​ Sarık, cübbe, sakal ve din! Hüsamettin bin Lâdin / Güncel / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

28 Ekim '10

 
Kategori
Güncel
 

Sarık, cübbe, sakal ve din! Hüsamettin bin Lâdin

Sarık, cübbe, sakal ve din! Hüsamettin bin Lâdin
 

Müslüm dede. Baba öteki


Epey zamandır, lâik kesimin türbana geçit vermek istemeyen tavrı ve dile getirdiği gerekçeler üzerinde düşünüyorum.

Acaba bu kesim, hayatlarının değiştirileceği ve kendilerine mahalle baskısı yapılacağı endişelerinde haklı olabilirler mi, diye kendi kendime soruyorum.

Bunu anlayabilmek için, endişe artırıcı somut örneklerin var olup olmadığına bakmamız gerekiyor. Uzun bir direnişin ardından artık CHP bile, başörtüsü problemini çözmekten yana tavır koyuyor. Genel Başkan Kılıçtaroğlu, (içeride halâ devam eden dirence rağmen) sözünün arkasında olduğunu söylüyor. Ak Parti ve MHP arasında ise, zaten geçmişten gelen bir mutabakat bulunuyor. Anlaşılıyor ki, artık türban lâikliği tehdit eden bir unsur olmaktan çıkıyor.

Bu iyimser gelişmelerden güç alan YÖK te olaya müdahil oluyor ve üniversitelerdeki yasağı kaldırma yolunda bir gayretin içine giriyor. Sanki ülkede, birden gerilim düşüyor ve sistem, yıllardan beri ilk defa rahat bir nefes alıyor.

Ne var ki, tam bu sırada beklendik (beklenmedik değil) bir takım hadiseler oluyor. Bunlar güdümlü birer provakosyon mudur, kendiliğinden gelişen birer teşebbüs müdür, saf niyetli birer talep midir tam olarak bilmek mümkün değil. Ama hepsinin aynı zamanda baş göstermesi ister istemez insanı huylandırıyor.

Olanlara, "beklendik" demem, toplumsal talepleri karşılama amacıyla başlatılan her teşebbüsün, benzer eylemlerle önünün kesildiğini bilmemden dolayıdır. Danıştay saldırısı ile Ali Kalkancı ve Müslüm Gündüz'ün faaliyetleri buna açık örnektir. Şimdi de türban yumuşamasını takiben gelişen olaylara bir göz atalım.

Bazı öğrenci velileri, YÖK'ün türban teşebbüsünün hemen ertesinde, kızlarının başını örtüp ilkokulun kapısına dayanıyor. Marifet Derneği'nin düzenlediği, davetlilerini; sakallı, cübbeli, sarıklı kişilerin oluşturduğu Ehl-i Sünnet Sempozyumu, her nasılsa bu günlere rastlıyor ve toplantı için de (dikkatinizi çekerim) Ataköy'deki bir stadyum seçiliyor.

Cübbeli Ahmet Hoca da toplantıdan önce Habertürk'e çıkıyor esip yağdıktan, evvelce aynı proğramda söylediği, "helâl olan herşeye binerim abi!" sözünün tefsirini yaptıktan sonra izleyicilerine, sempozyumu ve tarihini duyuruyor. Bereket ki, Ataköy gibi bir yerde binlerce sarıklının dolanmasının doğrucağı riski farkeden resmi kanallar verdikleri izni geri alıyor da sempozyum, Wow Hotel'de yapılıyor.

Derken Ruşen Çakır Vatan'daki köşesinde, "Cübbeli Ahmet Hoca günümüzün Müslüm Gündüz’ü mü?" başlıklı bir yazı yazıyor. Orada, "Her ikisi de medya sayesinde popüler oldu, ancak medya Gündüz ’ü kullandı, Ünlü ise medyayı çok iyi kullanıyor" şeklinde bir öngörüde bulunuyor. Bu da her ne hikmetse, 14 yıldır hakkında yazılıp söylenenleri umursamayan Müslüm Gündüz'ü uyandırıyor ve anladığım kadarıyla Ruşen Bey'e, "kendisini yanlış tanıttığını" söylüyor. O da, "madem öyle, o zaman gel televizyona, doğrusunu kendin açıkla" diyor.

Ben de NTV üzerinden geçerken bir de bakıyorum ki, karşımda başında sarığı, omuzunda poşusu, sırtında cübbesi, kucağını dolduran sakalı ve örgülü saçlarıyla Müslüm Gündüz oturuyor. Hemen ardından, "Bir bu eksikti, işte şimdi tüm parçalar tamamlandı" diyorum ve lâik endişeye, bu somut örneklerden dolayı hak veriyorum.

Açıkçası kendimi, hayata öte yakadan bakan insanların yerine koyduğumda, onların bu gelişmeleri sıradan olgular şeklinde kabul edememelerini yadırgayamıyorum. Diğer taraftan, şahit olduğumuz bu hadiselerin hepsi, masum birer eylem olsa bile, peşpeşe gelmeleri nedeniyle, kafalarda oluşan provakasyon algısının kolay kolay değişmeyeceğini de düşünüyorum.

