​ Soyun da gir koynuma 1. Bölüm / Doğa Sporları / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

27 Kasım '08

 
Kategori
Doğa Sporları
 

Soyun da gir koynuma 1. Bölüm

Soyun da gir koynuma 1. Bölüm
 

Fotoğraf: Nur


Çöken gecenin karanlığı beraberinde yeni bir heyecanı da getiriyordu benim için. Yoğun bir haftanın sonunda aldığım Cumartesi izni ile birleşen 19 Mayıs Pazartesi tatili 3 günlük bir boşluk yaratmıştı ve ben yine bu defa gecelerinin de kokusunu alabileceğim dağlara kamp için gidiyordum. 1 haftadır süren hazırlıklarımı tamamlamış ve şimdi Göztepe köprüsünde Ahmet Kaptan’ın arabasına bakar olmuştum. İstanbul trafiği yine azizliğini yapmıştı ama benimle beraber bekleyen diğer doğa gezginleri ile birlikte biz şamataya başlamıştık. Hatta bazılarıyla telefonda kadeh tokuşturmak üzereydik. Sonunda geldiler de açık alanda alkollü içki içmekten ceza yeme riskine girmemize hiç gerek kalmadı.

Birazdan TEM’de ilerlerken biz çoktan şarkılara, türkülere başlamıştık bile. Herkes aynı neşeyi, biten haftaya inat sonuna kadar sürdürüyor ve uzun zamandır olmadığım rahatlıkla keyif çatıyordum. Ancak sabaha karşı uyuya kalmışım ki zamanını hatırlamıyorum gözlerimi açtığım zaman “hadi geldik” diye birilerinin seslendiğini hatırlıyorum. Hemen etrafıma baktım, henüz doğmayan güneşin tan ağartısında ormanın gri yeşili hemen karşımda duruyordu. Biraz uykusuzluğumdan mıdır yoksa gece fazla kıpırtılaşmamızdan mıdır bilmiyorum ancak etrafımda gördüğüm tek renk yeşilin grileşmiş bir tonuydu. Sağımda üzerini yaprakların kapattığını düşündüğüm açık alanın göl olduğunu anlayabilmem için yanına gitmem gerekti. Su öylesine durgunlaşmıştı ki sanki uykuya dalmıştı. Küçük dalgacıkların kıpırtısını ancak suyun yanında fark edebiliyordunuz ve göl yumuşak bir yatak olmuşta üzerinde bulunan su ve onun üzerindeki yapraklar, böcekler, arkadaki gürgen ve sedir çamlarının yansıması hep beraber bu yatakta derin bir uykuya dalmışlardı. Rüyalarında ilk defa şahit oldukları aşkın bakışını izliyorlardı. Bu bakışı izleyenler bir çift buğulu yeşil camın bakışlarında ki pırıltıyı izlemenin huzuru ile sessizlik duruşuna geçmişler ve yeşil camların ardındaki pırıltıya kaynak olan heyecanı dağıtmamak için suyun dalgalanmasına bile izin vermiyorlardı.

Herkes çadırı için bir yer ararken beş dakikalık keşif gezisiyle çadırımı nereye kuracağıma karar verdim. Çadırlar gölün yanından başlayan ve gölün kıyısına bir kenarı paralel olan ve karaya doğru devam eden dörtgen alanın içinde gölü yukarıdan izleyecek şekilde yükselen sekiler üzerinde kurulmuştu ve ben çadırımı gölden en uzak noktaya dörtgenin en arka köşesine kurmuştum. İki büyük gürgen ağacının hemen arkasında onların kökleri üzerinde yer bulan düzlükte, ağaçların kudretine sığınmıştım. Hızlıca çadırımı kurdum ve “ Kahvaltı hazır”

Kahvaltı demek bu sofraya biraz haksızlık olur galiba, tek kelimeyle müthişti. Usulca yükselen güneşle beraber ağaç zirvelerinden süzülen ışık huzmeleri, kahvaltı masasının etrafında oturduğumuz bankların gerisinde yaslanabileceğimiz gümüş koltuklar gibi etrafımızı sarıyordu bizde kahvaltının keyfini bu ışık koltuklarına yaslanarak daha da artırıyorduk.

