Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

19 Kasım '09

 
Kategori
Özel Lezzet Durakları
 

Salyangoz

Salyangoz
 

Lautrec Resimlerinden


Sevgili Ali Gülcü bir kompozisyon ödevi vermiş bana.

Yazarım yazmaya, onu kıracak değilim ya; da bir iki sorun var netekim.

Salyangoz sever misiniz?

Efendim, zayıf omuzlarıma bu vesile ile yüklenmiş olan ağır görevin konusu şu: İsviçre’deki yemek mekanlarını yazmak.

Ben ki, bugünedek bir tek yemek tarifi bile yazmış değilim bu sayfalarda!

Ne yapalım, görev görevdir, müslüman mahallesinde salyangoz satacağız artık.

Evet, bildiniz, yalnız yemeğimizin değil, mekanımızın adı da “Salyangoz” yani “Escargot”!

Şimdi, öncelikle şehir içinde herhangi bir noktadan, yeşil ve yerlek tramvaylardan birine bineceksiniz. Yalnız dikkat, istasyon tarafına giden biri olmalı. Tramvay genelde boştur, hele paydos saati geçmişse, ya sağda ya solda pencere kenarında bir yere kurulup, geniş pencerelerden akan şehir ışıklarını seyrederek varırsınız istasyona. Meydan geniştir, tüm duraklar da buradadır. Meydanı çepeçevre en ünlü oteller sarmalamıştır. İstasyonun geniş kapılarından girmeyip yola devam edeceksiniz. Az ileride, solda kaldırımdan aşağıya dar bir merdiven iner. “Ne oluyor, bu merdivenin dibinde beni ne bekliyor?” diyerek kuşkulanmaya başlarken, camlı kapının önünde “Salyangoz” karşılar sizi. Bizzat değil tabii, “Escargot” yazılı kocaman bir plakat şeklinde.

Şehrin en namlı lezzet duraklarından birinin önünde durmakta olduğunuzu aklınıza bile getirmezsiniz ilk anda. Ama dışarıda asılı olan yemek listesine bir göz attığınızda, fiatlar nazik bir dille anlatır size bunu. Gelmişsinizdir artık buraya kadar, geri dönmek erkekliğe sığmaz.

Adımınızı camlı kapının açıldığı antreye attığınızda, siyah elbiseli, bembeyaz önlüklü, kırklı yaşlarda bir hanım karşılar sizi derhal. Yer ayırttı iseniz masanıza, değilse nerede boş yer varsa oraya götürülürsünüz. Restoranın iç dekorasyonu hiç de şaşaalı değildir, içiçe, daracık iki salondan ibarettir mekan. Masalar küçük tutulmuştur, mümkün olan heryere masa konulmuştur. “Yahu bu ne darlık?” diye düşünürken ve yemek listesini incelemeye çalışırken her yer tıka basa dolar ve siz de darlığın hikmetini keşfedersiniz. Hatta iki posta halinde yemek yendiğini farkedip, geç posta için geldiğinize şükredersiniz. Çünkü ancak böylece, masanın yeni sahipleri gelmeden yemeğinizi bitirmek zorunda kalmayacaksınızdır.

Hal böyle iken, gidip başka yerde yesinler değil mi? Hayır değil, çünkü her gece, herkes ille de “Escargot” da yemek istemektedir.

Şimdi asıl soruya gelir sıra. Salyangoz yiyecek misiniz? Bu Fransız usulü yemek yapan restoranın en ünlü yemeğinin salyangoz olduğunu söylemeye gerek yok herhalde. Ordövr olarak yenir.

Merakınızı yenemezseniz ısmarlarsınız. Merakınızı daha önceden zaten yenmişseniz de sonuç değişmez, yine ısmarlarsınız. Küçük yuvarlak girintileri olan özel tabakta, tereyağlı sos içinde gelir önünüze. Her tabakta beş-altı girinti ve her girintide sos içinde kaybolmuş bir salyangoz. Uzun saplı özel kaşığınızla alıp icabına bakarsınız. Beyaz şarabınız “Meursault” eşliğinde, tadına doyamayacağınız bir lezzet! Bir de ne olduğunu bilmeseniz!

Belki bir “Suppe de pommes” alırsınız sonra. Çeşitli baharatla ve kremayla muameleden geçtiğinden, bildiğiniz patatesten yapılmış bir çorba olduğu aklınıza bile gelmez, kenar mahalle güzeli Güllü, Dior kreasyonu içinden size el sallamış ama siz onu tanımamışsınızdır.

Bu ayrıcalığı, mutlaka bir “Gigot D’agneau” tamamlamalıdır ama tabii ki bu defa kırmızı bir şarabın koluna girerek. “Chateauneuf du Pape” örneğin. Tuvalet giymiş kuzu eti, dişleriniz arasında siz daha çiğnemeden eriyip dağılırken, onu kovalayan kırmızı damlaların buruk ve vahşi dokunuşları damağınızda yankılanır. (Oldu mu Ali bey?)

Bembeyaz önlüklü kadın devamlı uğrar masanıza: “Memnun musunuz, yemekler iyi mi, başka isteğiniz var mı?” Ne de çok soruları vardır.

Bu arada içerideki sıcağın, şarabın ve yavaş yavaş dolmakta olan midenizin memnuniyetinin ittifakından doğan rehavetten hafif kısılmış mutlu gözlerle, diğer masalarda çatal bıçak oynatarak, kısık seslerle sohbet eden diğer mutluları süzersiniz. Sağdaki genç çift tabaklarındakinden ziyade birbirlerini yemektedirler gözleriyle. Sık sık eğilip fısıldaşırlar. Soldaki büyük masada da her hallerinden aile oldukları belli bir insan topluluğu, aralarından birinin yaş gününü kutlarlar, ikide bir alçak sesli kahkalar yükselir o köşeden de. Bu arada restoranın darlığı, tavanın alçaklığı filan da umurunuzda değildir artık.

Lezzet zincirini, “Creme Brulée” veya “Mousse au Chocolat” ile noktalarsınız. Artık “Variations de fromage” için yeriniz kalmamıştır. Ama buna rağmen çeşitli peynirlerle yemeği bitirmek isterseniz, bari kahve içmeyin üstüne. Hele kahve yanında küçük bir kadehte bir “Kirsch” veya bir “Remin Martin” almaya hiç kalkmayın. Hele hele alışık değilseniz. Benden söylemesi.

Eşiniz faturayı öderken ilgilenmeyin, duvardaki tabloları inceleyin, yoksa akşamın bütün keyfi kaçabilir. Fransız ressam Henry de Toulouse Lautrec’ in reprodüksiyonları asılıdır her yerde, şu malum Kankan resimleri. Hesabı siz ödüyorsanız, para cüzdanınızı uzatın garsona, ne gerekiyorsa kendisi alsın. Bu kadar yemek üstüne kalp krizi tehlikesi çok yüksek olabilir.

Bembeyaz önlüklü kadın veya yardımcıları koştururlar paltonuzu ve ihtimamla giydirirler size. Artık yavaş yavaş dışarıdaki acı soğuğa çıkabilirsiniz, zaten tesir etmez artık size. Şunun şurasında tramvay durağına kadar gideceksiniz.

Biraz yalpalarsanız da zararı yok.

Faturayı kazayla görüp de ayılmadı iseniz, en geç durağa vardığınızda geçer o da.


 
Toplam blog
: 165
: 1414
Kayıt tarihi
: 03.08.07
 
 

Uzun yıllardır yurt dışında yaşıyor. İsviçre'de Adalet Bakanlığı'ndaki mesleği yanında tiyatro ya..