- Kategori
- Siyaset
Structuralizm, anakronizm ve Türkiye

Marcin Bondarowicz Polanya
Türkiye üzerine düşünenlerin temel iki hatası structuralizm ile anakronizm kavramları içinde gösterilebilir. Bu temel iki hata aslında öyle az buz hata değildir. Bakış açısını bütünüyle değiştirir.
Structuralizm, yani yapısalcılık denen öğretinin temel tezi şöyledir: Bu akımın babası sayılan dilbilimci Saussure der ki, sosyal bilimlerde, olaylar hep tarihsel süreçler içinde, bir zamansallık içinde alınır incelenmiştir. Örneğin dilbilimde, bir kavramdan, retrospektif bir şekilde, geriye doğru gidilerek, kökü aranır. Oysa bunu değişmesi gerekir der, biz eğer sağlam bir dilbilim kurmak istiyorsak, bunun yerine, geriye doğru bir araştırma mümkün olmakla birlikte, özellikle aynı zamansallık içinde varolan kelimelerin birbirleriyle ilişkilerine bakmamız gerekir. Çünkü der, her dilsel kavram birbiriyle bağlantılıdır, ve anlamı bu bağlantıdan çıkar. Bu iki yönteme diyakronizim ve senkronizm der. Ya da artsüremlilik ve eşsüremlilik. İlki, özellikle sosyal bilimlerde terk edilmesi gereken yöntem iken ikincisi sağlam bir sosyal bilimin temel yöntemidir.
Bu ilkeyi benimseyen görüşler çok geliştirilmiştir, örneğin Kuhn, bilimsel çalışmaların altında temel paradigmaların olduğunu, bu paradigmalara göre, hazır soru cevap kalıpları olduğunu savunur. Bilimsel ilerlemenin de, bu paradigmaların yıkılması ile gerçekleştiğini söyler. Althusser, yine bunu, bu paradigmaların içinde, Marksist bir yorum olarak, bilim adamlarının düzenin taşıyıcısı olan ideolojiyi de yeniden ürettiklerini söyleyerek geliştirir. Foucault ise, bu eş zamanlılığın adate Batı kültür dünyasını 150 yıllık süreçlere böldüğünü ve her dönemin kendine özgü yapısal ilişkilerle anlaşılabileceğini söyler. Bu böyle gider ve neredeyse 20.yüzyıl felsefesi bu görüşün büyük etkisi altındadır.
Evrensel düşüncede durum böyleyken, düşünce fakiri bizim ülke ne haldedir? Bizim ülkemizde siyasal alanda, bugünün siyasal dinamiklerini anlamaya, anlatmaya, açıklamaya çalışırken, varolan yapısal ilişkiler, onların aralarındaki bağlantılar incelenerek anlaşılmaya çalışmaktansa, yapısalcılığa ters bir şekilde, diyakronik düşünülerek, bugünkü olan biten olayları, cumhuriyetin kuruluşuna, Atatürk'e, ittihat terakkiye, iyice haddini aşanlar, başka siyasal evrenin kavramı olan jakobenizme vs. bağlamaya çalışırlar.
Aynı kafayla, örneğin CHP'nin bugünkü yönetimi, partisini ülkeyi kuran parti olarak lanse etmeye çalışır. Aynı temada, karşıt görüşte olanlar ise, bu CHP var ya bu CHP, tek partici der. Oysa, yapısalcılık açısından bu ikisi de anlamsızdır, boş laftır.
Anakronizm hastalığı burda açığa çıkar. Sivas Katliamı sırasında, dönemin Erdal İnönü'sü feci eleştirilmişti, nasıl olurdu da, güvenlik sağlanmadan o insanlar tehkileye atılırdı.
İyi de, hergün kaç tane Sivas Katliamı oluyordu ki, bir katliam olacakmış gibi önceden güvenlik önlemi alınsın. Eğer siz güvenlik önlemlerini, onlarca kişinin öldürüleceğinin baz alınarak alınmasını savunuyorsanız, yanlış düşünüyor olursunuz.
Bir benzeri şudur, yirminci yüzyılın büyük varoluşçu düşünürü olan Heidegger zamanında Nazizm ile yakınlaşmıştır. Daha sonra, insanlar sen nasıl olur da, böyle bir yakınlık kurabilirsin demiştir. İyi de kardeşim, sen nazizmin, gelecekte olmuş olduğu şeklini baz alarak, o sürecin ta başında yer alan kişileri ve süreçleri değerlendirirsen, bu açıkça düşünme hatasıdır. Sen Heidegger'i nazi olarak eleştirmek istiyorsan yapman gereken şey, tam onun yaşadığı çağda onu nazi kılacak eylemlerini göstermen gerekir. Bir gün sonraki sonuçla dahi, bir gün önceki durumu yargılamak, hatadır.
Anakronizm gelecekten geçmişe don biçmektir. Gelecek artık olup bittiğinde, geçmiş ile gelecek arasındaki sayısız olasılıklardan sadece bir tanesi gerçekleşmiştir. Bu gelecekte olmuş olanı baz alarak, geçmişi değerlendiremezsin. Bu düşünme hatasını gidermek için felsefi bir disiplin bile kurulmuştur, hermeneutik diye. Ama kimin umrunda! İktidarın lezzetli sadist, hırsın acılı mazoşist tadının peşinde koşmak varken.