- Kategori
- Tarih
Tarihe kısa bir genel bakış - 3

Osmanlı Devleti'nin Yıkılışı, 1. Dünya Savaşı, Türkiye Cumhuriyeti'nin doğuşu: 16. yüzyıla geri dönecek olursak, Mısır'ın fethinden dolayısı ile hilafetin Osmanlı'ya geçişinden tam 63 (1579) sene sonra Osmanlı Duraklama devrine girmiş oldu. Kuşkusuz bunun birçok nedeni vardı. Örnek verecek olursak, Osmanlı'da devlet otoritesinin bozulması, isyanların sık sık baş göstermesi, savaşlarda eskiden olduğu kadar başarı gösterilememesi, bunun sonucunda da ekonomik gerileme sayılabilir. Ancak esas sebap, bilim ve teknikteki ilerlemeler kaydetmesi sonucunda oluşturulan yeni savaş araçlarının kullanmasının da içinde bulunduğu Rönesans'ın sebep olduğu birçok etkiler ve doğrultusunda elde ettiği kazanımlardır.
Öyle ki, Avrupa'nın ilerlemesini sağlayan olayları salt Rönesans'a indirgemek de doğru olmaz. Çünkü ortaçağda başlayan keşiflerin yapılması sonucunda Osmanlı Devletinin ticari alandaki üstünlüğü sona ermiş, denizdeki üstünlğün Avrupa'ya geçmesi (Portekizli Vasco de Gama'nın 1487'de Hindistan'a ulaşması, ki Vasco'nun bulduğu bu deniz yolu, 1869'da Süveyş Kanalı'nın açılmasına dek, Avrupa ile doğu ülkeleri arasındaki tek deniz yoludur) sağlanmıştır.
Ortaçağ'da başlayıp Rönesans ile hızlanan keşiflere bakacak olursak; 1488'de başka bir Portekizli Bartolomeu Dias'ın Ümit (Fırtınalar) Burnu'nu keşfi, 1492'de İtalyan Kristof Kolomb'un İspanyol bayrağı altında Hindistan zannettiği Amerika'nın keşfi (keşfedilen yerin Hindistan olmadığı, Amerigo Vespucci mektupları sonrasında anlaşılıp, 1507de anlaşılarak Martin Valdseemüller'in Amerigo isminin Latincedeki dişi hali olan Amerika koymasıyla yeni ismine kavuşur), 1519'da bugünkü Meksika olan Azteklerin yaşadığı toprakların İspanyol Hernan Cortes tarafından fethedilişi, 1532'de İspanyol Fransisco Pizarro'nun İnkaların yaşadığı Peru'yu fetedişi, 1534'de Fransız Jacques Cartier'nin Kanada'yı keşfi vb. keşifler Avrupa'nın ekonomik olarak da zenginleşmesini sağlamıştır.
1699'a gelindiğinde ise Osmanlı'nın ilk kez toprak kaybettiği bir anlaşma imzalanmış ve böylece Osmanlı gerileme devrine girmişti. Böylece Macaristan ve Ukrayna bağımsızlığını kazanmış oldu. Bu dönemden sonra ise, Avrupa'dan bilim ve teknik alınmaya çalışılsa dahi çok geç kalınılmış olunacaktı. Bunun sonucunda 1726'de matbaanın İbrahim Müteferrika ile girişi sağlanmış olacaktı.
1689'da Rusya'nın başına geçen Romanov ailesinden 1. Petro (Deli Petro), Osmanlı'dan farklı olarak Avrupa'daki yaşanan Rönesans ve Reform faaliyetleine kayıtsız kalmamış, incelemiş ve Rusya'da yaptığı yeniliklerle Rusya'nın Avrupa'nın(aynı zamanda dünyanıjn da) söz sahibi olan ülkeler arasına sokmaya başarmıştır. Rusya'da orduyu baştan aşağıya yenileyerek, deniz donanmasına önem vermiş, bataklıkların üzerine bugünkü St. Petersburg kentini kurmuştur.
Osmanlı ise Belgrad'ın Avusturyalılara vermesini öngören Pasarofça Antlaşması ile 1718'den sonra Lale Devrine girerek matbaayı imparatorluk sınırları içine sokmuştur. (Belgrad ise her ne kadar sonradan geri alındı ise, Ruslardan destek alan Kara Yorgi Petroviç liderliğindeki ilk Sırp isyanı (1806) yaşandı, ikinci Sırp isyanında ise Belgrad geri alınıp Miloş Obrenoviç'in prensi olduğu Sırbistan bağımsızlığını kazanmıştı (1878)). 1774 yılına gelindiğinde ise Kırım bağımsızlığını kazanmış idi.
Zira 1789 gelindiğinde ise daha önceki yazımda değinmiş olduğum Fransız İhtilali meydana gelecek ve milliyetçilik fikirleri tüm dünyaya yayılacak idi. Kuşkusuz bundan en çok zararı görecek olan ise, sınırlarında birçok milleti barındıran Osmanlı olcaktı. Sınırlarındaki Ortodoks halkarın içişlerine Ortodoks Rusya'nın karışması da bunda önemli bir etkendir.
