- Kategori
- Edebiyat
Söğüt Ağacı (4)
Esen rüzgârın, yüzünü okşayan serinliğine aldırış etmeyen Çetin, Aysel’i görmeye gittiğinde avluyu temizliyordu. Çöpleri dereye doğru süpürdükçe toz toprak Cevo’nun Hasan’ın evine doğru savruluyordu. Hasan’ın hanımı Güllü; tozların, evine doğru savrulduğunu görse bile sesini çıkarmazdı. Mülayim bir kadındı. Kimsenin etlisine sütlüsüne karışmadığı gibi olur olmaz konuşmayı sevmezdi. Belki de bu sebepten, Lal Güllü diyorlardı. Kızı Cadı Kadriye annesine benzemiyordu. Toz toprağın evine doğru savrulduğunu görseydi kıyameti koparırdı. Camlarımız kirlensin diye kasıtlı yapıyorsun derdi. Bu ve benzer sebeplerden geçmişte çok dalaşmışlardı. Cadı evlenip kocasının evine taşınınca dalaşmaları son bulmuştu.
Toz toprak, Cevo’nun Hasan’ın evine doğru savrulmakla kalmıyor; Aysel’in üstüne başına bulaşıyordu. Belki farkındaydı toz toprak içinde kaldığının, belki de değildi. Üstü başı toz içinde olmasına rağmen, belki de yüzünü birilerinin görmesini istemediğinden rüzgâra karşı süpürüyordu. Belki de Cevo’nun Hasan’ın evine doğru süpürmek istemiyordu.
Çetin üç dakika kadar Aysel’i seyretti. Kendi kendine “Aysel’im keşke Cevo’nun Hasan’ın evi sizin eviniz olsaydı” dedi. “Sessizce yaklaşır sana dokunurdum.”
Yolda ve evin yakınında kimse yoktu. Çetin, her zamanki ıslığıyla sesini duyurmaya çalıştı. Islığı tanıyan Aysel, başını kaldırıp baktığında Çetin’in bahçeye gel işaretini gördü. Tamam demeden önce odanın penceresinden içeriye baktı. Anası öğlen uykusundaydı. En az bir saat, belki de daha fazla uyurdu. Buda bir saatliğine de olsa yavuklusuyla hasret giderebilecek demekti. Baş işaretiyle “geliyorum” dedi.
Aysel, elindeki süpürgeyi bir köşeye bıraktı. Açık olan kapıyı kapattıktan sonra çevreyi göz ucuyla tekrar kontrol etti. İçerde uyuyan Uykucu Ayşe’yi saymazsak in cin top atıyordu. Lal Güllü de yoktu. Abilerinin evi hemen karşıda olsa da avlusu güneye bakıyordu. Bu durumda dereyi birlikte geçebilirlerdi; ancak kapıyı kapattığı esnada Çetin çoktan arka tarafa gitmişti.
Aysel’in babası, beş metre uzunluğunda, yirmi beş cm genişliğinde üç kalası yan yana bırakarak köprü yapmıştı. Aysel bu köprüden geçerek kavak ağaçlarının arasından söğüt ağacına gitti.
Çetin’in, arka taraftaki komşu evinin kuzeyinden dolaşarak bahçeye geçmek için üzerinden atlayacağı dere o gün önceki günlere göre daha farklı akıyordu. İki gün önce aşırı şekilde yağan yağmur sularından olacak suyu yükselmiş her zaman rahatlıkla atladığı dar alan genişlemişti. İlk başta karşıya geçemeyebilirim düşüncesiyle içini korku sardı. Aysel bahçede söğüt ağacının altında bekliyordu. Daha fazla bekletmeden bir şekilde karşıya geçmek zorundaydı. Beş metre kadar geriye çekildi. Bu mesafeden koşup atlarsa dereyi geçebileceğini düşünüyordu. “Bismillah” diyerek koştu; ama derenin kıyısında durmak zorunda kaldı. Birinci deneme başarısız olunca bu kez on metreden fazla geriye çekilerek hızla koşmaya başladı. Derenin kenarına geldiğinde var gücüyle atlayarak karşı tarafa geçmeye çalıştı. İstediği gibi atlayamamış olacak ki sağ ayağı suyun içine doğru kaydı. Sol ayağı da kayarsa dereye gömülebilirdi. Ani hareketle sağ dizini toprağa bastırdı. Ellerini uzatarak çayıra tutundu. Derin bir nefes aldıktan sonra kendini bahçeye atmayı başardığında gömleği, pantolonu hatta saçları çamur içindeydi. Aysel için daha fazla çamura bulanmaya razı olduğundan önemsemedi.
