- Kategori
- Anne-Babalar
Sen ağlarsan Ben ölürüm.

Kapkara ve serin bir Ada sabahına uyandım bu gün. Günlerdir Ege'de, İstanbul'daki sıcaklardan sonra üşümenin, bahçede sırtında hırka ile çay içmenin keyfini düşünürken telefonum çaldı. İşte sabah sabah aldığım o telefon bugünkü yazı konumu birden değiştirdi. Oysa ki ben bugün Marmara denizinde harika doğası insanlar tarafından mahfedilmiş ve Devletin de bir takım yasaları olmasına rağmen, bunların uygulanmasında seyirci kaldığı bir Adadaki yaşamı ve sorunları sizlerle paylaşmayı planlıyordum. Dün gece arkadaşlarımla oturup sohbet ederken ki sohbet dediğim hep yaşadığımız yörenin sorunları oluyor, bana bu konuyu dile getirmemi söylediler. Hakikaten adamız konum olarak, iklimi, denizi olarak harika bir yer. Adanın ne kadar harika olduğunu buradan insanlar gidip ada ile başbaşa kaldığınızda çok iyi anlıyorsunuz. Adanın İstanbul'a yakın olması, ucuz olması, kanunların fazla işletilememesi burasını yaz aylarında orta altı gelir ve kültür grubunun sayfiye yeri haline getiriyor ne yazık ki. Tabii bu kişiler de yaşarken sadece kendilerinin varlığını düşündüklerinden, kolektif yaşam kaidelerine pek uymadıklarından sorunlar başlıyor. Zaten adadaki evlerin çoğu, İmar planının yapılmasından önce inşaa edildiği için imar yasalarına aykırı.. Dolayısı ile sorunlar yaz aylarında büyüyor. Çeşme, Alaçatı, Bodrum'un bazı yöreleri gibi snop halkın yerleşmediği bu yerlerde yaşam, yaz aylarında sıkıntılı olabiliyor. Ama ben şanslıyım. Bahçem büyük ve bahçıvanım bahçemi harika bir saklı bahçe haline getirdi. Yazı yazmak, kafamı dinlemek istediğimde kaçacağım yerler var.
Adanın sorunlarına daldım ve sabahki telefonu, bugünkü yazı konumu unuttum. Telefon büyük kızımdan geliyordu. İki tane çocuğu olan ve Avukat olup yazıhanesinde bir sürü insani istihdam eden kızım acıklı bir sesle telefonun öbür ucunda idi. Bana hastaneden döndüğünü ve eline dikiş atıldığını söyledi. O anda içime bir ateş düştü. Zaten kızlarım bir sorunları olduğunda ancak böyle acıklı acıklı ararlar. Aramazlarsa bilin ki sorunları yoktur ve rahatları yerindedir. Eğer bir sorunları varsa Okyanuslar ötesinden saat farkı, gece gündüz demeden ararlar ve bana ulaşırlar, dertlerini anlatırlar. Sanırım bu aramızdaki derin bağdan ve güven duygusundan kaynaklanıyor. Sabah kızım telefonda elini kestiğini, kanama durmadığı için, kesik te derin olduğundan hastanede dikiş atıldığını söylediğinde aklıma onun bir yaşında elindeki helikopteri sallarken kesilen parmağı geldi. Serçe parmağı o gün kopmaktan son anda kurtulmuştu ve günlerce pansuman için hastaneye taşınmıştık. Telefon konuşmamız ilerledikçe kendisi de aynı parmak kesme anısını hastanede dikiş atan doktoruna anlattığını söyledi. Tabii bir yaşında çocuk o günleri hatırlayamaz. Ebeveynlerinden duyduklarından canlandırıyor anılarını. Kızım bana bunları anlatırken sanki 40 yaşında iki çocuk annesi, avukat bir hanım değil, bir yaşında helikopteri ile parmağını kesmiş bir bebek gibi idi. Bir fark vardı. Bebekken olan kazada ben yanında idim, onu sıkı sıkı sarıp sarmalıyordum. Oysa ki bugün sadece telefonda kilometrelerce uzaktan ona destek verebiliyordum.
Telefonu kapattıktan sonra geçenlerde sosyal paylaşım sitelerinde okuduğum bir söz aklıma geldi. 'Ben ölürsem sen ağlarsın ama sen ağlarsan ben ölürüm.' diyordu bu arabesk havalı sözde. İşte o an ben bunu düşündüm. Bir insanı kendi hastalığından daha fazla üzen, yıpratan olay çocuğunun hastalığı inanın. Anne olanlar beni çok iyi anlıyorlardır. Çocuğunuz kaç yaşında olursa olsun hep sizin küçük bebeğiniz olarak kalıyor ve onun parmağının ucuna gelecek bir hasar bile sizi çok yıpratıyor.
Eskiler derlerdi ki 'Tanrı evlat acısı göstermesin. 'Ne doğru bir söz değil mi. Hepimize ve çocuklarımıza kazasız, hastalıksız günler dileklerimle