- Kategori
- Öykü
Sarı kayalar!

“Asker arkadaşım Mistan, delikanlı çocuktur, merttir sözünün eridir; bende ona yakışır bir arkadaş olmalı, verdiğim sözü tutmalıydım!” Ana yoldan ayrıldıktan sonra hiç durmadan bana tarif edilen köy yönüne doğru yürüdüm… Bazen bir keçi patikasını andıran daracık dik yamaçlara tırmanıyor, bazen düz bir ovanın kıraç topraklarında ayak sürüyordum… Küçük taşların ayakkabımın içine girmesini fırsat bilip, taşları çıkartmak için her durduğumda benim için ufacık bir dinlenme molası oluyordu.
Yanımda taşıdığım su şişesinden birkaç yudum içip gözlerimi kapıyor ve dağlardaki sessizliğin içinde kayboluyordum. Bir ara sırtımı yasladığım kocaman bir kayanın gölgesinde dinlenirken, gözlerim kendiliğinden kapanmış ve tatlı bir rüyaya dalmıştım. Şu an ziyaretine gittiğim asker arkadaşım Mistan, rüyamda bana daha önce söylediklerini tekrarlıyordu;
—Sevgili dostum biz insanların pek uğramadığı dağların üzerinde, küçük bir köyde yaşıyoruz. Benim babam, babamın babası, onun babası; biz kendimizi bildiğimizden beri hep buralıyız! Sülalemizden çok göç verdik dışarıya ama her zaman bu köyü bekleyenlerimiz olmuştur… Bundan sonra çocuklarım ne yapar onu bilemem.
Köyümüz, Kıraç topraklar üzerinde kurulmuş, bizler, kayısıcılık ve hayvancılık yaparak geçimimizi sağlıyoruz. Kasabamız bize otuz kilometre, İlimiz ise yaklaşık iki yüz kilometre uzakta; arada bir göç eden insanlarımız ile yolunu şaşırmış âşık ozanlar gelir ziyaretimize… Onun dışında çoğu zaman yabancı bir insan yüzüne hasret kalırız biz buralarda… Aşağıya vadiye indiğimizde bizi azgın Fırat’ın suları karşılar, işte o Fırat üzerinde bir köpük gibi kayar gideriz, hayal dünyamızın içinden, Basra körfezine kadar” Yukarı çıktığımızda ise “Sarıkayalar” karşılar bizi ve çoğu zaman onlar belirler kaderimizi!
&&&&
Aniden bir çığlık sesi ile uyanıp kendime geldim “tuii-u”… Sesin, dibini göremediğim bir vadinin içinden yankısı geliyordu kulaklarıma…
Tuuiiiii- u
Gövdesi siyaha yakın kahverengi, kanat içleri beyaz, Kocaman heybeti ile tepemde dolaşan bir kaya kartalı belirdi; az ileride hisar duvarları gibi aşılmaz bir kayanın üzerindeki bir setin üzerine kondu. Başını ve boynunu ileriye doğru uzatıp tekrar bana bakarak “Tuuiii-u” diye seslendi.
Doğal olarak yaban hayatın içinde savunmasız olduğum için hayvanın bana saldırmasından korktum! Saatte
Ellerimdeki ve sırtımdaki dolu çantalarla hareket kabiliyetim oldukça kısıtlıydı. Sonradan öğrendiğime göre; Orta Asya da birçok ülkede avcılar, kaya kartallarını eğitip kurt ve tilki avlarında kullanıyorlarmış!
Birçok yaratılanlarda görüldüğü gibi kaya kartalları da yaşamları boyunca, tek eşliliği seçen onurlu ve asaletli hayvanlar kategorisinde yer alırlar. Genellikle her yıl aynı yuvalarını tercih eder ve orada ürerler. Anlaşılan o ki, farkında olmadan yuvasına yaklaşmış olmalıydım… Kim bilir, belki yavrularını çalmaya gelen kaçak avcılardan biri sanmış olabilirdi beni!
Ne yalan söyleyeyim, korkudan tüylerim diken diken olmuştu. Dağların hakimine selam verip “Benden sana zarar gelmez” diye seslendim… Kartal yine bana doğru “Tuuiiii-u” diye yanıt verdi! Usulce yerimden doğrulup eşyalarımı sırtlanıp tekrar yola koyuldum.