Bütün keyfe keder rahatlığımızın bizi sürüklediği boş vermişlik içinde, sağımızdan gölden bize doğru hafif hafif esen rüzgarın salıntısında, ağaçlardaki yaprakların temposuna ayak uydurmuş bir halde yavaş yavaş ama defalarca, sonra yine defalarca hiç doymadan, hiç doyamadan yemek yemeye devam ediyorduk. Zaten 3 günümü, doyduğumu ancak “yeter patlayacağım artık” dediğim zamana kadar yemek yemekle geçireceğimi daha bu kahvaltıda anlamalıydım ama artık çok geçti. Gelmiştik bir kere ve artık çaresi yok yiyeceğiz…

Kahvaltıdan sonra kısa bir yürüyüş yapmak isteyenlerle beraber etrafı dolaşmaya çıktık.

Kabaca anlatmak gerekirse, Güneybatı-kuzeydoğu doğrultusunda akan bir akarsuyun önündeki doğal setlerin gerisinde oluşan küçük göllerle süslü, sedir çamları, gürgenler ve kayınlarla kaplı bir bölgeydi burası.

Kuzeyden güneye doğru sırasıyla,

Serin Göl,

Büyük Göl,

Derin Göl,

Kuru Göl,

Nazlı Göl,

İnce Göl,

Sazlı Göl

adı verilen yedi adet göl ve bunların dışında da Dilek Çeşmesi, Gülen Kayalar isimli ritüel bir takım özel alanları bulunan bir doğa harikası içindeydik. Bizim kampımız Derin gölün hemen kuzey yakasına kurulmuştu ve bizim Kuzey’imizde de Büyük Göl vardı. Sabah yürüyüşünde rotamız güneye doğru belirlenmişti. Önce Dilek Çeşmesine uğradık, gülen kayaları yol ayrımında pas geçerek Kurugöl yanından Nazlı göle geçtik. Sonra sağdan tekrar kuzeye doğru dönerek toprak yolu takip ettik ve Pisagor ağacının olduğu yerde küçük bir fotoğraf molası verdik. Sonra tekrar yolu izleyerek Kamp alanının olduğu bölgeye geldik, kimileri uyumaya kimileri büyük göl etrafında yürümeye…

Büyük göl adında anlaşılacağı gibi en büyük göl, etrafını çepeçevre geçen bir patika üzerinde yürüyerek çevresinde tam tur atma şansınız var. Biri güneyde diğeri ise kuzeyde iki adet kazıklar üzerinde suyun üzerine oturtulmuş terasta gölü seyredebilir ve manzaranın tadını çıkarabilirsiniz, tıpkı bizimde yaptığımız gibi. İlk önce sola batıya doğru dönerek gölün etrafında yürümeye başladık. Gölün güneyinde bulunan teras üzerindeki insanlar fotoğraflarımız için konu oluştururken terastan ayrıldılar ve bizde Ercüment ile Tülin’i aşık bir çifti oynayarak bize konu oluşturmaları için terasa gitmeye ikna ettik. Birkaç fotoğraf için konu verdikten sonra o terasın üzerinde ki banklarda uyumaya başladılar. Gölün etrafında yürüdükçe sabah derin göl üzerinde ağaçların ve gölgelerinin, yaprakların göl üzerindeki uykusunun burada daha da kalabalıklaşan bir kadro ile devam ettiğini gördüm. Artık yapraklarla beraber suyun kendiside küçük dalgalarla beraber bu uykuya dalmışlardı. Ama hepsinden güzeli artık güneşle beraber bulutlarda ağaçların yeşili, güneşin kızıllığı üzerinde mavilikleri ve beyazlıkları gölün üzerine yansıtıyordu. Gölün kuzeyindeki teras üzerinde bende gözlerim açık bu uykuya daldım. Yerinden kanatlanmışçasına havalanan ruhum geride bedenimi bırakmış ve gölün artık güneşin turuncu kızıllığı ile ağaçların yeşilini harmanlayan suları üzerinde, hasretle doldurulmuş yumuşacık yatağın üzerinde uykuya dalmış ve bedenime bakarak bir çift yeşil camın ardındaki pırıltılı heyecanın, bir zamanlar tutkuyla yaşadığı aşka benzer heyecanların nasılda gözlerine yansıdığını çözmeye çalışıyordu. Biraz pişmanlık, biraz keşke yaşanmamışlıkları arasında titreyen gönüllerin sarsıntıları, bedenimle gölün üzerinde uyuyan ruhum arasında, eski zaman insanlarının dumanla haberleşmesi gibi birbirleriyle haberleşmelerini sağlıyordu.

