Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

10 Mayıs '08

 
Kategori
Kültür - Sanat
 

Segregasyon

Segregasyon
 

İşçi


Daver Darende “Sirenler Çalıyor” adlı kitabında şöyle diyor. “Çağlar boyunca insanlar savaş yerine barışın, sevginin yerleşmesini beklediler. Oysa bu özlem günümüzde de gerçekleşmedi. Varsa yoksa hep savaş. Oldum olası savaşa hep karşı oldum. Savaş filmlerini izlemekten, silah görmekten hep tiksinti duydum. Çocukluğumda askercilik oyununu oynamayı bile beceremedim. İkinci Dünya Savaşı’nın korkutucu günlerini yaşadıktan sonra savaşa karşı nefretim daha da arttı. Savaşların kazananı ve kaybedeni olmuyor. Suçsuz insanlar ölüme gönderilerek gerçek bir dram yaşanıyor. Çocuklarımızın beyinlerine, yüreklerine “savaş” sözcüğü yerine “barış” sözcüğünün yerleşmesini diliyorum."

Daver Darende I.Dünya Savaşı boyunca Irak’tan Galiçya’ya, oradan Sina Cephesine yıllarca savaşmış bir babanın oğludur. O, babasının şu sözlerini dinleyerek büyümüştür.

“Irak çöllerindeki savaştan sonra Galiçya’da, bize ait olmayan topraklarda savaşacağım aklımın ucundan bile geçmemişti. Emir emirdi. Birliğime ertesi gün katıldım. Silah arkadaşlarımın çoğu Galiçya’nın nerede olduğunu bilmiyorlardı. Anadolu neredeydi, Galiçya nerede?”

Almanya’nın emperyalist çıkarları ardında sürüklenen Osmanlının düştüğü durumun ders verici bir özeti !

20.yüzyılın ilk çeyreğine kadar savaşlarla iç içe yaşamış bir toplumun evlatlarının savaş’a bakış açısını ve barış özlemini dile getiren bir yaklaşımdır sayın yazarın yaklaşımı.

Osmanlı'nın son zamanlarında, ordusunun komuta kademesinin bir kısmını teslim ettiği ve güvendiği Almanya’nın Osmanlıyı getirdiği nokta

Sarıkamış örneğinde olduğu gibi tarih sayfalarında yerini almıştır.

Neki, günümüz Almanyasına baktığımızda Mölln kentinde 1992’de, Solingen’de 1993’te Türk vatandaşlarına karşı girişilen ırkçı kundaklama eylemleri tepkiyle karşılanmıştı. Henüz bu olaylara analiz yapmaya fırsat bulamamışken bu sefer Ludwigshafen’de 3 Şubat 2008’de çıkan yangında dokuz Türk hayatını kaybetti. Bunun bir kundaklama olduğu konusunda söylemler devam ederken Alman içişleri bakanlığı tersini söyleyip önemli kanıtlara ulaştıklarını belirttiler. Tarihte Yahudi soykırımı gibi bir durumla karşı karşıya kalmaları, Almanların bu olaylarda ırkçılık yaklaşımının göz ardı edilmesi çabası içine girmelerine neden oldu aslında.

Almanya’da Şubat 2008 başından bu yana yakılan Türk evlerinin sayısı 20’yi geçerken, Alman başbakan Angela Merkel konuyu hala basit zabıta vakaları olarak görmekte ve yaklaşmaktadır.

Başbakan Erdoğan’ın Köln’de Türklere yaptığı konuşmada “asimilasyon insanlık suçudur” şeklindeki açıklaması Alman siyasetinde ve toplumunda gerginlik yarattı. Bu cümleden pek de hoşlanmadılar. Oysa, bir İngiliz turiste tacizde bulunduğu iddiası ile yargılanan Alman genci Marco’nun Antalya’da tutuklu kaldığı sürede Alman medyası konuya uygarlık çatışması söylemi ile yaklaşmıştı. Ve Türkiye’de insan hakları ihlâllerinin devam ettiğini iddia etmişti. Almanya’da Türklere yapılanlar ise Alman başbakanına göre birer zabıta vakaları idi (!)Kendini haklı başkasını haksız çıkarmak bu olsa gerek(!)

