- Kategori
- Anılar
Salvar Nine

Nedenini bilemem ama bazen çocukluğum gelir aklıma. Sabah güneşinin doğduğu günün erken saatlerinde sağılan mandaları sürüye yetiştirip çobanın önüne katmak için, hiç istifini bozmadan yavaş adımlarla yürüyen, arada kılsız kuyruğunu kırbaç gibi sallayıp tap, tap bir sağ kalçasına, bir sol kalçasına yapıştırırken, üzerine yapışan sidiğinin damlalarını ince zerrecikler halinde yüzüme serperdi.
O keskin manda kokusunun burnumun direklerini sızlatan kesif kokusu midemi bulandırırdı. Bir an önce eve gidip yüzümü sabunla yıkasam kokudan kurtulmak için derdim. Elimdeki söğüt dalından çubukla mandanın arka ayaklarına vurarak hızlanmasını sağlardım. Bazen manda sinirlenir kıvrımlı koca boynuzlarını yarım daire yaparak çevirir bana doğru bakardı.
Korkardım bazen dönüp bana zarar verir diye. Tam iki mahallenin bitiminde derenin içinde sığır çobanları için yapılan tek odalı penceresi olmayan, önünde yağmurdan korunaklı bir ev vardı. Ne zaman oradan geçsem içinde yüz yaşını çoktan geçtiği söylenen Salvar Nine dışarıya çıkar elindeki bastonun üzerine dayanır bizi seyrederdi.
Her hafta Cuma akşamları Annemin yaptığı yemeklerden, böreklerden bir bohçaya sarar birde kalaylı bakır çitil içine yoğurt koyar hadi yavrum bunu Salvar Nine’ye götür bu gün Cuma akşamı sevaptır derdi. Utana sıkıla giderdim. Evinin tek odasının kapısı genelde soğuk olmadığı zamanlarda hep aralık olurdu. Çünkü odada pencere olmadığı için odanın içerisini aydınlatsın diye açık bırakırdı sanırım. Başının üzerinde kabartı şeklinde duran bir emaye kaplı tabak, onun üzerine dolayarak örttüğü desenli bir yazma, sonra kafasından düşmemesi için sarıp sarmaladığı bezler onu esrarengiz yapardı benim gözümde. Bir de kendi kendine durmadan konuşurdu. Ne dediği hiç anlaşılmaz hım hım hım diyerek söylenerek o evinin küçücük önünde dolaşır dururdu.
Onun kendi kendine konuşmasının sebebi dağdan çalı çırpı getirmek için gittiğinde bir ayı tarafından alıkonularak birkaç hafta ayı ininde yaşayıp sonra kaçtığı için olduğu söylenirdi. Kimi kimsesi yoktu. Nereden geldiği, niye yalnız olduğu konusunda ne kadar soru sorsak hep yanıtsız bırakırlardı. Yazık Allah yardımcısı olsun derlerdi. Annemin gönderdiği yemekleri verirdim bağırarak söylerdim fakat kulakları hiç duymazdı. Kendi kendine konuşarak çitildeki yoğurdu boşaltırdı. Sonrada pembe çizgili yumuşak şekerlerden bir avuç verirdi zorla. Almak istemezdim. Evin ekşiyen rutubet kokusunun tamamı içine sinerdi şekerlerin içine. Dönüşte kimsenin görmediği bir yerde atardım şekerleri. Cebime bile sinerdi kokusu. Düşünürdüm kendimce sadece dünyası bir oda penceresiz evin önünden ibaret olan bir yaşantıda ne gibi bir amacı vardı. Dişlerinin tamamı dökülmüş, sadece çenesinin ön tarafında görünen tek dişi dışında. Kırışıklıktan buruşmuş yüzü, kıvrılıp iki büklüm olmuş bedeni ile yaşamaya çalışırdı. Köydeki komşularından her yemekte ona ayrılan bir tabak pay olur, komşuların yardımı ile yaşardı. Yüz yılı aşkın çektiği çilenin ne olduğunu sorup dinlemek isterdim hep.