Şehir ve insan... / Psikoloji / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

23 Şubat '07

 
Kategori
Psikoloji
 

Şehir ve insan...

Şehir ve insan...
 

Önce yollar gelmeye başlar üzerine... Belki de bininci kez geçtiğin sokaklar, bininci kez gördüğün aynı köşede o hep aynı duran çöp kutusu... Hayatın boyunca gördüğün elektrik direği ve binalar üzerine çullanmaya çalışır sonra, sanki güçleri yetermiş gibi... Gün boyu suratlarını gördüğün adamların yüzünde yeni bi anlam ararsın, yeni bi gülüş... Ama bulamazsın. Aynaya bakarsın daha da sonra, her gün... Yüzünde yeni bi bakış, yeni bi çizgi, yeni bi iz ararsın hayattan... Gördüğün yalnızca eski, değişmeyen suretindir; bir de boş bakan gözlerinin anlamsızlığı...

Kafesteki hayvanları anlarsın, ağzını açıp kapayarak nefes almaya çalışan balıkları ve güneş görmediği halde hayata direnmeye çalışan ağaçları... O an nefret edersin kendinden, bu şehirden ve yaşadığın bu dünyadan. Çekip gitmediğin ve sana bunu yapmalarına izin verdiğin için kendinden, taş üstünde taş bırakmamacasına bu şehirden nefret edersin. Hayat bir film karesi gibi donmuş kalmıştır zamanda ve hep aynı adamlarla aynı diyalogları kurmaktan, her gün aynı şeyleri yapmaktan sıkılmışsındır; sanki gittikçe daralan bir çember, kuyruğu ağzında dönüp duran bir yılan gibi...

Ansızın hayat çalar kapını; hiç beklemediğin ve tam da umutlarının sönmeye yüz tuttuğu bir anda... Karşılığını vermek ister bedelini önceden ödettiklerinin. Bahar yağmurlarıyla yıkanan topraktan başını uzatan bir kiraz ağacı filizi, annesinin karnından yeni çıkan bir kedi yavrusu gibi bir umut yeşerir binlerce kez kabuk bağlayan, kaskatı olduğunu sandığın yüreğinden... Bu umut ya bir kaçış, ya yüzünde çok gülmekten oluşacak bir çizgi, ya da bir İstanbullu dilberin gözleridir. Ama umuttur ya; çok güçlüdür ve en yıkılmış anında bile öyle kolay kolay yenilmez hayata...

O üstüne üstüne gelen şehir vazgeçmez. Kendinin olan; o artık taş ve topraktan farkı kalmayan, ezip öğüttüğü ve kemiklerini tükürdüğü insanlardan biri yapmaya çalışır seni, sanki yapabilirmiş gibi... Ama sen direnirsin yüreğinin son gücüyle ve kazınmaktan dolayı tırnaklarının dibinde kalmış etle... Sonunda şehir vazgeçer yorgun yaralı korsanlar gibi... Vazgeçer her gün çiğnediği kaldırım taşlarından biri yapmaya çalışmaktan seni. Ve bilir ki sen onun yüreğinde yeni bi yarasın, o ezip atamadığı insanlardansın. Vazgeçer seninle savaşmaktan hatta dost olmaya çalışır, bir gün geri döneceğini ve kavgaya sadece ara verildiğini umarak. Oysa sen dönmezsin ve yalnızca boş bir umuttur onunkisi. Bu şehirden temelli giderken tren camından bakarsın, hayatın akar gözlerinin penceresinden. Gördüğün, dostlar ve iyi anlardır yalnızca... Bir de o dünyayı sen yaratmışçasına, bu şehri yakıp parçalamışçasına zafer duygusu... Bir anlamda parçalamışsındır da; bir halka daha gitmiştir zincirden ve bir gün o zincirin tamamen kopacağını bilirsin, ta yüreğinde duyarak... Bildiğin bir şey daha vardır, şehrin bilmediği: Şehirle İnsanın Savaşı Bitmiştir!

Gittiğin şehir geldiğin şehirden daha farklıdır. Daha kalabalıktır, korkutucudur, belki de daha yalnızsındır. Öyle zamanlar olur ki alıp başını gitmek, bu şehri de terketmek istersin... İnsanlar gözünü öyle bir karartır ki hiç bilmediğin yerlere otobüs biletleri almanın hayalini kurarsın. Bir gün kendi şehrine dönmek istersin unutarak şehrin üzerine basarak kazandığın zaferi. Ama sonra hatırlarsın ve kalırsın. Hatırlarsın ki : İnsanın evi kendi yüreğidir. Ne kaçabilirsin ondan, ne de hatırlamak istediğinde sevdiklerinin yüzünü kaybolmuş bulursun. Ve bir kez daha kendi gücünü kendi yüreğinde duyarsın, ta derinden... Ve ellerine bakarsın, kaderini değiştirmiş olan o güçlü ellerine... Ve yıkılmazsın bir daha; hiçbir zaman, asla! Bilirsin ki hiçbir şehir seni yenemez sen istemedikten sonra... Bilirsin ki sen farklısın, güçlüsün ve dayanıklısın hayatla başetmeye hakkın olacak kadar...

Bu savaşlarda arkanda duranlar da yok değildir elbet; korkmadan, kaçmadan, yıkılmadan... Bir sarı çocuk; yüreğinin yarısı, ve bir İstanbullu dilber gözlerine vurulduğun, yüreğinde adın bir hançer yarası...

Sonsuz bir "şimdi" istersin, ne geçmiş ne gelecek...Hayat donsun istersin o daha önce donan film karesi misali... Sonsuz bir kutlama olsun istersin; en güzel yerinde kızgın gözyaşlarıyla parlamış, ve en güzel yerinde hak edilmiş bir kanla yıkanmış...

Arasıra kendi şehrin gelir aklına... Öyle bir an gelmiştir ki artık tüm kılıç şakırtıları durmuş, teşekkür ediyorsundur o şehre sevdiğin tüm insanları verdiği için sana : Bir sarı çocuk, tanrı katına önceden ulaşmış bir esmer adam ve İstanbullu bir dilber...

O İstanbullu dilber durur arkanda şimdi ve hatta ömrü oldukça. Şartlar ne olursa olsun arkanda koruyan gözeten bir dost eli olduğunu bilmenin güvenini yaşarsın. Fırtınalar seni hırpaladığında sığınacak iki, sureti belli limanın mutluluğunu; sevildiğini bilme duygusunun o çocukça şımarıklığını yaşarsın ihtiyacın olmadığını bile bile... Bir sarı çocuk; buğday tarlası bereketinde, sevgiyle, sevginle dolu bir kız... Yüreğine vurgun, suretine hayran... Gözlerinin içine ilk defa bakan ve doğduğun güne muştu yağdıran mavi bi ateştopu durur arkanda, sen var oldukça...

24.03.2003 Hikayelerimizin hiç ayrılmamacasına içiçe geçtiği bir arkadaşımın doğumgünü için, kendi emeğimle yaptığım bir doğumgünü hediyesi...

Fotoğraf : www.mehmetonur.com

 
Toplam blog
: 7
: 1892
Kayıt tarihi
: 06.12.06
 
 

1984 doğumluyum, Adanalı'yım. Ortaokul ve lise hayatım çok güzel geçti. Sonra İstanbul'a "vurulup", ..