Patika sonunda suların daralarak serin göle doğru aktığı kıstağın üzerinde bulunan ahşap köprüden karşıya geçerek yönümüzü tekrar güneye çevirdik ve kamp yerine doğru ilerlemeye başladık. Güneydeki terasta uyuyan arkadaşlarımıza eşlik ettik ve hep beraber kamp yerine doğru ilerledik. Hızlıca çadırıma girdim ve biraz sonra tulumuma girmeden yarım açık tulum ile polar battaniyem arasında, gölün üzerinde devam eden rüyanın içine tekrar dalmıştım.

Necdet Abi beni yemek hazır diye uyandırdığında, sanırsam iki saat kadar deliksiz bir uyku çekmiştim. Kalkıp hızlıca sofraya doğru ilerledim, bir taraftan da etrafımı izliyordum. Sabah kimseler yoktu ama şimdi biraz biraz günü birlik ziyaretçiler ve başka kampçılar etrafta görünmeye başlamışlardı. Yemekte Hasan Abi yine harikalar yaratmıştı. Yemekler muhteşemdi, bizde muhteşem yedik hiç doymamacasına.

Sonra yürüyüş zamanı, bu sefer kuzeye doğru ilerledik. Büyük gölün doğusundan geçerek toprak yol üzerinde, yolun çatal olduğu yerde soldan devam ederek Orman idaresi binası arkasında tekrar doğuya dönerek karşımızda dikçe yükselen yamaç kenarında grubun temposunun elverdiği ölçüde yükselmeye başladık. En arkadan takip ettiğim grupla beraber, insanın ayakta duramayacağı kadar eğime sahip bir yamaç üzerinde doğu, güneydoğu yönünde yükselerek ilerlemeye devam ediyorduk. Biraz sonra geçişin zor olduğu yerlerde ağaçların ve birbirimizin verdiği destekle eğimin düzleştiği bir alana geldik ve ilerlemeye devam ettik. Orman örtüsü gürgen ve kayınlardan, nadiren sedir çamlarından oluşuyordu ama bitki örtüsü sık değildi. Bu sayede orman içinde rahatlıkla ilerleyebiliyorduk. Ağaçlar genellikle çok büyük ve kalın gövdeli, gövdeleri üzerinde baharı karşılayan yeşil yapraklarında kattığı hacim ile olduğundan daha kalın bir görünüşle orman içinde bize, rüzgarda sallanan dalları ile selam veriyorlardı. Biraz sonra damla kuzeyden gelen bulutlar, arkamızda bıraktıkları yağmuru artık bize doğru taşımaya başlamışlardı. Uzaklardan gelen gök gürültüleri, artık yanımızda, altında yürüdüğümüz ağaçların üzerinde büyük ve kalın sesleri ile bağırmaya başlamışlardı. Ama Hasan abinin de sesi hayli gürdür ve hepimize seslendi. “ Telsizleri Kapatın”

Sonsuzluğa uzanır gibi duran dev gövdeleri altında yükseklerini göremediğimiz ağaçların birbirine kenetlenmiş dalları ve yaprakları başımızın üzerinde gökyüzünü kapatmış sağanağa dönen yağmurun bize ulaşmasının önünde türlü engeller oluşturuyordu. Yönümüzü artık güneye çevirmiş ve yanında kamp yaptığımız derin gölün, kampın karşı yakasında bulunan kıyısına akan küçük bir dere yatağının oldukça dik yamaçlarından göle doğru inmeye başlamıştık. Grubun ön bölümü ilk deneme yaptığımız yerden aşağıya indi ancak onlarında yönlendirmesiyle biz biraz daha doğudan, aşağıya inenlerle göz temasını kaybetmeden aşağıya inmeye başladık. Yeni başlayanlara, burada zorlananlara diğerleri yardım etti ve hep beraber aşağıya indik.

