- Kategori
- Edebiyat
Söylenme

Düşeyazmak adlı romanım yedi santimetreden düşen bir damlanın ( sürtünme mesafe kısalığından yok sayılırsa) yere düşme süresince geçer. Acaba yedi santimetreden bir cisim ne kadar sürede yere düşer? Uzun zamandır yanıtını aradığım bir soru ama hâlâ kesin rakamı bulabilmiş değilim. Belki dedim, burada hayırsever bir matematikçi veya fizikçi bunun yanıtını verir… (Guinness'e başvuracağım:) )
***
Hiçbir zaman yazma delisi olmadım; veya olamadım. Zaten yazma hevesiniz sizi egemenliği altına alıyorsa, yazdıklarınızın bir bağımlının sözlerindeki dürüstlüğü geçemeyeceği aşikar diye düşünürüm. Sanırım o yüzden hayatın gerçek merkezini anlatmaya çabalayanlar uzun uzadıya yazarlar veya lafları çok uzundur. Aynı şeyi bizim edebiyatçılarda görüyorum. Bir yazara kısa bir soru sorulduğunda sayfalarca konuşması ve yazması biraz hayattan kopukluk, biraz hayatı tanımakta zorlanma, anlatmada zorlanma gibi gelir bana. Yazmak eğer dürüstçe olacaksa, biraz Jack London gibi, biraz Nazım gibi feleğin çemberinden geçmek gerekli. Çemberden geçme şansınız olmadı mı, o zaman sizde çemberden geçenleri iyi gözlemlersiniz. Sanıyorum yazınımızın çıkmazı burada.
Çıkmaz derken; ürettiğiniz şeyin evrensel bir dili varsa, iyi boyayıp satabiliyorsanız mutlaka kitaplarınız daha fazla tanınıp okunacaktır. Evrensel dil denense; her iki kelimenizden birinde ünlü bir yazar veya filozofun söylediğini söylediklerinize ekleyerek kendini doğrulama çabası.
Oysa sevgili dostlar, ben bir yazarın kendi fikrini merak ederim. Son zamanlarda okuduğum kitapların önemli bölümlerinin altını çizmiş olsaydım ve oralardan araklama kendime bir yol çizmiş olsaydım, eminim yazılarım çok “evrenselleşecek” ve sizlerde çok beğenecektiniz. Oysa, bir kitabın sayfalarını çizmek ve yeniden dönmek yerine kendimde kalan süzültüleri kullanırım daha iyi. Hem süzülürken içine “ben” mutlaka bulaşacaktır. Ama adamın birinin düşüncelerini yaz, sonra da ben de böyle düşünüyorum de; bana uzak kavramlar.
***
Periferde olup kitap yayınlamak ve onun akıbetini takip edememek sıkıntılı olsa da, geride kalıcı birşeyler bırakabilmek telaşı benimkisi. Internetin fişini bugün çekseler eminim çoğunuzun yazdıkları su üzerinde kalır; yok olur, gider. Ama kitap öyle değil.
(Işin garip bir tarafı daha oldu: Zalimdi Zaman adlı ilk romanım hakkında tanıtım yazımı yazerken, kitabımın 34. Sayfasından itiberen 17 sayfalık bir bölümün sansürlendiğini söylemiştim. Ancak okuyan için çok farkedilmeyen ama romanın ayaklarının daha sağlam yere basabilmesi için gerekli olan bu bölümü nedense içinizden hiç kimse merak etmedi. En azından maillle benden o bölümü isteyenler olur diye düşünmüştüm; yanılmışım. Burası beni çileden çıkardı).
Demek ki dedim, dağdaki çobanın kendiyle kaldığı derin yalnızlığında, yazdığı çalakalem defterinden, buradaki yazanların yazdıkları arasında pek fark yok: yani; yazmak o kadar ağır basıyor ki, okumak son tercih olmuş, üstelik sadece kendi yazılarını okuyanlar da cabası. Anlatacak çok şeyi olan bencil insan ne yapar? Tabiiki bizim edebiyatçılar gibi konuşur da konuşur.
