- Kategori
- Futbol
Şikeye Fransız kalamamak
UEFA'nın şampiyonlar liginde sıfır tolerans kuralı nedense sadece Türk takımları için mi geçerlidir? Ya da bu duruma Fransız kalamayanların çabaları ile Fenerbahçe için mi uygulanabilmektedir?
3 Temmuz 2011 sabahı başlayan şike operasyonu sürecini 24 Ağustos'a kadar sadece seyrederek takip eden Fenerbahçe yönetimi maalesef bu süreçte sınıfta kalmış ve UEFA'nın ofsayt kokan golü ile 3-0 geriye düşmüştür. Aziz Yıldırm ve yöneticilerimizin tutuklu olarak yargılandıkları bu dönemi Fenerbahçe yönetimi adeta uykuda geçirmiştir. Sadece bir kaç şovmen avukat ile durumu idare etme yanlışına düşmüşlerdir. Ne zaman ki UEFA'nın ofsayt kokan golünü yedikten sonra bu uykudan uyanmışlardır. Bu işlerden anlayan Belçikalı avukat ile anlaşmaları artık bu saatten sonra ne kadar fayda sağlayacak hep birlikte izleyeceğiz. Yani Nihat Özdemir'in istifası ile direksiyonun başına geçen Ali Koç'un Fenerbahçe başkanlığı için biçilmiş kaftan olduğu artık su götürmez bir gerçektir.
4 Temmuz günü Fenerbahçe yönetimi Aziz Yıldırım'ın arkasında durma kararı aldığında eğer Fenerbahçe spor klubü olarak üzerimizdeki şaibe temizleninceye kadar bütün branşlardaki faaliyetlerimize ara veriyoruz kararınıda almış olsalardı işler kesinlikle bu raddeye gelmeyecekti. Tamamen siyasi bir komplo olan bu şike soruşturması bu kadar uzamayacak ve Uefa'nın bu golünü yemeyecektik. Ancak dediğim gibi Ali Koç yönetiminde TFF'den istenen bizi Bank Asya'ya düşürün talebine TFF'nin hayır sizi düşüremeyiz çünkü elimizde yeterli delil yok açıklaması bu maçın 2. yarısına golle başlamamızı sağladı. Şimdi durum 3-1 oldu ve Fenerbahçe'nin tarihinde 3-0 geriye düştüğü maçları nasıl çevirdiğini bilen bütün düşmanları bu maçın burada bitmeyeceğini anladı. Artık bu maçın kontrolü Fenerbahçe'nin elindedir.
UEFA'nın 23 Ağustos akşamaına kadar Fenerbahçe'nin Şampiyonlar ligine katılacağı yönündeki açıklamarıda aslında Fenerbahçe yönetimini tuzağa düşürmüştür. Sürekli olarak aksi ispatlanana kadar herkes masumdur ilkesini dile getiren UEFA ve TFF maalesef hukuksal olmayan son kararları ile ciddiyetlerine ve inandırıcılıklarını kaybetmişlerdir. Şampiyonlar ligi için sıfır tolerans kuralımız vardır diyerek Fenerbahçe'yi şampiyonlar liginden men etmek ve yerine yine hali hazırda şike soruşturmasında adı geçen Trbazonspor'u şampiyonlar ligine almaları büyük bir çelişki örneğidir. Uefa'nın tek marka değeri şampiyonlar ligi ise niçin Uefa Avrupa Ligi oynatılmaktadır. Ayrıca 2006 yılı porto şike yapıyor -6 puan ile lige başlıyor ve aynı zamanda şampiyonlar liginde oynuyor. 2007 yılı milan şike yapıyor lige -8 puan ile başlıyor ve şampiyonlar ligi şampiyonu oluyor. Ve 2011 yılı fenerbahçe şike ile suçlanıyor ama ellerinde belge yok. Ama nasıl oluyorsa şampiyonlar liginden men ediliyor hemde kura çekiminden bir gün önce. Bu nasıl bir adalet? UEFA'nın resmi şike kitabının başında verdiği bir Ukrayna Dinamo Kiev örneği var. O örnek UEFA'nın bu tip durumlarda objektif davrandığı konusunda şüphe yaratıyor.
