- Kategori
- İstanbul
Şimdi kültürlü olduk

kendi objektifimden...
Yıllar öncesi Ordu şehrinde gazetecilik yaptığım dönemlerde seçim gezileri sırasında konuştuğum rahmetli Turgut Özal’ın adının verildiği feribot, hırçın dalgaları yararak Kültür Başkenti unvanını alacak olan İstanbul’a doğru yol alıyordu. İçerisinin sıcaklığı ve pencerelerin buğuluğunda tüm koltuklar doluydu. Karşımızda oturan iki genç kız, cep telefonlarına gelen mesajlarla gülüşüyordu.
Televizyondaki Haiti’den gelen üzücü haber görüntülerine takılıyoruz. Bir buçuk saatlik yolculuğun, karşınızdaki insanla konuşmadan, selamlaşmadan gidilemeyeceğini anlayarak söze dalıyorum; “ Haiti’de iki yüz bine yakın ölü varmış!..” Kızlardan zayıf olanı; “ Hiç haberimiz yok. Ne olmuş ki?” “ Depremi duymadınız mı?” Diğer arkadaşı söze karıştı; “ Hayır!” sözü keskindi. “ Ama nasıl olur, hiç haber dinlemiyor musunuz? Öğrenci misiniz?” “ Evet, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi hazırlık bölümünde okuyoruz” “ Ama nasıl olur, hiç haber dinlenmez mi?” “ Kaldığımız yerde televizyon yok. Derslerimize mani oluyor diye yasakladılar.” Cevabı ardından, kafamda soru işaretleriyle gözüm, İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı’nın yaptığı densiz habere takılıyor…
jBelediye otobüsünün içinden İstanbul sokaklarını şairlerin dizelerindeki ihtişamıyla izliyorum. Öyle tepeden bakmaya da hiç gerek yok. Sadece bir semtinde bile Anadolu’nun buram buram kokusu her yere yayılmış. Adım başı yaşam esiyor denizden gelen hafif rüzgârlar eşliğinde. Yahya Kemal Beyatlı’nın “Sende çok yıl yaşayan, sende ölen, sende yatan” dizelerindeki gibi üstü Arapça harflerle parlak sarıya boyanmış tarihi bir çeşmesinin oluğunda battaniyeyle yüzünü göremediğim yatan birisine gözüm takılıyor. Yanında şarap şişesi, belli ki geceden kalmış kıyıcığında… “İstanbul Sokakları” şarkısını içimden mırıldanarak Kültür Başkentini dolaşıyorum. Adım başı ilerleyişte burnumuza uzatılan seyyar satıcıların sıkıştırmaları arasında bir yudum çayın sıcaklığını özleyerek deniz kenarındaki kafede soluklanıyorum. İçimin ısındığını hissedip, tekrar sokakları arşınlıyorum. Genç delikanlı dükkânın yanı başındaki boşlukta kendine mekân edindiği yerde neredeyse üstü çıplak oturmuş bir kuşun soğuktan buz kesmişliğinde titreyerek önüne konulan çorbayı siyahlaşmış elleriyle içiyordu. Yardım sever vatandaşların getirdiği battaniye ise çıplak bedenini örtmüştü ama bakışları donuk ve umutsuzdu… Bugün İstanbul “Kültür” unvanıyla taçlandırılıyordu. Yedi tepeden, ünlü şarkıcıların sesleri havai fişeklerinin büyüsü ve coşkusuyla her tarafı saracaktı… Peki, hiç “Kültür” nedir diye düşündünüz mü? Bakın sözlükler neler diyor; “ İnsan topluluğuna özgü bilgi, inanç ve davranışlar bütünü ile bütünün parçası olan maddi nesneler” Halk dilinde; “ Bilgili, görgülü, incelikli olmak” Kültürlü kişi ise; “Uygarlığın nimetlerinden bilinçli olarak yararlanan eğitimli kişi” olarak geçiyor.
Evet, İstanbul bir Türkiye Kültürüdür. Burada en ilginç “Yurdumun İnsanı”nı, bir Şırnaklı, bir Nevşehirli, bir Rizeliyi, yani kısacası yurdumun her yöresinden, insanlarımızı mozaik içinde görebilirsiniz. Bunlardan bazıları, okumuş, bazıları da cahildir. Bazıları birkaç torba kömüre, paketlenmiş erzak ve yirmi beş liralık çeklere bile oylarını satıverirler. Burada bazıları işsizdir, bazıları da tüm gücüyle çalışıp ancak aldığı asgari ücretle geçinmenin yollarını ararlar. Mafyanın zehir tacirleri yanı sıra Kültür Şehrimizde, Yabancı, Gençlik, Asimile, Yozlaşma gibi kültürünün birçok çeşidini görebilirsiniz… Kültür şehrimizin sokaklarında olaylar durulmaz. Biber gazı gözleri yerli yabancı demeden yakar, Molotof kokteyller genç kızlarımızı öldürür. Dedik ya burada yurdumun insanı yaşar ve tarihiyle, ilginç yaşamıyla, nice şairlerimize konu olmuştur güzel İstanbul’umuz.. Her günün taze başlangıcında martıların üstüne üşüştüğü deniz kenarındaki bankta, gözlerim uzaklara dalıyor…
Tekel işçilerinin soğuğa aldırmadan verdikleri mücadelelerine kulak asmayan hükümetin duyarsızlığı arasında geçen gemileri seyrediyorum. Havai fişeklerle Tarkan’ın “İşte kuzu kuzu…” şarkısı eşliğinde <ı>“Kültür”ı> unvanı, İstanbul’umuza hayırlı ve uğurlu olsun… Umarım diğer bütün illerimizde bir gün sözlüklerdeki anlamlarıyla birlikte kültürü yakalar… Sevgiyle kalın…