Müslim Gündüz'ün anlattıklarını dinleme ihtiyacı duymadım. Çünkü onun, bir müslümanı aydınlatacak bilgisi olduğuna inanmıyorum. Merak saikiyle şöyle bir bakıp geçtim. Kişisel hak ve tercihlere aykırı düşse bile burada, görüntüsüyle islâmı itici gösteren tarzından, boş ve desteksiz atmasından dolayı o adamdan, dinim adına utandığımı söylemeden geçemeyeceğim.

Hani bazıları bir kısım insanlar için, "Eğer o müslümansa ben değilim" derler ya, doğrusu Müslim gibileri gördüğümde, benim de içimden aynı düşünceler geçiyor. Dinlediğim kısa süre içinde, "Kemalist düzenin sonunun geldiğini" söylüyordu. Yani Kemalist düzen onun sayesinde iflâs etmişti. Halbuki Müslüm'ün, müritleriyle sokaklarda sopa sallayarak dolaşmak ve camilerde zikir yapmak dışında bir eylemi, Fadime Şahin'le basılmak dışında bir icraatı olmamıştı. Ruşen Çakır itiraz etmeseydi adam o akşam kendini, "düzen yıkan kahraman" ilân edecekti.

Gelelim meselenin öbür vechesine. Çocukluğumda, doğduğum dağ köyünde belli bir yaşın üstündeki erkekler sarık takarlardı. Sarık, kişinin dindarlığının değil yaşlılığının işareti sayılırdı. Daha genç olanlar da şapka veya külah giyerlerdi. O zamanlar köyde, başı açık gezmek ayıp sayılırdı. Yalnız öğretmenler bundan muaftı.

Söz konusu giyim tarzına ve dini kültüre aşina olmama rağmen sarık, cübbe, sakal, çarşaf benzeri kıyafetlere ve galat dini anlayışlara biraz mesafeli durduğumu söyleyebilirim. Kıyafetin, "islamı tanımlamada gerekli bir argüman olduğu" fikrine kesinlikle katılmıyorum. Evet, giyinmek bir ihtiyaçtır ve dini açıdan tesettür farzdır. Buna asla itiraz etmiyorum. Ama bu gerekliliğin, belli şekil ve ölçüdeki kıyafetlerle giderilmesi zorunluluğuna karşı çıkıyorum.

İddia ediyorum ki din sakalı, sarığı, şalvarı ve çarşafı değil, güzel ahlâkı tamamlamak için gönderilmiştir. İslâmın nihai amacı dürüst, doğru, adil, merhamet sahibi, iyi niyetli ve güvenilir insanlar yetiştirmektir. Sadece şapka giyip gravat takmakla medeni insan olunamayacağı gibi, yalnızca sakal şalvarla da kamil müslüman olunamayacağı açıktır. O yüzdendir ki, medeni dünyaya şeklen eklemlenen (türban karşıtı) batıcılarla, islâmı biçime indirgeyen dincileri aynı kefeye koyuyor ve ikisine de itiraz ediyorum.

İslâmın azılı düşmanlarından Ebu Cehil ve Ebu Leheb'in de sakallı olduklarını, peygamberimizle aynı kıyafeti giydiklerini artık, (sözünü ettiklerim dışındaki) herkes biliyor. O yıllarda Mekke ve Medine'ye, ham kumaş ve hazır libas bir Bizans şehri olan Şam'dan geliyordu. Peygamberimiz de diğer insanlar gibi bunları kullanıyordu.

Hatta giymekte olduğu bir Rum cübbesininin, kolları dar olduğu için abdest alırken çıkarmak zorunda kaldığı bile rivayet edilmektedir. İnsanların kıyafet biçimini, yaşadıkları bölgenin şartlarının belirlediğine inanmak yanlış bir kanaat olmayacaktır. Anlatıldığına göre, arapların giyim biçimi çöl hayatıyla yakından ilişkilidir. Başlarındaki örtü veya sarık, onları hem güneşten, hem de maruz kaldıklarında, kum fırtınasından korumaktadır. Bu yüzden, kıyafeti bir maksad-ı ilâhi imiş gibi değerlendirmek isabetli olmasa gerektir.

Buna rağmen, insanların tercihlerine göre giyinmelerine engel olunmasından yana değilim. Bence isteyen herkes, geçerli ahlâk kurallarına aykırı olmamak kaydıyla istediği kıyafeti giyebilmelidir. Ama kimse, belli bir biçimi, dini giyim tarzı olarak tanımlamaya ve dayatmaya kalkmamalıdır.

Sonuç olarak Wow Hotel'in toplantı salonundan evlerimize yansıyan görüntünün lâik kesimi ürkütmesini, onlarda endişe ve korku yaratmasına şaşırmıyorum. Hatta dindar kesimin, rejim koruyucuları yüzünden çektiği sıkıntıyı, lâiklerin de din muhafızlığına soyunan zihniyetten görebileceği endişemden ötürü, onlara hak bile veriyorum.

Resim: video-arama.com

Başlık espri niyetiyle konulmuştur. Açıklaması şudur: "Hüsamettin'den dindar olursa, sarık cübbe ve sakaldan da din olur " demektir. İkisinin toplamı, Üsame bin Lâdin'dir (Hüsamettin'e Süleyman da diyebilirisiniz)

 
Toplam blog
: 462
: 707
Kayıt tarihi
: 28.04.07
 
 

Emekliyim. Herkes gibi benim de bir dünya görüşüm var. İnsanların farklı fikir ve inançlara sahip..