Çünkü orada Dinamo Kiev'e ilk başta süresiz bir ceza veriliyor, bir yıl sonra ceza bir yıla indiriliyor.Ceza alanlardan biri federasyon başkanı oluyor, oradan da UEFA yönetim kurulu başkanlığına kadar yükseliyor.
Bütün bu örneklerden sonra UEFA'nın bu kararları almasında perde arkası güçlerin olduğu izlenimi ortaya çıkıyor. Kim olabilir bu perde arkasındaki isimler. Tabi bu isimleri öyle çok uzaklarda aramamak lazım. Düşman her zaman size çok yakındır. Uefa'nın başında bugün bir Fransız Platini vardır. Fransa ülkemizin Avrupa Biriğine geçiş sürecinde her zaman karşımızda olan en büyük düşamınımız olmuştur. Sadece bu süreçte değil Ermeni meselesinde olsun Kürt meselesinde olsun hep Türkiye aleyhine çalışan bu ülkede PKK terörü öncesinde Ermeni teröristlerce diplolamatlarımız şehit edilmiştir. Ve hiç bir zaman PKK terörürünü lanetleyen açıklamalar yapmadıkları gibi teröristleri her zaman desteklemişler ve halende desteklemeye devam etmişlerdir. Türkiye'yi bölen haritalar hep Pariste ortaya çıkmıştır.
Evet yukarıda düşmanımızın yakında olduğunu söyledik ama Fransa'dan bahsettik. Şike soruşturmasının başında sessiz kalan fakat kulüpler birliğinin birlik beraberlik açıklamasından sonra gerçek yüzünü gösteren Galatasaray yönetimi bu süreçte UEFA nezdinde çok ciddi girişimlerde bulunmuşlardır. Bundan kimsenin şüphesi olmasın. Bir Fransız yatırımı olan Galatasaray Lisesi'nin içinden çıkmış olan bir camiadan bunu beklemek hiç de zor değil. Bu kanıya nerden vardığıma gelince Galatasaray Lisesi'nin kuruluşu ile ilgili aşağıdaki alıntı sizlere birşeyler anlatabilir diye düşünüyorum.
İstanbul'da daha ziyade yabancıların ve gayrimüslim osmanlıların devam ettiği ve Fransızca eğitim yapan Saint Benoît, Notre Dame de Sion gibi okullar vardı ancak bunlar daha ziyade Fransa'nın denetimindedir; amaç, Osmanlı Devleti'nin etkin olacağı batılı bir kurum yaratmaktır. Bu amaç doğrultusunda 1 Eylül 1868'de Abdülaziz'in katıldığı bir törenle Mekteb-i Sultani adıyla kurum yeniden faaliyete geçer. Dönemin Paris Büyükelçisi Cemil Paşa ile Hariciye Nazırı Fuad Paşa 'nın çabalarıyla kurum Fransa'daki lise eğitimine denk ve aynı kalitede öğrenci yetiştirir. Ve bu öğrencilerin arasında katolik, ortodoks ve musevi öğrenciler de vardır. 9 - 12 yaşlarında, öğretime başlayabilen bu öğrenciler dil durumlarına göre Fransızca ya da Türkçe hazırlık okumaktadırlar.
Evet bu tespitlerim belki de toplumda infial yaratabilir diye bu yazıyı yayınlamak istemeyebilirler ancak ben bu yazıyı zaten sadece burada değil bir çok internet sitsinde paylaşacağım için benim açımdan sorun değil. Zaten bu süreçte sürekli olarak asparagas haberler yapan ve yapmaya devam eden; haber için anasını satabilecek gazeteci geçinen kişiler ile aynı fikirde olmam mümkün değildir.