Ne ki” Hümanizma, insanı insana karşı getiren düşünceyi reddeder, insanı insanla yan yana, omuz omuza getirmenin çabasını verir. Avrupa bu mücadeleyi Ortaçağ’da verdi.Tarih, Bruno’nun yakılmasına, Campanella’nın hücreye atılmasına, Galilei’nin kendini yadsımaya zorlanmasına tanıklık etti…” etmesine de tarihi doğru okumak ve yorumlamak, sağduyu çerçevesinde soğukkanlılıkla olsa ve tarihten ders alınsa zaten bu olaylar olmayacak..

Oysaki 1960’lı yıllarda başlayıp 1970’li yıllarda üst noktaya tırmanan işçi akını ile Türkiye, Yunanistan, İtalya, Portekiz ve İspanya gibi ülkelerden binlerce insan Almanya’ya yerleşmişti. Almanya , iş ve daha iyi yaşam koşulları umudu ile başlayan göç olgusunu uzun yıllar sonra ancak 2001 yılında kabul etti.

Bu zaman zarfında ise "Alman makamları Türk işçilerinin pasaportlarına bir mühür bastı. Bu mühürde kullanılan ifade ise Türklerin belirlenen yerleşim birimleri dışında başka bir yerde yaşamlarına izin verilmemesi şeklindeydi. Burada amaçlanan Türklerle Almanların karşılıklı etkileşime girmeden yaşamalarını sağlamaktı." Bu konuda zaman zaman Türk sineması da yaptığı filmlerle gerçeği ortaya sermeye çabaladı. Almanya’da ki Türklerin yaşamlarını dile getirmeye çalıştı.

Ne var ki, gerçekte ise yakın zamana kadar Almanya’nın “entegrasyon ve asimilasyon” politikalarını değil, ”segregasyon” yani “dışlama politikalarının” uygulandığını göstermektedir. Bu yaklaşımı ile Almanya iş umudu ile ülkesine gelen göçmenlerin, onların ailelerinin ve çocuklarının eğitimi ve istihdamı ile de çok fazla ilgilenmedi.

20.yüzyılın geride bırakılıp 21.yüzyıla girildiğinde Almanya'nın çeşitli kentlerinde gök kubbenin altında yer sarsıldı, ayrıldı, kavuştu.

Gözyaşımız gözümüzde buz tuttu.

Alışık olmadığımız coğrafya şartları, yaşam tarzı, kültürü insanımızı “acı vatan Almanya” da korumasız hale getirdi. Hafızasızlık toplumların en büyük düşmanlarının başında gelir. Bir toplum geçmişi ile bugünü arasında yeterli bir bağ kuramadığında, tutarsızlıklara ve yapılanlara karşı tavır almaktan aciz hale düşer.

Almanya Avrupa’nın tam da orta yerinde yer alan bir ülkedir. İnsanlarının diğer AB ülkelerinin bakış açısını benimsemesi normal bir yaklaşımdır onlar için. Halihazırda Alman yetkililerinin Türkiye’nin AB’ye tam üyeliği konusuna bakışları başta başbakanları Angela Merkel’in söylemlerine bakılırsa pek de olumlu değildir aslında..

AB komisyonu başkanı Jose Manuel Barroso’nun, AB’nin genişlemeden sorumlu yetkilisi Olli Rehn’in ve millî enişte Türkiye-AB karma parlamento Eşbaşkanı Joost Lagendijk’in Türk hukukuna, yargısına ve lâikliğe yönelik açıklamaları Türkiye’nin hayrına değil, kendi çıkarlarına ve uzun vadede varmak istedikleri noktaya hizmet edicidir.

 
Toplam blog
: 210
: 910
Kayıt tarihi
: 04.05.08
 
 

Eğitimciyim. Bir insanın çağdaş bir gelecek için, aydınlanma için çok okuması gerektiğine inanıyo..