Tepelere doğru yükseldikçe yollar biraz daha bozuluyordu… Dağların ardı arkası kesilmiyor, peşi sıra uzuyordu sıradağlar… Bazen yol öyle daralıyor ki Allah muhafaza korkuluğu olmayan bu daracık yerlerde insan olsun hayvan olsun düşmeye görsün, parçasını bulmak imkânsız olurdu!
Düşünemiyordum insanoğlu bu zor şartlar altında buralarda yaşamaya neden ısrar eder ki? Toprağına âşık olmak bu olmalı.
“Bülbülü koymuşlar altın kafese,
Vatan vatan demiş nefes nefese”
Öğlen olmuştu. Uzaklardan bir çobanın kavalından çıkan nağmeler, Karacaoğlan’ın sazından çıkan yanık türküler gibi, beni kendine doğru çekmeye başlamıştı. Sürüsünün başındaki çoban, hayvanlarını öğle sıcağında, buralarda pek nadir bulunan ulu bir ağacın gölgesine yatırmış, onlara, Anadolu’nun bağrından çıkan ezgilerden küçük bir konser veriyordu. Nice ölü Ozanların söylediği yanık parçalardı bunlar kim bilir?
Bir süre olduğum yerden bu güzel konserin büyülü havasını bozmamak için çobanın resitalini izledim; çoban güttüğü hayvanları tam karşıdan gören ve üzerine gölge düşen düz bir kayanın üzerini sahne gibi kullanıyordu! Duygusal ezgilerden sonra, kıvrak vücut hareketleri ile oynak parçalar çalmaya başlamıştı. Bazen tek ayak üzerinde sek sek gidiyor, sonra aniden geri dönüyor, sol ayağını ileri atınca sağ ayağını yanlamasına havaya kaldırıyordu. Sonra sağ ayağını ileriye atıyor bu kez sol ayağını yukarı kaldırırken yanlıyordu.
Sürekli aynı minvalde komik hareketler yapıyor ve her biten parçanın sonunda davarları seyirci topluluğuymuş gibi eğilip selamlıyordu.
Koyun ve kuzular küçük çobanın şovunu izliyor, onlarda küçük çobanın şarkı, türkü şovu bittiğinde, kendilerine eğilen çobanı meee mee mee diye onaylıyorlardı! Başlarındaki çoban köpekleri ise asayişi sağlamak, taşkınlığı ve izdihamı önlemek için tutulan badigartlara benziyorlardı.
Bu küçük çobanı izlerken kendi memleketimdeki çoban arkadaşlarım geldi aklıma. Kâh Dilaver’i gördüm kucağında bir kuzu ile gelirken, kâh Niyazi’yi gördüm hayvanlarını güderken. Kâh Naci’yi gördüm kaval çalarken, kâh Remzi’yi gördüm yanık yanık türkü söylerken!
Kısa bir süre içinde mükemmel bir mini şov izledim. Çoban kavalını dudaklarının arasından çektiğinde onu dinlediğim kayanın üzerinden alkışlamaya başladım…
Benim alkış sesime koyunların arasından irkilen birkaç seyirci çoban köpeği, havlayarak üzerime gelmeye başladı. Çoban şaşkın; Allahtan çabuk toparladı ve köpeklere bağırarak onları hem susturdu, hem durdurdu!
Yanıma gelen on üç, on dört yaşlarındaki delikanlı, biraz mahcup biraz şaşkın; bana “Hoş geldiniz” dedi. Güneşten rengi iyice kararmış bu yağız delikanlının mahcubiyetten kulaklarına kadar kızardığını görünce, ona kavalını ne kadar güzel kullandığını ve bunun çok hoşuma gittiğini söyledim.
Gözleri ışıl ışıl… “Gerçek mi söylüyorsun ağabey” diyebildi.
“Gerçek söylüyorum, hakikatten çok iyisin” diye cevap verdim.
