​ Suskunlar- İhsan Oktay Anar / Kültür - Sanat / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Temmuz '09

 
Kategori
Kültür - Sanat
 

Suskunlar- İhsan Oktay Anar

Suskunlar- İhsan Oktay Anar
 

“Okumalıyım” diye niyet edip bir türlü elime alamadığım bir kitabı bitirmeyi başardım sonunda. Amma gecikmişim İhsan Oktay Anar gibi bir yazarı okumakta… Aslında çevremdekilerin “sen daha okumadın mı İhsan Oktay Anar’ı?”şeklindeki şaşkınlıkları arasında utanmadım da değil…

İhsan Oktay Anar tam anlamıyla bir kelime cambazı. Bu derece tumturaklı, kalabalık, alımlı, panayır yeri vari sayfalar görmemiştim. Sakın kelimelerin ağırlığından korkup, yarım bırakmaya meyletmeyin. Zira olayların akışındaki hız her şeyi solda bırakıyor.

“Suskunlar” ın içeriğine gelince; Kalın Musa mehter takımında kös tokmaklayan, paragöz biridir. Oğlu Veysel, musikiye aşık, (bu nedenle hala babasından dayak yiyen) içe kapanık bir yapıya sahiptir. Oğulları Davut ve Eflatun üzerinde döner roman. Özellikle de Eflatun üzerinde. Çünkü Eflatun kitabın başlarından beri, kulağındaki “GEL” diyen sesi aramaktadır. Merak öğesini silmemek adına gelişmeleri yazmak niyetinde değilim. Yalnız satırlar aralarındaki duygu değişiminin insanı sersemlettiğini söylemeden geçemeyeceğim. Kıptilerin eğlenceli konuşmalarıyla keyif bulurken Cüce Efendi’nin katakullileriyle sinirlenip, Rafael’in sözümona muayenehanesinde mide bulantılarına gark olup, Eflatun’un huzuru ve içindeki sesi bulduğu mevlevihanede rahatlıyorsunuz.

Kitaba adını veren yer, “Suskunlar” diye anılan Galata Mevlevihanesi’nin yakınındaki küçük bir kabristan…

Yazar tasvirleri öyle ayrıntılı çizmiş ki sanırsınız tüm olaylar gerçekleşirken, kendisi bir köşede kağıdı ve kalemiyle ne gördüyse yazmış. (Sayfa 96’daki yemek yeme sahnesini ve Rafael’in kendisinin ve evinin tasvirini dikkatle okumanız tavsiye olunur.)

Ayrıca her yazarın kitabın bir köşesine kendini gizleme arzusu olduğunu düşündüğümden midir bilmiyorum, Yedikule Kahini’nde yazarı buldum kendimce. Öyle ya kitaptaki olacakları bilen de kendisi değil mi sadece… Kahin de derya olan ilminden bir kitap çıkarıyor. “Kafa sermayesinin kırkta birini okusunlar öğrensinler diye cahil cühela takımına zekat olarak veriyor.”

Kitap, Yegah, Dügah ve Segah isimleriyle üç bölümden oluşuyor. İsimler çok manidar . Zira kitapta şöyle bir anlatım geçiyor;

“Başlangıçta sükut var idi.Ve her yer karanlık idi. Ve Yaradan Yegah makamında terennüm eyledi. Ve bu ışıltı nağme ile etraf nur oldu. Ve nağme boşlukta yankılanıp geri döndü.Ve Yaradan bu Yegah nağmenin güzel olduğunu gördü. Ve akşam oldu ve sabah oldu. Birinci gün.

Ve Yaradan Dügah makamında terennüm etti. Ve suların ortasında bir azim kubbe peyda oldu. Ve kubbe ta arşa kadar yükseldi. Ve nağme işte bu kubbede yankılanıp geri döndü. Ve Yaradan bu Dügah nağmenin güzel olduğunu gördü. Ve akşam oldu ve sabah oldu. İkinci gün.

Ve Yaradan Segah makamında terennüm etti. Nağme çöllerde ve enginlerde yankılanıp geri döndü. Ve Yaradan bu Segah nağmenin güzel olduğunu gördü. Ve terennüme devam etti. Nağme ile mest olan toprak, ot ve tohum veren, sebze ve meyve veren ağaçlar hasıl etti. Ve akşam oldu ve sabah oldu. Üçüncü gün. “ bu anlatım yedi güne kadar sürüyor.

Olaylar Sofuayyaş başta olmak üzere İstanbul’un pek çok yerinde geçiyor. Ama ilginç olan İstanbul’un eski mekanlarını bu derece tanıyan bir yazarın bu yaşta olmaması gerekiyor diye düşündüm okurken. Eski kelimelere bu denli vakıf olması da yaşında şaşırtıcı bir etken. Oktay İhsan Anar 1960 doğumlu. Araştırma gücüne hayran kaldım bu nedenle.

Kitabın hakkını vermek adına iki kez okunması gerekli diye düşünüyorum. Alınan lezzet daha kalıcı olacaktır.

Ayrıca Kitapta Zahir’in dilinden dökülen, musikiye dair kelamlar oldukça anlamlı;

- “ Her musiki sesin değil de, aslında sessizliğin bir taklidi.”

- “ Musiki sessizliğe ne kadar yakınsa, o kadar da mükemmel olur.”

- “ Kulakları hassas olduğu halde hiçbir şey işitmeyen kişi, O’nu dinliyordur.”

- “ Sessizlik de bir perdedir. Sessizliği işitebilirsin. “Es” bile bu perdeye kıyasla ses’tir.

- “ İnsanlara neyi söylediğimi ve neye davet ettiğimi hemen hemen kimse anlamadı. Oysa onlara neyi ve ondan üflenen nefesi anlatmış, hepsini neye davet etmiştim. Kulağı olan işitti.”

İşte bu son söz neredeyse kitabın özünü taşıyor.

 
Toplam blog
: 19
: 3619
Kayıt tarihi
: 16.01.09
 
 

..