- Kategori
- Anılar
Son kale, Kızılay Postanesi düşerken

Gökdelenin altındaki tarihi PTT artık yok.
Koşar gibi girdi kapıdan. Sıradakilere aldırmadan yanaştı bankoya. Elindeki ufak kağıda yazdığı telefon numarasını, artık iyice tanıdık olduğu memura uzatırken, “fazla beklemem değil mi?” diye sormayı ihmal etmedi.
Koltuğunun altındaki kitapları ahşap masanın üzerinde bulduğu boşluğa koyup, kaşkolünü gevşetti. Etrafına bakındı öylesine. Fazla kalabalık sayılmazdı. “Çok beklemem” diye düşünürken, yanında bekleyen sarılmış sevgilileri görünce, kendi aşkı geldi aklına. Saatine baktı.
Duvara yaslanmış bekleyenlerin yüzlerinde gezindirdi gözlerini. Hemen hepsi öğrenci olan bu insanların duruşlarından anlamlar çıkartmaya çalıştı.
Yeni okuduğu bir şiirin başlığı geldi aklına. “Memleketimden insan manzaraları” dedi.
İçerideki salona doğru yürüdü ağır adımlarla. Mektup atma kuyruklarına baktı, bir tanıdık arayan gözlerle. Salonun sonundaki tuvaletlerin kapısına kadar gidip geri geldi. Fazla uzaklaşmamalıydı kulübelerin olduğu küçük salondan. Yaklaştığı anda bankodaki görevlinin “Adana, üç numaralı kabin” diye bağırışını duydu. Arkadaşlarıyla ayak üstü konuşmakta olan kıvırcık saçlı kız koşar gibi girdi kabine. “Aloo, aloo anneee” diye sesini duyurmaya çalışan kız bir taraftan da ahşap kabinin kapısını örtmeye çalışıyordu.
“Manisa, bir numaralı kabin” lafını duyan uzun boylu çocuk elindekileri fırlatır gibi arkadaşının kucağına bırakıp, koştu kabine. Karşısındaki annesi mi, babası mı belli olmuyordu ama, parasız kaldığını, acil para istediğini öğrenmeyen kalmamıştı küçük salonda.
Salonu dolduran insanların yüzleri hep tanıdık geliyordu kendisine. Örneğin şu sarışın kızla, yanındaki oğlan onların fakültedendiler. İlerdeki kavruk suratlı, hasta görünümlü çocuk da sürekli burada oluyordu.
Salonun dışında, bulvara bakan camekanlı salonda bekleyenlerin şen, neşeli hali yoktu bu salonda. Buradakiler sanki daha hüzünlü, daha ürkek, daha çekingendiler.
Şimdi salondan içeri giren üç-dört kişilik grubu da iyi tanıyordu. Bunlar siyasi bir örgütün Kızılay sorumlularıydılar ve kimi zaman üşüdükleri için, kimi zaman da içeridekileri kontrol etmek için sık sık girip çıkarlardı binaya.
Sempatizanı olduğu görüşten olduklarını bildiği bu gençleri görünce içini güven kaplıyor, kendisini daha bir mutlu hissediyordu.
Kızılay solcu grupların hakimiyetindeyken, sağcı gruplar daha çok Ulus tarafında varlık gösterirlerdi.
Aklına evden isteyeceği para geldi birden. Kaç günde gelirdi acaba. Ya geçen sefer olduğu gibi on günü bulursa gelmesi ne yapardı. İster istemez eli cebine gitti. Kuruşuna kadar bildiği paraları çıkartmadı cebinden ama yaptığı küçük bir hesapla en fazla üç gün daha idare edebilirim diye düşündü.
Hava karardıkça gelenler de çoğalmaya başlamışlardı. Her gelen hışımla bankodaki Hasan amcanın yanına gidiyor, elindeki kağıdı verip telefon yazdırıyordu. Erkeklerden daha çok kızlar olmadık şaklabanlıklar yapıyorlar, telefonlarının bir an önce bağlanması için torpiller istiyorlardı.
