- Kategori
- Güncel
Sosyologluğa soyundum: Konumuz: Cinnet/Cinayet!

Tam da tahmin ettiğim gibi: Beyza'nın katili kadının başı örtülü! Kaynak:Milliyet.com.tr
Neredeyse şaşalamaz olduk, bir evlat ailesinden sekiz kişiyi öldürüyor, bir komşu kadın dört yaşındaki kızı boğarak sobada yakıyor, kocalar karılarını “Namus” diyerek ya doğruyor, ya tabanca aracılığıyla öldürüyor, birileri tecavüz etme amacıyla üç, beş yaşlarındaki kızları, erkek çocuklarını ya başlarını taş ile ezerek, ya bıçak ile deşerek öldürüyor!
Sonra birileri “neler oluyor bize?” diye dövünüyor!... “İdam!” diyerek çözüm arıyor…
Neler olduğunu söylemek istiyorum, izninizle, naçizane…
Bir kere, gerçekten cinnet geçiren kişi için idam caydırıcı bir çözüm asla değildir!
Psikolojik anlamda problemli olan ve saldırgan davranışlar sergileyen bir kişi için idam değil, sağlık anlamında çözüm gereklidir, bu bir…
Bilinçli olarak cinayet işleyip de “Cinnet geçirme” sendromundan yararlanmak isteyenleri ayırmak gerek, iki!
Ailesinden sekiz kişiyi öldürdüğü düşünülen kişi üç ayda bir psikolojik rahatsızlığı yüzünden kontrole gidiyormuş…
Bu tarz rahatsızlıklar için üç ayda bir kontrol çok komiktir, kontrole gelmediğinde takip eden bir sistemin olmaması da ayrıca trajikomiktir!
Hattı zatında, aile kavgasına polis bile karışmaz, denemek isterseniz bir arayın polis imdatı, kocam beni öldürecek deyin, iki kelam laf ettikten sonra ayrılmazlarsa kapınızdan namerdim!
Kadın şikayet ediyor, prosedürler tamamlandıktan sonra, sorarım size, o kadın ölmeden hangi birim ilgileniyor?
Öldükten sonra ise yetkili tüm kurumlar kendilerini aklama yarışına girip, neredeyse kadını suça teşvikten mezarından çıkartmaya yelteniyor!
Çok mu abarttım? Yanlış mıyım?
……
Benim çocukluğumda yoktu böyle cinnetler, cinayetler, tecavüzler; medyanın kolları mı yetmiyordu, hasır altı mı ediliyordu diye düşünmüyor değilim, ancak mahallemizde yaşananlar her ne kadar biz çocuklardan saklanmaya çalışılsa dahi, hani masa altında oynarken ciddiye almaz ya yetişkinler, oyuna dalmış çocuklar diye düşünüp de en mahremlerini konuşmaya rahatlıkla yeltenirler ve çocuklar oyun aralarında, belki de beyinlerinin öğrenme açlığından, her bir veriyi beyinlerine kaydederler, dinlemiyor oldukları konuşmalar da dahil olmak üzere!
Demek istediğim o ki, bir öğretmenin oğlu intihar etmişti, on sekiz yaşında yakışıklı bir gençti, oyun arasında kulağıma çalınmıştı, öğretmeni bir tokat atmış, artık bilemiyoruz, babasına söyledi de o da ne yaptın da hak ettin mi dedi, gururuna yediremediğinden intiharı tercih etmişti!
Öyle karısını doğrayan, sevgilisinin kafasına kurşun sıkan, beş yaşındaki kızın kafasını taş ile ezen örneklerimiz yoktu mesela bizim!
Olsa, kulağıma çalınırdı, her nasılsa!...
……
O dönemlerde namaz kılan anneanne, teyzeler de ne erkeklerden kaçarlardı ne de eşarplarından taşan saçlarını saklama gereği duyarlardı…
Allah’a inanırlardı, dinleri Müslümandı, konu komşuyu severlerdi, arada bir dedikodularını yapsalar dahi… Çocukları önemserlerdi, aile bireylerini kollarlardı, adil davranıp orta yolu bulmaya çalışırlardı…
……
Toplumsal değerlerin düşüşünde bireysel yıkımlar aramak gerektiğini düşünüyorum!
Bireysel yıkımların, yani birey olarak mantık ve vicdan dengelerinin şaşmasının toplumsal nedenlerini irdelemek gerektiğini savunuyorum; zira toplum bireyi, birey toplumu her durumda etkiler!
Öncelikle din konusuna değinmek istiyorum! Şablonlar var olup da, altları çizildikçe şekilcilik artmaktadır, şekilcilik ise bir takım değerlere uymak anlamına gelmektedir, çoğu kez bilinçsizdir ve yapmış olmak için yapılır!
Altında yatan nedenler, gerekçeler, öğretiler için emek harcanmaz, sorgulanmaz, yerine getirmekle mükellef olduğunu düşünür kişi, oruç tuttum mu, tuttum! Oruç tutmanın neyi anlatmak istediğini düşünmez bile!
