30 Ekim '09
- Kategori
- İş Yaşamı - Kariyer
Şehir
Şehir uyanmıştı. Beynimin içindeki değirmen yaşadıklarımı öğütecek durumda değildi. Anlamsız ve sonuçsuz bir mücadelede olsa yaşam ona büyük önem verip ciddiye almadan ayakta kalamıyorsun. İnsanlar sonuca bakıyor. Ne yaptın, ne ettin, ne çektin, ödün verdinmi, yaşadığın süre içinde ‘hayır’ ların ‘evet’ lerin çok oldu mu, attığın her adım, soluduğun her oksijen molekülünün diyetini ödedin mi, seninle ilgili kurulan cümlelerin kaçında onur, şeref, haysiyet kelimeleri kullanıldı, hayata karşı duruşun nasıldı ya da var mıydı? Hiç önemli değil bunlar. Bir futbol maçı izler gibi doksan dakika içinde neleri anlattın. Hiç önemli değil. Skor tabelasında biçiliyor fiyatın. Kurallara uy ya da uyma. Hiç Önemli değil. Kazan maçı. Herkes tribüne oynamanı istiyor senden. Taktir edip iyice emsal göstermek için kendi çizdiğim onurlu mücadelenin, onurlu kurallarının, dışına çıkmadığım halde şimdi avaz avaz gökyüzüne doğru kaldırıp başımı ‘öyle değil mi şehir?’ diye bağırsam, İstanbul bile haykırışımı bir vapur düdüğü, bilemedin bir araba kornasıyla bastırıp dinlememek için kulaklarını tıkayacak kız kulesi gibi suyun ortasında yapayalnız kalmış bu evladına sur yönünden sırtını dönecek. Cömertçe açılmış bir ana kucağı gibi deniz beni çağırıyor, boğazın iki ayrı yakasında iki ayrı semt iltihaplanmış bademcik gibi patlama anını bekliyor. Piyer loti tepesi ‘gel gel…’ diyor. Simitçi sıcak sıcak gevrek …. Diye gözlerimin içine bakıyor. ‘ gevrek olan hayattır’ diyemiyorum. Hayat artık öyle gevredi ki tutsan kırılır, dokunsan çatlar, bir saniyede erir dilinin altında. Hayata dokunmadan yaşayanlar kalıyor. Oysa hayat sekiz yaşındaki elleriyle İngiliz anahtarına sabahın beşinde dokunanlar, 23 nisan çocuk bayramında dolabın içine gizlice astığı bayrağa bakıp, gözyaşı döken minik ayaklı çocuklar sahip çıkıyor. Onların kirli suratlarında ve çekilen kulaklarında büyüyor hayat.