Kısaltın kardeşim. Zaman zaten çok hızlı. Uzun uzun gaz lambasında geçen yavaş zamanların edebiyatı değil günümüzün yazını. Eskiden ağaçtan yapılma askılıklar vardı. Akerdiyona benzer, yanlardan tutup açtığınızda birçok elbiseyi asacak şekilde uzayan. Sen, bırak biz açalım cümleleri. Kelimelerin cümle olma hevesini görebilelim.
Velhasıl kelam, benim de hevesim gitgide azılır oldu, şu yazma işinde. Geri dönüşler neredeyse sıfır!
Iyiyse iyi de, kötüyse eleştir, beğendiysen söyle, ‘mediysen onu da söyle. Ama içini doldur. Yok, ama yok. Devran böyle dönmüyor: büyük bir merkezdeysen yazdığın ansiklopedik araklamalı kitabını en iyilerin içine sokabilirsin. Bu iş dedektif gibi yeni ve özgün yazıları arayan insanların gayretine kalmış.
***
Sözüm ona, ilk aşamada dört kitap yazmak amacım. Üçüncü kitabım adı HUĞ, şu an üzerinde çalışmalarını sürdürüyoruz. Son kitabım yine bir roman olacak, ismi SINAMA.
Ve geri çekilip şöyle bir bakacağım: Bu edebiyat dünyası denen “şeyin” saygınlıklarla mı yoksa alçaklıklarla mı yürüdüğüne.
Şimdilik bir karar verebilmiş değilim.
***
Pazar yazıları havadan sudan, bir havaya bir suya konmalı.
***
Efendim, geçenlerde aklıma geldi. Oldukça maço olan Dostyevsky’nin romanlarında kadınlardan bahsettiği bölümlerde isabet kaydedemediğine hep şahit olmuşumdur. Orhan Pamukta da var aynı maçoluk. Kadına yönelirken hedefe direk yönelme. Akıldaki hedef ne? Kadının orta yeri. Halbuki kadın kafasına bakılmasını istiyor. Porno sektörü de büyük yazarlarla aynı kafada olmalı ki, ön sevişmesiz delik doldurmakla, hem de en aşağılayıcı biçimde bunu yapmakta.
Kadın yazarlara gelince. “Duygu” sadece kendilerine verilen bir meziyetmiş gibi algılayanlara sözüm. Çok kısır geliyorlar bana: sanki 50’li yılların Amerikan filmlerindeki gibi ayrılmış yataklarda yatan ve nefesleri sigara ve çay-kahve kokan kadınlar. Hiç çekici göürünmemelerinin nedeni, yazarlaştıkça aşırı önyargılara bürünmeleri. Nefesleri değil aslında.
(Önemli olan özgün bir "nefese" sahip olmak).
Günümüzde iyi şair, iyi romancı bulunamıyor. (Sayın Elif Şafak iyi gidiyor ama çok eksikleri var. Hayatın içine girmekte zorlanıyor. Çünkü kendi adına bir söylemi yok; veya ben fark etmedim: “özgünlük”, demek istediğim. Asıl problemse bencil oluşu. Varsa iyi olma yolunda, tutsana elini).
***
Diyeceğim, arkadaş, en kısa cümlelerle derdini anlat. Herkesin anlaması için çaba içine girme. Bir insan kalın kafalıysa inan bana o seçimi bilinçlidir ve çok faydasını görmüştür. Çünkü sorumluluğu yok. Beş kişi seni anlasın yeter. Daha sonra kendiliğinden çoğalır o sayı; eğer mutlaka gerekliyse. Ama bir etkinliği olsun isteniyorsa pandoranın kutusunu aç.
Daha meraklı bir toplum olmamız dileğiyle…
Sağlıcakla kalın.
not: kitap fuarına yolu düşecek olan arkadaşlar, cinius yayınevine uğrayıp kitaplarımın akıbetini sorarsanız çok mutlu olurum. eminim size kitaplarımdan tenim etmekte zorlanacaklardır.