<ı>
Ertuğrul Erdoğan/Bursaı> <ı>18 Ocak 2010 ı>
Televizyondaki Haiti’den gelen üzücü haber görüntülerine takılıyoruz. Bir buçuk saatlik yolculuğun, karşınızdaki insanla konuşmadan, selamlaşmadan gidilemeyeceğini anlayarak söze dalıyorum; “ Haiti’de iki yüz bine yakın ölü varmış!..” Kızlardan zayıf olanı; “ Hiç haberimiz yok. Ne olmuş ki?” “ Depremi duymadınız mı?” Diğer arkadaşı söze karıştı; “ Hayır!” sözü keskindi. “ Ama nasıl olur, hiç haber dinlemiyor musunuz? Öğrenci misiniz?” “ Evet, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi hazırlık bölümünde okuyoruz” “ Ama nasıl olur, hiç haber dinlenmez mi?” “ Kaldığımız yerde televizyon yok. Derslerimize mani oluyor diye yasakladılar.” Cevabı ardından, kafamda soru işaretleriyle gözüm, İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı’nın yaptığı densiz habere takılıyor…
jBelediye otobüsünün içinden İstanbul sokaklarını şairlerin dizelerindeki ihtişamıyla izliyorum. Öyle tepeden bakmaya da hiç gerek yok. Sadece bir semtinde bile Anadolu’nun buram buram kokusu her yere yayılmış. Adım başı yaşam esiyor denizden gelen hafif rüzgârlar eşliğinde. Yahya Kemal Beyatlı’nın “Sende çok yıl yaşayan, sende ölen, sende yatan” dizelerindeki gibi üstü Arapça harflerle parlak sarıya boyanmış tarihi bir çeşmesinin oluğunda battaniyeyle yüzünü göremediğim yatan birisine gözüm takılıyor. Yanında şarap şişesi, belli ki geceden kalmış kıyıcığında… “İstanbul Sokakları” şarkısını içimden mırıldanarak Kültür Başkentini dolaşıyorum. Adım başı ilerleyişte burnumuza uzatılan seyyar satıcıların sıkıştırmaları arasında bir yudum çayın sıcaklığını özleyerek deniz kenarındaki kafede soluklanıyorum. İçimin ısındığını hissedip, tekrar sokakları arşınlıyorum. Genç delikanlı dükkânın yanı başındaki boşlukta kendine mekân edindiği yerde neredeyse üstü çıplak oturmuş bir kuşun soğuktan buz kesmişliğinde titreyerek önüne konulan çorbayı siyahlaşmış elleriyle içiyordu. Yardım sever vatandaşların getirdiği battaniye ise çıplak bedenini örtmüştü ama bakışları donuk ve umutsuzdu… Bugün İstanbul “Kültür” unvanıyla taçlandırılıyordu. Yedi tepeden, ünlü şarkıcıların sesleri havai fişeklerinin büyüsü ve coşkusuyla her tarafı saracaktı… Peki, hiç “Kültür” nedir diye düşündünüz mü? Bakın sözlükler neler diyor; “ İnsan topluluğuna özgü bilgi, inanç ve davranışlar bütünü ile bütünün parçası olan maddi nesneler” Halk dilinde; “ Bilgili, görgülü, incelikli olmak” Kültürlü kişi ise; “Uygarlığın nimetlerinden bilinçli olarak yararlanan eğitimli kişi” olarak geçiyor.
Evet, İstanbul bir Türkiye Kültürüdür. Burada en ilginç “Yurdumun İnsanı”nı, bir Şırnaklı, bir Nevşehirli, bir Rizeliyi, yani kısacası yurdumun her yöresinden, insanlarımızı mozaik içinde görebilirsiniz. Bunlardan bazıları, okumuş, bazıları da cahildir. Bazıları birkaç torba kömüre, paketlenmiş erzak ve yirmi beş liralık çeklere bile oylarını satıverirler. Burada bazıları işsizdir, bazıları da tüm gücüyle çalışıp ancak aldığı asgari ücretle geçinmenin yollarını ararlar. Mafyanın zehir tacirleri yanı sıra Kültür Şehrimizde, Yabancı, Gençlik, Asimile, Yozlaşma gibi kültürünün birçok çeşidini görebilirsiniz… Kültür şehrimizin sokaklarında olaylar durulmaz. Biber gazı gözleri yerli yabancı demeden yakar, Molotof kokteyller genç kızlarımızı öldürür. Dedik ya burada yurdumun insanı yaşar ve tarihiyle, ilginç yaşamıyla, nice şairlerimize konu olmuştur güzel İstanbul’umuz.. Her günün taze başlangıcında martıların üstüne üşüştüğü deniz kenarındaki bankta, gözlerim uzaklara dalıyor…
Tekel işçilerinin soğuğa aldırmadan verdikleri mücadelelerine kulak asmayan hükümetin duyarsızlığı arasında geçen gemileri seyrediyorum. Havai fişeklerle Tarkan’ın “İşte kuzu kuzu…” şarkısı eşliğinde <ı>“Kültür”ı> unvanı, İstanbul’umuza hayırlı ve uğurlu olsun… Umarım diğer bütün illerimizde bir gün sözlüklerdeki anlamlarıyla birlikte kültürü yakalar… Sevgiyle kalın…
<ı>
Ertuğrul Erdoğan/Bursaı> <ı>18 Ocak 2010 ı>