- Kategori
- Öykü
Son destancı
Güneşin tozu saça başa, teri insanların koynuna sindirdiği bir yaz gününde oğlunun koluna girmiş, bütün bedeni horon teper gibi titrek bir şekilde kıvranırken konuk olarak geldiği evin merdivenlerini çıkıyordu. Son destancının derisi dökülmüş ve bedeni bir avuç kalmıştı.
Hasan amca nasıl da kafa tutardı ama… Bir gün ağanın itlerini kovalar, gün gelir itlerinin leşlerini yere sererdi.
Merdivenler bitmez gibi gelmişti son destancıya ve koluna giren oğluna. Oğlu sabırla babasının koluna girip onu merdivenlerin bitimindeki balkona çıkarmayı başarmıştı. Ev sahipleri bu ayrıcalıklı konuklarını saygıyla merdivenlerin bitimindeki balkonda bekliyorlardı. Kolay değildi, gelen adam zamanında bütün o bitmez tükenmez geceleri kahramanlık ve aşk destanlarıyla, şarkılarıyla renklendiren ustaların sonuncusuydu. Balkona vardıklarında hırıltılı nefes alıp veriyor ve yine bedeninin titremelerine teslim oluyordu. Ev sahipleri koluna girip onu kapı eşiğinden geçirmeye çalışıyorlardı. Bir ara kapı eşiğinden geçerken ayağı yerdeki demir çıkıntıya takılınca yere kapaklanma tehlikesi geçirmiş ama ev sahibi ve oğlunun yardımıyla kapı eşiğini geçebilmişti.
Annem sağdı o vakitler… Annem vasıtasıyla bana düğünü renklendirmem için haber uçurmuşlardı. Şimdi konuk olduğum ev sahibinin dedesi evlenecekti. Ben dünyaya bir başka bakıyor, ne kadar civarda anlatılan aşk ve kahramanlık destanı varsa harfiyen biliyordum.
Dış kapının eşiğini geçip cemaatin toplandığı odanın kapı eşiğindeydi şimdi. Ev sahibi saygıyla kapıyı açıp onu içeriye koluna girerek aldı. Onu gören odadaki kalabalıkta bir dalgalanma oldu. Odada bulunan ne kadar yaşlı genç, varsıl yoksul insan varsa hepsi onu ayakta karşıladı. Onu başköşeye buyur ettikten sonra insanlar tekrar eski düzenine kavuştu. Selamlaşma ve hal hatırdan sonra onu seyretmeye koyuldular.
Düğün günü halaylar çekiliyor, çifter davulla zurnalar çalıyor, kurbanlar kesilip yemekler kaynatılıyordu. O vakitler de şimdiki gibi varsıl bir aileydi bunlar… Halaylar dönerken arada davulla zurna susuyor ve sözü benim anlattığım ve söylediğim destanlarla şarkılar alıyordu. Halayda kimse kıpırdamıyor, sanki sinek bile vızıldamıyordu.
Cemaatin önde geleni “Kusura bakma, seni yorduk.” dedi. “Ama bir film varmış, bizim destanlardan birinden uyarlanmış olan. Onu seninle seyredip doğrusunu bilmek istedik.”
Gece çökünce, düğün sahipleri o vakitler toprak olan damın üstünde rakı sofrası kurar, davetlilerin varsıllarını, eşlerini dostlarını ve de akrabalarını bu sofraya buyur ederlerdi. Ben de bu can şenliğine neşe katardım. Ben söz alınca aşağıda çalan davulla zurna bile susar, halaydakiler hazır ola geçerdi!
Filmi seyrederken birçok karesinin aslına uygun olmadığını nefesinin yettiğince anlattı, şaşırtıcı olansa destan anlatırken sanki titremesi duruyor ve sağalıyordu! Film bitip davullar çalmaya başladıktan bir süre sonra cemaat kalkıp düğün alanına yöneldi. Ev sahibi ve oğlu da son destancının koluna girerek onu düğün yerine götürdüler.
Civarın hangi büyük destancısı hangi köyün hangi evine konuk olsa haber alır almaz soluğu orada alırdım. Anlattıklarını, söylediklerini kelimesi kelimesine, makamı makamına ezberlerdim. Onlar ki bir halkın ekin mirasını nesilden nesile aktaran ummandılar…
( 9 Mart 2007 )