Uzattığım bir yardım eline “Abi” diye verilen cevap karşısında irkildim ve ne abisi, o kadar yaşlımı görünüyorum dedim. Ancak karşılık çok kıvrak bir zeka ürünü olarak hızlıca geldi. “Oğlum anlamında abi, hani gençler aralarında konuşurlar ya”

Sağ salim aşağıya indik ve gölün kuzey yamacını geçerek, göle yukarıdan akan çayın üzerinden geçen köprüde Nur grup fotoğrafımızı çekti. Burada tekrar kuzeye yönelerek dilek çeşmesi üzerinden bu sefer gülen kayaya gittik.

Önce gülen kaya olduğunu “sandığımız” ilk kayada bazı arkadaşlarımız kayanın gözü, burnu ve kulaklarını ve hatta gülümsemesini gördüler. Ben de gördüm tabii, hatta gözlerinin rengi de griydi. Sonra Hasan Abi, nazlı göle doğru gitmek için yanımızdan ayrıldığı küçük grupla beraber bize katıldı ve “Gülen kayalar burası değil o daha ileride” diyince neden o gülüşü görmekte bu kadar zorlandığımı anladım. Gerçek gülen kayaya geldiğimizde ben yine gülüşü göremedim, bazı arkadaşlar gördüklerini belirttilerse de herhalde ağzıyla değil de başka bir yeri ile gülüyor ben de anlayamıyorum galiba diye düşündüm. Gülen kaya yanından devam eden patika boyunca aşağıya doğru indik ve burada ki küçük şelale yanında fotoğraflar çekildi. Sonra Tekrar kamp yeri ve biz yine soluğu büyük göl etrafında aldık. Bu sefer güneş biz kuzey terasında iken karşımıza geçmiş ve sularda turuncu gümüş yakamozlarını bize sunmuştu. Biraz burada durduktan sonra kamp yerinde devam eden akşam yemeği hazırlıkları arasında günün ilk birasını yudumlamaya başlamıştım bile.

Akşam yemeğini yedikten sonra çöken gece ile beraber ortalık daha da sessizleşmiş ve bizim tükettiğimiz sıvılar yavaş yavaş vücudumuzda ilerlemeye ve beynimizde ilgili yerlerimize doğru ulaşmaya başlamıştı. Murat ve Sedat ile beraber ormanda yaptığımız küçük bir keşif gezisi sonucu Kamp ateşimizi uzun süre canlı tutacak bir formül geliştirdik ve kampımıza taşıdık.

Gece etrafımızla beraber bizde eğlenmeye şarkılar ve türküler söylemeye devam ediyorduk. Bir ara Büyük gölün etrafında birde gece yürüyüşü yapmaya karar verdik ve küçük bir grup olarak kuzey terasına tekrar gittik. Ay gökyüzünde yerini almış, sabah ruhumu da bıraktığım uykunun devamı yaprakları, gölün yakamozlu sularını, dağların göl üzerindeki gölgesini ve benim ruhumu da sarmış ışık kollarında sürüyordu.