Delikanlıya adını ve köyünü sordum bana adının Seyit olduğunu ama herkesin kendisine “Seydo” dediğini söyledi. Köyü ise vadinin karşısındaki yukarı dağ köylerinden “Karahasan köyünden” olduğunu ve yakınlardaki bir çiftliğin hayvanlarına çobanlık yaptığını söyledi. Sonra da Küçük Seydo bana, nereden gelip nereye gittiğimi sordu. Ben’de ona, İstanbul’dan buraya “Sarıkayalar” köyüne Mistan Fırat isminde asker arkadaşımı ziyarete geldiğimi söyledim.
—Tanır mısın kendisini?
—Yok, ağabey ben de buralarda yeniyim… Siz, gerçekten bir dostunuzu görmek için mi buralara kadar geldiniz ağabey?
—Evet, tam beş yıl oldu. Asker arkadaşıma söz verdim, gelip seni köyünde ziyaret edeceğim dedim. Niye bu kadar şaşırdın?
—Yapma ağabey bizim için İstanbul Avrupa sayılır, İstanbul nere, bura nere? Bizim insanımız buralarda kasabaya bile ayda bir kere iner. Ben daha vilayetimizin nerede olduğunu bilmem… İstanbul’un adını da orada askerlik yapan büyüklerimizden duymuşum!
Bizim köyümüzde de var askerliğini İstanbul’da yapan. Mesela muhtar Ferhat emminin büyük çocuğu Behram ağabey, Reşko emminin en küçük oğlu Binyamîn ağabey. İstanbul’un güzelliğini anlata anlata bitiremezler. Babaları izin verse hemen göç edecekler…
“İnşallah bende askerliğimi İstanbul’da yaparım” dedi ve sustu…
Seydo’nun öğle yemeği davetini kıramadım. Koyun peyniri, domates, biber ve taze soğandan oluşan güzel bir menüydü.
Yemek yerken kullandığım çok fonksiyonel çakımı küçük dostuma hediye ettiğimde onun sevinci beni çok mutlu etmişti.
&&&&&
Küçük dostumdan ayrılıp bir saat kadar daha yürüdüm. Tepeden aşağıya doğru inerken nihayet Sarıkayalar Köyü’nü karşı tepenin yamacında gördüm. Fakat önce Fırat nehrine kadar inip tekrar yokuşu çıkmam gerekiyordu. Nehrin kenarına indiğimde içimi birden bir korku kapladı.
Nehir büyük bir gürültü çıkararak akıyordu. Suyun hızla ve delice akışı insanı ürkütüyordu. Üzerine attığım bir ağaç parçasının süratle kaybolduğunu gördüğümde burada ki akıntının gücünden korktum.
Nehir’in yüz metre gerisinde, bir kaya parçasının üzerine oturmuş, kudurmuşçasına akan suyu seyrediyordum. Nehir’e yakın bir evden bana doğru koşan çocukların sesiyle irkildim. Altı ile on yaşlarında ki çocuklar, biri önde diğerleri arkada, sırayla yanıma geldiler. En başta gelen on yaşlarında ki çocuk “bu babam değilmiş yaa” diyerek olduğu yere çökmüştü.
Çocukların hepsi yanıma geldi. Sanki kendi elimle dizmişim gibi küçükten büyüğe doğru düz bir çizgide dizildiler ve sessizce beni izliyorlardı. Bir süre sonra iyice yanıma sokulup sen kimsin? Niye geldin, kime geldin? Demeye başladılar. Çocuklardan biri elimden bıraktığım çantalarımın içinden ucu görünen bir oyuncak arabayı eline aldı ve “Bakın ne buldum” deyip, herkesi başına topladı. Eli yüzü kara çocuklar, saçları başları dağınık kızçeler… Bir an için dönüp bana baktılar ve sonra hep birden çantalara saldırıp Asker arkadaşımın çocukları için getirdiğim oyuncakları süratle paylaştılar!
Bırakın onlar sizin değil deyip ellerinden oyuncakları almaya kalktıysam da bunu başaramadım. Çantanın dibinde bir tane uzaktan kumandalı cip kalmıştı.
Yanıma ilk gelen ve “babam değilmiş yaa” diye yere çömelen çocuk; kaşları çatık vaziyette yanıma geldi ve elindeki küçük bir sopayla elime vurdu!
—Neden yaptın bunu? Dedim.