Şekilcilik kişisel sorumluluklardan kaytarmayı getirir, denileni yaptım, namaz kıldım, oruç tuttum, son kuruş paramla kurban kesip, bir de kabeye gittim! Bütün şartları yerine getirdim!...
Eeee… Hani nerede hoşgörü, sevgi? Nerede aklın süzgeci? Vicdan?
Bireysellikten, bireysel görevlerden kaçıştır, bunları şahsın adına yaptın da, kabeye gitmek için parayı ailenin hangi bireylerinden kıstın?
Kızını mı okutmadın, on ikisinde mi evlendirdin?
Kızına sarılmadan kocaya verdin de, sevgini göstermeden, saçını okşamadan, aklını ve vicdanını kullanmadan, kızın dayak yiyip de kocasından kapına geldiğinde gerisin geriye gönderdiğinde vicdanın rahatsa, aklın doğru yaptığına inanıyorsa, binlerce kez secde etmene rağmen sevgiyi öğrenememişsin ki!...
……
Bir de adaletsizlik var elbette, kişiler birey olduklarını hissetmek isterler, ilk aşama ailedir, sonra okul ve de toplum gelir!
Aile içinde önemsenmeden yetişen çocuklar bir şekilde yaşama damgalarını vurma çabasındadırlar, bazıları eğitim ve öğretim aracılığıyla kendilerini kanıtlamak isterler, bazıları içlerine kapanarak sevgi ve özen bulma çabasındadırlar, bazıları ise çıkıntılı davranışlar ile ilgi çekmeyi düşünmektedirler
……
Bir de toplumsal açıdan bakalım bu duruma: Kimi insanlar korunurlar, kimileri ayaklar altına alınırlar!
Kiminin günah sayılacak yerden gelen parası vardır, el üstünde tutulur, kimi edebiyle çalışıp para kazanmak ister, birileri gelip işyerine esrar yerleştirir, hem de bunu yapan polistir, sonrada buldum diye işlem yapar ki güvenlik kamerasına kaydedilmiş görüntüler dahi yetkili mercilerce önemsenmez!
Normal vatandaş bu duruma çözüm bulamaz, elinde her türlü belgesi olsa bile…
Bir diğer vatandaş özeldir, mesela Zahid Akman gibi, her türlü bilgi, belge sunulsa da hakkında, korunup gitmektedir!
Erbakan da öyle, neredeyse sedye ile katıldığı iki kilometrelik yerler yerine, İran’a ziyarete gidip, cihad çağrısı da yapıyor üstelik, Türkan Saylan için oynuyor, insanların vicdanını tekerlekli sandalyede oturarak sömürüyor diyenlerin bu zihniyete nereden ve nasıl sahip olduklarını anlamamak da mümkün değil!
……
Velhasıl, birey, birey olduğunun ayırtına varmazsa, varamazsa, kalıplar ile etrafı kuşatılırsa ki bu durumda mantık ve vicdan iletişiminden feragat etme durumunda kalır, bir de diğerlerine eşitsizlik uygulamaları hasıl olursa…
Ve de meri yönetim sürekli belli bir düşünceyi savunuyor ve diğer düşünceleri yerle yeksan ediyorsa, hattı zatında asarım, keserim tarzı söylevler ortalarda dönüyorsa, birey olarak güvenilecek merciler baskı altındaysa…
Ekonomik anlamda da bir beklentisi kişinin kalmadıysa…
……
En korkulan insanlar kaybedecek bir şeyi kalmayanlardır!
Ki, onlardır zaten cinnet ve cinayet arası eylemlere imza atanlar!...
Onuru, güveni, beklentisi, sevgi ve hoşgörüsü kalmayan insanlar kendileriyle birlikte başkalarını da yok ederler, zira haset, kin, nefret büyütmektedirler…
Balık baştan kokar lafı hiç de yabana atılmamalı, örnek teşkil etmek kişisel egolara rüzgar tutmaktan öte, bir de toplumsal yansımalar şeklinde kendini göstermektedir ki, üstüne alınan olur mu bilemem!
……
Sonuç itibariyle bireysel duygu, düşünce, vicdan ve muhakemeden uzaklaştıkça insanlar sürü içgüdüsüyle hareket ederler, asmak, kesmek, yargısız infaz haklarını kendilerinde buldukça ve de kaybedecek bireysel bir şeyleri olmadıkça daha çok tanık olacağız bu tür durumlara, korkarım!
……
Ve lütfen, bireyselliğinin farkında olmayan, olamayan insanlar “Neler oluyor bize?” tarzında ağıt yakmasınlar!
Az biraz her birimizin parmağı olabilir bu durumlara gelinmesinde, lütfen, biraz sağduyu, biraz özeleştiri…
On parmağı işin içinde olup da yokmuş gibi davrananlar, öyle olduğuna inananları örnek olarak almayın, ne olur!
Birey olarak aklınızı bir yoklayın, yüreğinize bir kulak verin, vicdanınız ne diyor, bir dinleyin…
Doğarken ve ölürken en çıplak halimizdeyiz, bir düşünelim bakalım çıplak halimizle biz neyiz?
Gülgün Karaoğlu
Haziran,03/09