Soyunda gir koynuma

Terim ilaçtır benim

Hasretimin başımdan gitmesi için

Sevda baştan gitmiyor

Soyunup yatmayınca

Dizesini hatırlamam gerekti ve o gece yatağından kalkan bedenim ayın gümüş ışıklarında göl suyunda yıkanmaya başladı…

Sabah erkenden kalkıp büyük göl etrafında yürümek için Nur ve Tülin ile sözleşmiştik. Sabah erkenden kalktım, Necdet Abi uyanmıştı bende Nur’u uyandırdım. Kalkar kalkmaz 6 yıllık emektar ocağım Camping Bluet 206’ya aynı yaştaki çaydanlığımla su koymuştum. Su kaynayana kadar krem beyaz peynir sürülmüş etimek ve çabuk çorbadan oluşan kahvaltımızı hazırlamaya başladık. Afiyetle yaptığımız “ön kahvaltı”dan sonra gölün etrafında sükûnete doğru giden bir yolculuk için ağaç dallarının gölün üzerinden bize doğru uzattığı gölgelerde yerimizi aldık. Önce gölün üzerinde yavaşça yükseliyor sonra hafifçe süzülerek kanatlarını açarak kendini rüzgara bırakmış bir turna gibi aşağıya doğru gölün üzerine tatlı pikeler yapıyorduk. Akşamdan yakılan ateşlerin dumanı gölün üzerine çökmüş ve havada hemen gölün üzerinde asılı olarak kalmışlardı. Hiç konuşmadan deklanşörlere dokunduk. Nefes bile almak istemiyordum. Görüntü sanki bir an için orada varmış gibiydi. Sanki birileri küçük bir toplu iğneyle o duman kütlesini gölün üzerine asmışta küçük bir sarsıntıda düşecekmiş gibi korkuyordum. Gölün etrafında yürüdükçe duman ve su farklılaşan görüntüler sunuyorlardı. Yürüyüş sonunda huzur dolu döndüğüm kamp alanında Hasan Abi kahvaltı hazırlıklarına başlamıştı bile. Günaydınlaşmalar, akşam şamatasından son kalan mısralar ve unutamayacağımız pek çok anının geceden sabaha yansıyan ışıkları ile beraber kahvaltımızı yaptık.

Kahvaltıdan sonra kampımızı toplamaya başladık ve sonra yola çıktık. Güneye doğru Yedigöller bölgesinden dışarı çıktık ve 3 km. kadar sonra Kapankaya terasına geldik. Yukarı kayaların olduğu bölüme tırmandığınızda Kuzeye doğru açıkça görülen büyük göl ve Yedigöller’in bulunduğu vadi, kuzeye doğru ise karlı zirvesi ile Çele doruğu manzaramızı hem güneyden hem de kuzeyden izlenmesine doyulmaz hale getiriyordu. Hoş sohbetlerimiz manzaranın sarhoşluğunda daha da hoşlaştı. Hatta bir ara Hasan Abi ile eşini beraber, yan yana getirerek anın mutluluğunu sonsuzlaştırdık karelerimizde, Üstelik Hasan Abi’nin serzenişlerine rağmen.

Kapankaya’dan ayrıldık ve dağların üzerinde yolu takip ederek güneye Bolu’ya doğru ilerlemeye devam ettik. Yolun sağ tarafında sonradan İnternette adının Ayı kayası olduğunu öğrendiğim, ormanın içinde çıplak zemini ile güç gösterisi yapan kayalığın sağımızda bırakarak ilerledik ve dağların arasında yükseklere çok yakın bir noktada yolun kenarında bir yaylaya doğru aracımız yolunu değiştirdi. Muhteşem manzaranın eşliğinde grup fotoğrafı çektirdik, yaylada konaklayan amca ile sohbet ettik, sonra tekrar hareket ederek ana yola döndük ve yol kenarında ufak tefek malzemeler satan bir teyzenin yanında ki çeşmede sularımızı doldurduk. Öğrendik ki teyze, az önce yaylada sohbet ettiğimiz amcanın eşiymiş. Çökelik peynirli bazlama aldık, kokusu hala aklımda. Dağların arasında ara sıra gördüğümüz çok hoş evler, buralarda yaşamanın hayallerini bize yaşatırken, önce ufukta uzaklardan görünen Bolu kent merkezine yaklaşmıştık bile.

 
Toplam blog
: 17
: 869
Kayıt tarihi
: 24.07.08
 
 

Dağların doruklarında geven otlarının dikenlerinde, Tepelerin arasında sıkışan ovalara sarka..