—Siz, büyükşehirlerde yaşıyor ve istediğiniz her şey elinizin altında var. Sizin çocuklarınız bunlarla oynarken, bizim böyle oyuncaklarımız hiç olmadı! Biz insan değil miyiz?
—Senin adın ne?
—Serdar
Bu çocuklar senin kardeşin mi?
—Hayır, onlar benim amcamın çocukları! Babam; kasabaya, bize oyuncak almaya gitti!!
—Beni baban mı sanmıştın sen?
—Evet
— Bak Serdar ben şaka yaptım, bu oyuncak senin. Bunun nasıl çalıştığını gel sana öğreteyim… Çantamdan pilleri çıkararak oyuncak cipin içine yerleştirdim. Ve kumandası ile cipi hareket ettirdiğimde Serdarın sevinci görülmeye değerdi. Barıştık onunla…
— Sonra, Mirzanın sürütmeli taksisinin nasıl çalıştığını gösterdim, Memo’nun pilli trenini, Dilberin, Dilcan’ın ağlayan bebeğini, Dilşah’ın barbi bebeğini… Çocukların sevincini paylaştım ve onlarla birlikte oynadım saatlerce!
&&&
Asker arkadaşıma ve çocuklarına verecek hiçbir hediyem kalmamıştı, içimde tuhaf bir duygu vardı. Hediyelerim bu çocukları mutlu ettiği için çok sevinçliydim. Asker arkadaşımı ziyarete geldiğimi bir tek çoban Seydo biliyordu ve şimdi ona gidip buraya daha çok oyuncak ile geleceğim güne kadar kimseye benden bahsetmemesini söylemeliydim.
Çocuklar hediyeler için öyle sevindiler ki; bu oyuncakları esasen onlara getirdiğimi sanıyorlardı. Bir süre dönüş yoluma benimle birlikte geldiler, sonra peşimden el salladılar; “güle güle hediyeci amca, yine gel.”
Serdar arkamdan bağırıyordu; “Babama selam söyle amca… oyuncak istemiyorum artık ne olur dönsün onu çok özledim” !
Keşke babasının kim olduğunu sorsaydım diye geçirdim içimden, sonra nasılsa tekrar geleceğim o zaman öğrenirim diye düşündüm…
Bu kez ellerimde yüküm yoktu. Sırt çantamın içinde ise bir bölümünde giyecek bir bölümünde yiyecek ve içecek vardı. Hızla geldiğim yöne doğru gerisin geriye yürüyordum. Yine sağımda solumda sarı kayalar vardı. Dikkatlice baktığımda her bir sarı kaya da isim, isimler yazıyordu. Bunları daha önce yorgunluktan olsa gerek fark edememiştim. Çobanların ağaçlara kazıdıkları isimler geldi aklıma.
Hani bazen kalp içine aldıkları isimleri veya isimlerin baş harfleri; Fakat burada garip bir şey vardı. İsimler çok uzun ve künye gibi yazılmıştı. Hiç çobanların tarzı değildi. “Hasan ağanın oğlu kara Musa ve kızı meralin kayası” veya “sarı İbramın kızı melek ve Satenay’ın kayası” gibi!
Nihayet Seydo’ya dönüş yolunda yetiştim ve kendisine olup bitenleri anlattım ve olur ya, Sarıkayalar köyünden biri ile karşılaşırsa benim geldiğimi söylememesini tembihledim. Asker arkadaşımın kulağına giderse çok üzülür diye düşünmüştüm.
“Tamam, ağabey merak etme kimseye bir şey demem” dedi.
Tam ayrılmak üzereydim ki aklıma geldi;
—Bir şey soracağım Seydo kardeş?
—Sor ağabey
— Bu sarı kayalar da neyin nesi? Bunların üzerine bu yazıları kim yazıyor? Bu kayaların rengi neden sarı? Neden bu kayaları sahiplenmişler?
— Ah be ağabey, bunlardan senin haberin yok değil mi? Bunlar, kışın kasabaya giderken yolda ölen hastaların kayalarıdır! Kimisi diş ağrısı yüzünden kasabaya giderken soğuktan donmuş, kimisi zatürree olmuş, hastaneye giderken yolda ölmüş. Senin anlayacağın ya soğuktan donarak ölmüşler ya hastalıktan. İçlerinde hastaneye yetişmek için kızaklar ile giderken uçurumdan aşağı yuvarlanıp ölen aileler bile var.
