel bulmuştum. Çünkü zorunlu dersle ilgili not için yapılmış çalışmaların dışında, ilk ciddi denemesi olmasına rağmen, müthiş bir renk ahengi yakalamıştı. Üstelik çok temiz bir sulu boya çalışmasıydı. Yani yağlıboya gibi sonradan düzeltme olanağı da yoktu.

Sıra arkadaşım Ceylan Önal ile ben sınıfımızda resimle özel olarak uğraşan iki kişiydik. Dördüncü sınıfta Alaeddin Altınbaş ve Beşinci sınıfta Şakir de bize katıldı. Üstelik resimde o, doğalı kendi duygularına göre düzenliyor, daha soyut bir boyuta çekmeye çalışıyordu.

Şiirde de ben aynı resim anlayışım gibi basit ve açık anlatımlarla sıradan bir şeyler karalamaya çalışırken o bizim o zamanlar anlamakta zorlandığımız, imgelere dayalı, kapalı anlatıma yakın ve bize göre çok farklı şeyler yazıyordu.

Ağabeyi Rahmi Akseki’nin her mektubunda gelen şiirleri bize de okurdu. Onun şiirleri de Şakir’in şiirlerini anımsatmasına rağmen onunkiler daha olgundu. Şakir onun etkisindeydi ama onun kopyası değildi. O zaten kopya olmak bir yana, sıradan olmayı bile kabul edemezdi.

Hiç tanımadığımız, Şakir’in ağabeyi o zamanların üniversite öğrencisi Rahmi Akseki’nin şiirlerinin artık biz de tiryakisi olmuştuk. Şakir mektuptan çıkan her şiiri bizimle paylaşırdı.

Ve yine yarım asırlık süreye rağmen hala hatırımdadır. Bu şiirler büyük harflerle yazılırdı ve noktalar küçük yuvarlaklar biçimindeydi.

Ve o yıllarda büyük şairlerin meşhur şiirlerini yazdığımız şiir defterlerimiz vardı. İşte o deftere Rahmi Akseki’nin birkaç şiirini de yazmış olduğumu hatırladım ve eski şiir defterimi karıştırınca onları buldum. İşte Rahmi Akseki’nin kardeşi Şakir Akseki’ye gönderdiği o şiirlerden birisi.


ADAM l

Oy bu adam ne adam

Kötü bir sigara içer gibi

Durmuş yalnızlığını içer güneşe aldırmadan.


Adam yani ben, burada değil aslında

Koyacak yer bulamaz çünkü kendini

Yorgun, bitik sanki yaşanmamış gibi

Nereye konulabilir hiç aranmadan?


Yani bir adam, biraz da sevmek işte

Hepsi bu, sıkışıp kalmış yaşamının kovuğuna

Gitmek evet bir bilet almalı

Sahi nereye bu yolculu?

Adam yani ben, ne de olsa ben sayılmalı.

Rahmi Akseki


ADAM ll

Oy bu adam ne adam

Büyük, çok büyük elleri, elleri sevişmeye

Sevişecek bir kadın arar, aramadan


Vurur omzuna adamlığını her sabah

Taşır uykusuzluğunu, yorgunluğunu, yenilgisini

Omzunda kocaman bir dağ.

Gazete okur, sakallarını keser

Eğilip yürür sokaklarda

Sonra kadınlar geçer çok boyalı

Ne olur sanki boyanmasa.


Tutup düş görür olmayasıya

Örneğin bir kadın çırılçıplak

Ya da bir kral palanga vurur ayaklarına

Bir kaptan olur gemisi uzaklara giden

Şu koyu sis bir kalksa

Dolanmış boynuna bir ip gibi yaşamak

Ne yapsa? Rahmi Akseki


Şakir bu şiirleri kendinden geçerek adeta yaşayarak okurdu. Zaten çok iyi bir rol yeteneği vardı. Mezuniyet günü oynanan tiyatro çalışmalarında da, sanıyorum hem oyuncu ve hem de yönetmen pozisyonundaydı.

Şiir, resim ve tiyatronun dışında, müzikle de ilgiliydi. Ama her şeyden önemlisi çok olgun bir kişilik ve hatta iyilik meleği gibi bir şeydi. Birlikte okuduğumuz beş yıl içinde, hiçbir arkadaşımız hakkında ne bir kötü sözünü ne de herhangi bir arkadaşla sorununu veya küslüğünü duymadım.

Oysa o yaşlardaki insanlar arasında bu tür küçük kırgınlıklar, yarışlar ve hatta hırs ve ihtiraslar olması doğaldır. Fakat baştan beri anlatmaya çalıştığım gibi o sıradan değil sıra dışı bir arkadaşımızdı. Ruhu şad olsun.

 
Toplam blog
: 81
: 702
Kayıt tarihi
: 21.11.08
 
 

Nazmi Öner 1946 yılında Burdur’un Bucak İlçesine bağlı Seydiköy’de doğdu. Seydiköy İlkokulu v..