- Kategori
- Anılar
Anılar

12 Eylül olmamıştı daha. Özgürlüklerimizin en güzel yıllarıydı yaşadıklarımız. Yurtlar da, bekar evlerinde kalıyor, sorumsuz günler yaşıyorduk. Omzumuzda bir türlü çalmayı öğrenemediğimiz gitarımız, koltuk altında okuyup, okumadığımızı bilmediğimiz kitaplarımız vardı.
Kardeştik, arkadaştık, sevgiliydik. Ama özünde dostlardık.
Mersin’den, İzmir’den, Çankırı’dan, Bursa’dan gelmiştik, Başkent Ankara’ya. Ortak paydamız üniversiteli olmak, okumaktı. Aynı yurtları, aynı evleri paylaşıyorduk. Bir de aynı siyasetin insanlarıydık.
Aynı tastan yemekler yiyorduk günü geldiğinde. Aynı mekanlardı buluşma adreslerimiz. Paramız aynı cüzdan da, giysilerimiz ortaktı. Sabah erken kalkan giyerdi istediği elbiseyi. Son kalkanımızın çamaşır sepetinden çıkartıp giydiği kirli gömlekler olurdu zaman zaman.
Çamaşırlarımızı plastik leğenlerde yıkar, eteklerinden asardık koridorlardaki iplere. Hiçbir zaman yeterince beyazlamayan iç çamaşırlarımızın temiz olması yeterdi bize.
Hafta sonları bekar evlerinde, büyük tencereler içinde pişirdiğimiz makarnalar spesiyalitemiz olurdu. Kahvaltılarımız poğaça, öğle yemeklerimiz simit- ayran ya da tosttu.
Hep kahkahalar vardı ortamlarımızda. Karanfil sokakta şarap içerdik bazı akşamlar. Kadeh değil, şişe sayardık içerken. Sarhoş olmaktan korkmadığımız, kimseye hesap vermek zorunda olmadığımız yıllar. Kaçıncı yaz tatiliydi eve gittiğimiz ve bir daha da bir türlü buluşamadığımız o ayrılık günleri. Oysa bitmez bu okullar derdik sürekli birbirimize. Bir de hep yeminler ederdik birbirimizi asla unutmayacağız diye.
Oysa herkes kayboluvermişti birden. Çalan bir düdüğün sesinden korkanların dağıldıkları gibi dağılmıştı herkes başka başka yerlere. Görüşenlerimiz vardı ara sıra birbiriyle. Kırk yılda bir, bir tanıdığa rastladığımızda soruyorduk şu nerde ne yapıyor, haberin var mı gibi soruları.
Çok zaman geçmedi herkesin kendi dünyasını kurması için. Evlenmeler başladı. Arkasından bugün nerdeyse yirmi beş yaşına gelmiş çocuklarımızın doğum haberleri. Ana baba olmaya başlamıştık artık. Kimsenin kimseyi arayıp soracağı da yoktu bu toz duman içinde.
Kimimiz öğretmen, kimimiz mühendis, kimimiz kendi işinin başında kimimizde özel sektörde bir şeylerin uğraşı içine girmiştik. Türkiye dışına gitti sevdiklerimizden bazıları.
Önceleri sık yazılan mektuplar yerini bayram kartlarına, bayram kartları iki yılda bir yazılan yılbaşı kutlama kartlarına bıraktı yerini. Daha sonraları adresler değişti, soyadlar yenilendi.
O yıllarda taverna müzikleri modaydı. Ümit Besen’ler, Kurdoğlu’lar vardı Kızılay’daki, Cinnah yokuşundaki tavernalarda. Bülent Ersoy “Beddua” yı söyleyerek ünlü oluyor, hala erkek giysileri giyiyordu. Postanede saatlerce telefon bekleniyordu “evle” görüşebilmek için. Kışlar da çok sertti nedense. Kafeterya diye bir tanım yoktu henüz literatürümüzde. Okulda kantin, Karanfil sokakta birahanemiz vardı. Doğan Avcıoğlu, nun kitapları, Uğur Mumcu ile İlhan Selçuk’un köşe yazıları okunurdu. Zerrin Özer’in ablası Tülay’ın “İkimiz bir fidanız” şarkısı, Ajda’ nın “Petrol” şarkısıyla reyting savaşı verirdi gizliden gizliye.
Geçen günlerde, büyüklerin ölüm, küçüklerin büyüme haberleri hiçte gecikmedi gelmekte. Her görüşme de yeni doğan bir çocuğun haberini alırken, beraberinde de ya kaybedilen bir ana baba, ya da bir ortak dostun ölüm haberi ekleniveriyordu artık.
Hiç olmayacak diye düşündüklerimiz, hep başkalarının başına gelecek diye beklediğimiz her şey bizimde kapımızı çalıyordu.
Zaman her şey gibi bunlara da alıştırdı bizi. Gün geldi birbirimizin karılarını, kocalarını tanımaz olduk. Ellerin kızları, oğulları karımız kocamız olurken, bizler el oluverdik birbirimize.
Artık öğrenmiştik bir daha o günlere dönüşün olası olmadığını. Aynı ölümlerimiz gibiydi. Kötü bir Türk filmiydi işte. Birazdan okunup bitecek bu yazı, ya da filmden çıkıp dolmuşa binince unutulan konu gibi.