Söğüt ağacının altında bekleyen Aysel’in gözleri Çetin’in geleceği kuzey yönündeydi. Kavak ağaçlarının arasından geldiğini görünce kahkahalarla gülmemek için kendini zor tuttu.
Çetin, çamur olan pantolon ve gömleğini temizledikten sonra dağılan saçlarını düzeltmeye çalışırken eline bulaşan çamuru yüzüne sürdüğünün farkında değildi. Ne kadar temizlese de pantolonu, gömleği hala çamur içindeydi. Bununla da kalmamış saçlarını arkaya itince kesik kulağı da ortaya çıkmıştı. Aysel kesik kulağa değil yüzüne ve kıyafetine bulaşan çamura gülmemek için kendisini zor tutmuştu. Kulağından dolayı lakabının Kulağı Kesik oluğunu bilen Aysel, Çetin’i bu haliyle seviyordu.
Kulağının üst tarafında mercimek tanesinden biraz büyük kesik oluşu hakkında çeşitli söylentiler vardı. Kimilerine göre çocukluğunda örtmede uyurken fare kemirmişti. Kimilerine göre küçük köpek ısırmıştı. Kimilerine göre de kavga anında kavga ettiği çocuk tarafından ısırılmıştı; ancak bu çocuğun kim olduğunu bilen yoktu.
Çetin, uysal olduğu kadar gözü kara, korkusuz biriydi. Çocukluğunda da gençliğindeki gibiymiş. Tuttuğunu koparmadan bırakmazmış. Bir gün kavga anında, elinden kurtulamayan çocuk çareyi kulağını ısırmakta bulmuş diyenler vardı. Güya, çocuk, Çetin ile baş edemeyeceğini anlayınca bir şekilde kulağını hafiften ısırmıştı. Çetin bu ısırığa aldırış etmeyince bu kez var gücüyle dişlerini bastırarak koparmıştı. Doğrusu, Çetin kendini bildi bileli kulağı kesikti. Ne biriyle kavga anında kesilmiş, ne bir hayvan tarafından ısırılmıştı. Doğuştan böyleydi.
Söğüt ağacı bir kez daha aşklarına şahitlik ediyordu. Bir kez daha Aysel sırtını söğüt ağacına dayayarak oturuyordu. Bir kez daha Çetin başını Aysel’in dizlerine bırakarak boylu boyuna kilimin üzerinde uzanıyordu. Kış aylarında gelemedikleri söğüt ağacına baharın gelişiyle altıncı kez misafir oluyorlardı. Kim bilir, yaz boyunca kaç defa daha misafir olacaklardı. Kim bilir, daha kaç defa başını Aysel’in dizlerine koyacak; mavi gözlerinin içine bakacak; mest olacaktı. Söğüt ağacı onlardan, onlar söğüt ağacından memnunlardı. Memnuniyet devem ettiği sürece ayrılmayacakları muhakkaktı.
Söğüt ağacının altına uzandıklarında uzun süre konuşmadılar. Sessizlik hoşlarına gitmiş olacak ki Aysel; dakikalarca, konuşmadan kesik kulakla oynadı. Çetin, kesik kulakla oynayan o narin elleri dudağına götürerek öptükten sonra sessizce göz göze bakıştılar. Çevrede de sessizlik vardı. Geçmişte, ara sıra söğüt ağacına selam veren, ötüşleriyle aşklarına renk katan serçeler, yeni mevsimde hala görünürde yoktular. Belki de hiç gelmeyeceklerdi. Serçeler veya serçelerin yerine başka kuşların gelip gelemeyeceği de belli değildi. Aşkınıza bir tek ben şahitlik edeyim der gibi duran söğüt ağacı, serçelerin yokluğuna aldırış etmiyordu. Bahçede, bir bakışta sayılamayacak kadar kavak ağacı vardı. Âşıklar hiç birinin altını tercih etmediklerine göre aşklarına şahitlik ediyor sayılmazlardı. Duyulan tek ses esintiye direnemeyen söğüt ağacının yapraklarının sesiydi ki bu ses aşklarını anlatan şarkılar gibiydi. Şarkılara eşlik eden Aysel, “biz ne zaman evleneceğiz” diyerek sessizliği bozdu.