“Yurt kapanacak Hasan amca, ne olur bir daha sor” lafı en çok duyulandı. Çoğunlukla da kızların ağlama sesleri duyulur, şiş gözlerini sile sile kabinden çıkanlar dikkat çekerlerdi.
Burası umutların yeşerdiği, haberlerin alındığı, isteklerin sıralandığı yer olduğu kadar, bu genç insanların özlemlerinin de kabardığı yerdi.
Postanenin bu küçük köşe salonunda bin bir sıkıntı ile istenen paraları, içerideki büyük salonda nakde dönüştürenler ışıl ışıl gözlerle kendilerini sokağa atar, soluğu ya Sakarya caddesindeki ayaküstü birahanelerde ya da Yüksel caddesindeki Mülkiyelilerde alırlardı.
Beklenen telefonun bağlanamadığı, paranın istenemediği, haberlerin alınamadığı günlerde bir yumruk gelir otururdu insanın boğazına. Ayaklarını sürükleyerek çıkardın bu salondan.
Bu düşüncelerle kapının yakınındaki kartpostal sergisinde siyah beyaz kartpostallardaki devrimci şiirleri okuyordu.
Enver Gökçe, Hasan Hüseyin ve Nazım. Okunacak, okunması gereken ne kadar çok kitap var diye düşünürken duydu bankodaki Hasan amcanın “Çankırı 4 numaralı kabin” diye bağırdığını.
Aldığı güzel haberler, zorlanmadan istediği paranın üç gün önce gönderildiğini öğrenmesi onu mutlu etmeye yetmişti. Ağzındaki belli belirsiz bir ıslıkla mutluluğunu taçlandırırken, bir taraftan da kaşkolünü sarmalayıp, kitaplarını topluyordu.
Kapının çıkışında suratına vuran sert Ankara ayazını önemsemeyip Adem Yavuz sokağa doğru yürürken aklına Ankara’ya ilk geldiği gün ve burayla tanışması geldi.
Arkadaşının tarif ederken söylediği gibi, hiç zor olmamıştı burayı bulması. Otobüs biletçisinin “Kızılay” demesiyle indiği durakta kafasını kaldırır kaldırmaz görmüştü, bu güne kadar görmediği yükseklikteki binayı. “Demek ki burası Gökdelen” diye düşünürken görüvermişti altındaki PTT tabelasını.
Trafik kurallarına uyarak ve polisin işaretlerine dikkat ederek geçmişti büyük kavşakları. Binanın altına geldiğinde yeniden bakmıştı sağına soluna. Evet; arkadaşının “Kızılay’daki en yüksek binanın, yani Gökdelen’in altındaki postanede buluşuruz” dediği yer burası olmalı diye düşünmüş, birilerine sormaya gerek duymamıştı. Bir süre kapının dışında bekledikten sonra sabah serinliğinde daha fazla üşümemek için içeriye girme cesaretini bile kendinde bulmuş, elindeki kocaman valizi duvarın dibine bırakıp meraklı gözlerle etrafına bakınmıştı.
Sabahın erken denecek saatleri olmasına karşın bu kadar çok insanın burada bekliyor olmalarını yadırgadığını anımsadı. Herkes sık sık saatine bakıyor, büyük camın ardından yoldan geçenleri, içeriye girenleri gözlemliyordu. Beklediklerini uzaktan görenlerin yüzlerine gülümseme yerleşiyor, üst-başlarını düzeltmeye başlıyorlardı. Kucaklaşanlar, öpüşenler, sarıldıkça sarılanlardı bunlar. Kimileri sevgilileriyle kimileri arkadaşlarıyla, kimileri de büyükleriyle buluşuyor, acele adımlarla uzaklaşıyorlardı.
Birden kaybolanların yerini hemen bir başkası alıyordu.
Bir tarafta resmi giysilerinin altında asker öğrenciler, bir tarafta bir birinden güzel ve bakımlı kızlarla, yakışıklı erkekler.
Demek ki, tüm Ankara’nın buluşma yeri burası diye düşünmüştü. Buluşanların sevgili mi?, arkadaş mı?, aileden birileri mi? olduklarını çıkartmaya çalışıyorken görmüştü kapıdan giren hemşerisi ve arkadaşını.