Bu yüzden her sarı kayanın bir ismi, ayrı bir hikâyesi vardır ve yakınları bu yerlerin kaybolmaması için kayısı yaprağını kaynatarak elde ettikleri sarı boya ile bu kayaları boyarlar.
Bu kayalardaki isimleri kullanarak köylüler yol, mekân, tarla, bağ, bahçe, çiftlik tarif ederler!
Ayrıca buraların ne kadar tehlikeli olduğunu belirtmek ve diğer insanları uyarmaktır gaye.
Buralarda hayatlarını kaybedenlerin isimlerini bu kayalara yazarlar. Örneğin kayadaki isimler soğuktan ölmüşler ise kışa girmeden kaya sahipleri yakınları o kayanın kenarına yakacak odun ve naylona sarılmış kibrit bırakır!
Uçuruma yuvarlananların yuvarlandığı yere set yapılır. Yani başa geldikçe, bir daha olmaması için insanlar kendince çareler arıyorlar.
Buraları kışın olduğu gibi yazın da geceleri soğuk, ayazlı olur.
—Vah vah, tevekkelli değil dağ bayır her taraf Sarı kaya!
—Sahi ağabey senin asker arkadaşının adı neydi?
—Mistan
—Hımm
...!!
—Seydo senin rengin sararmış hasta mısın yoksa?
—Yok, ağabey yorgunluktan olmalı…
&&&&
—Hoşça kal Seydo…
—Güle güle ağabey…
&&&
Çok yorulmuştum. Sabahtan beri yol yürüyordum asker arkadaşıma çok yaklaşmışken, nehir kıyısında çocukların hediyelerimi elimden alması yüzünden geri dönmek zorunda kalmıştım. Olsun, pişman değildim. En yakın kasabaya gidip bu kez daha çok hediyeler ile dönecektim buraya…
Kışın soğuktan kara kışta yolda mahsur kalan hayatlarını kaybedenler geldi aklıma üzüldüm…
Sarı kayaların yanından geçerken mahcubiyetten kayalara bakamaz oldum. Orada ismi yazılı insanların kaderimiydi bu? Çok yorulmuştum akşam olmak üzere, daha fazla yürüyemeyecektim. Ana yola daha çok var biraz dinlenmek için alaca karanlıkta bir kayanın dibine çömeldim. Çantamdaki yiyeceklerle karnımı doyurdum. Yaslandığım kaya sıcacıktı. Bütün bir gece uyuya kalmışım…
Rüyamda Asker arkadaşım yanıma geldi ve bana; “seni gördüm asker arkadaşı, sözünde durdun, hediyelerini gördüm, hepsi çok güzeldi. Serdar’ı oyuncak cip ile sevindirdin, Serkan’ı, Pilli Tren ile Elmas ve Elvan’ı ağlayan bebek ile Ezo’yu barbi bebek ile çocuklarımızı çok sevindirdin asker arkadaşı, Allah senden razı olsun. Sen sözünü tuttun, sen sözünü tuttun. Sende benim bir emanetim var; Aleyküm selam, Aleyküm selam!”
Koca bir gece ölü gibi hiç kıpırdamadan uyumuş, sabahın nasıl olduğunu anlamamıştım. Çok ilginç geceleri soğuk ve ayaz olduğunu söylemişti Seydo ama ben hiç üşümemiştim.
Hemen yanımda yakılmış bir ateşin külleri vardı. Elimi küllerin üzerine uzattığımda halen içinde sönmemiş korların sıcaklığını hissettim.
Acaba dedim Seydo beni bulup üşümeyeyim diye ateşi o mu yaktı? Gözüm birden kayanın üzerindeki yazılara ilişti.
Olduğum yerde donup kaldım!!!
Sarıkayalar köyü;
Mistan ve Esma Fırat’ın, Oğulları Serkan, Kızları Elmas, Elvan ve Ezo’nun kayasıdır,
Doktora giderken donarak öldüler…