Diğerlerinden farklı olmayan bir şekilde onlar da sarılmışlardı özlemle.
Bundan sonra uzun zaman yaşayacağı bu kentte öğrendiği ilk yer olan buranın, kendisi için ne kadar yaşamsal olduğunun farkında olmadan, arkadaşının peşinden hayatında tanışacağı ilk bekar evine doğru gitmişti.
Daha o günün geç saatlerinde çıktıkları ilk Ankara gezisinde yine oraya uğramışlar, annesine haber vermek için yazdırdığı telefonu saatlerce orada beklemek zorunda kalmışlardı.
Ankara’da ki ilk gününden sonra da, sürekli o binanın içinde olmuştu. Henüz jetonlu telefonlarla şehirler arası görüşmelerin yapılmadığı, cep telefonu gibi bir kavramın hayal bile edilmediği zamanlarda annesine telefon etmek, sevgilisine yazdığı özlem dolu mektupları göndermek ve arkadaşlarıyla buluşmak için sürekli buraya gelmişti. Kimi zaman saatlerce yazdırdığı telefonu beklemiş, kimi zaman mektup göndermek için uzun kuyruklara girmişti.
Şimdi bile, birisine, bir yeri tarif etmek için (bir zamanlar kendisine yapıldığı gibi) “PTT den sağa dön, Gökdelenden den üç bina sonra” gibi tanımlamalar yapıyordu.
Ankara’da yıllarını geçirip, sağını solunu iyice öğrendiğinde bile gittiği adresler değişmemiş, bira içmek için gökdelenin üçüncü katındaki SET kafeye (sonradan Melbo) çıkıp, “aynı yerde, aynı saatte” dediği arkadaşlarıyla “Gökdelen’in altında” buluşmuştu.
Nasıl Cumhuriyet, Demokrasi, Laiklik, Eğitim denilince akla Atatürk, Atatürk denilince de Ankara anımsanıyorsa, Ankara denilince O’da Türkiye Büyük Millet Meclisi, Anıtkabir, Anadolu Medeniyetleri müzesi, Büyük Tiyatro gibi “Gökdelen” i ve onun altındaki “PTT” yi anımsıyordu.
Kim bilir belki de buluşma yeri olarak bildiği başka yer olmadığı için söylemişti dershaneden çıkacak oğluna, “Gökdelen’in altında, Postanenin önünde buluşalım” diye.
“Hangi Gökdelen, ne postanesi” gibi bir yanıt alacağını bilmeden.
Sonunda ünlü bir alış veriş merkezinin önünde buluşmayı başardığı oğluyla, bu binanın önünden geçerken, gördüğü manzara karşısında “biz annenle burada buluşur, üst kattaki Set kafeye giderdik” demeye cesaret edemedi.
Ne PTT vardı binanın altında, ne Gima. Ziraat bankasını da ahşap korkulukların arkasına hapsetmişti burayı özelleştirme idaresinden alan patron.
Binanın önünde bekleyenleri görmediği gibi, millipiyangocu Ali Haydar da görünmüyordu ortalıkta.
Bu bir “Nisan 1” şakası olmalıydı. Atatürk’e ve Cumhuriyet’e ait tüm izlerin siliniyor olmasıyla yetinmeyenler, onlarca yıldır, milyonlarca insanın anılarının olduğu bu binanın ruhunu da, altındaki PTT sini de silmekte bir sakınca görmemişlerdi.
Ne Bakanlar, ne Valiler, ne Kaymakamlar geçmişti bu salonlardan. Kocaman ülkeyi yönetenler bu salonlardan geçmişken, bugün buranın yok olmasına güçleri yetmemişti herhalde hiç birinin. Hoş belki de farkında bile değillerdi Kızılay postanesinin arka sokaklarda kaybolup gittiğinin.
Koluna girdiği oğluna, “annenle burada buluşurda giderdik, Mülkiyelilere” diyebildi kısık sesiyle.