Milliyetçilik akımının da yardımıyla ilk ayaklanan ulus Sırplar oldu. Rusya'nın desteği 1804'de ilk kez ayaklanan Sırplar bağımsızlığını 1878'de kazandılar. Bağımsızlığı kazanmadaki sebepler arasında milliyetçilik akımlaarı, Rusya'nın kışkırtması önemli bir yer tuttuğu kadar, yeniçerilerin de bölge halkına baskı yapılması da sayılabilir.
Milliyetçilik akımlarına kapılan diğer bir ulus ise Yunanlılar oldu. 1804'de kurulan Etniki Eterya Cemiyeti çalışmaları ile, Rusya'nın ve Avrupalı devletlerin kışkırtmaları ile (İngiltere, Fransa, Avusturya) 1821'de çıkardıkları isyan sayesinde bağımsızlığını kazandılar. 6 sene sonra ise Ruslar ile olan 1828-1829 savaşı sonucunda imzalanan Edirne Antlaşması ile resmen tanındılar. Böylece bağımsızlığını ilk ilan eden ulus Yunanlılar oldu. 1830'larda ise Fransa Cezayir'e saldırdı.
1839 senesinde ölecek olan 2. Mahmut devrindeki askeri gelişmelere örnek olarak Yeniçeri ortadan kaldırılmış yerine kurulmuş olan Asakir-i Mansure-i Mahmudiye'nin eğitimi Prusyalı subaylarca sağlanmıştır. 1840'da toplanan Londra Konferansı ile Mısır iç işlerinde bağımsız dış işlerinde Osmanlı'ya bağımlı kalacaktı. 1841'deki Londra Konferansı'yla Rusya'nın boğazlardaki 8 sene önce elde ettiği üstünlüğü sona eriyor, Osmanlı'nın boğazdaki hakları kısıtlanıyor, Fransa ve İngiltere Akdeniz'deki güvenilirlikleri artmış oluyordu.
Abdülmecid döneminde kabul edilen Tanzimat Fermanı ile azınlıkların can, mal, namus güvenlikleri sağlanacak, vergi sistemi düzenlenerek herkesin gelirine göre vergi alınacak, kanunların her gücün üstünde olduğunun kabulü ile padişahın yetkilerinde kısıtlamaya gidilerek, ilk kez batılılaşma ve demokrasi alanında adım atılmış olunacaktı.
1853'deki Kırım Savaşı ile birlikte imzalanan Paris Antlaşmasıyla, Avrupa devletleri Osmanlı yanında yer almış, Osmanlı ilk dış borcunu İngiltere'den almış ve bu anlaşmayla Avrupalı sayılan Osmanlı Avrupa'nın tam desteğini almak için Islahat Fermanı ilan etmiş, Rusya ve Osmanlı'nın Karadeniz'de tersane inşa etmemeleri sağlayan bir madde ile İngiltere böylece olası Rus tehdini ortadan kaldırarak Akdeniz'de çıkarlarını devam ettirmiştir. Rusya ise sıcak denizlere inmek için bundan böyle Pan-Slavizm politikasına destek vermiştir.
1856'daki Islahat Fermanı ile azınlıklara küçük düşürücü bir söz söylenmemesi, azınlıkların devlet ve memur dairelerini girebilmesini, din ve mezhep hürriyeti sağlanarak okul, hasataneleri açılmasını sağlayacak olan birçok maddelerle beraber Müslümanlar ile Hristiyanlar arasında eşitlik sağlamasını öngörmesi, Avrupalı devletlerin faktörü ile ilan edilmiştir.
1876'da ise 2. Abdülhamit döneminde 1. Meşrutiyetin ilanı ile Kanun-i Esasiye(Anayasa) kabul edilerek, halkın da yönetimde söz sahibi olması sağlanmıştır. 1876'daki İstanbul Konferansı ile Bulgaristan'a ve Bosna-Hersek'e özerklik verilecek idi. 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı sonrasında imzalanan Ayestefanos Antlaşması ile büyük bir Bulgaristan krallığı kurulacak, Sırbistan, Karadağ, Romanya'ya bağımsızlık verilecek, Ardahan, Batum ve Kars Ruslara bırakılacaktı. Ne var ki, bu antlaşma yürürlüğe konmadı (yürürlğe konmayan diğer bir antlaşma da Sevr olacak idi), bunun yerine Berlin Konferansı toplandı ve Berlin Antlaşması imzalandı. Bu antlaşma ile Ayestefanos Antlaşması'ndaki yukarıda yazılan maddeler sayıldı, buna ek olarak büyük Bulgar Krallığı, asıl Bulgaristan, Makedonya ve Doğu Rumeli olarak üçe ayrıldı, Ermeni sorunu ilk kez ulusal platforma taşınmış oldu, Bosna-Hersek üzerinde haklar sahibi Avusturya olacak ve İngiltere Kıbrıs'ı üs olarak alacaktı.
1881'e gelindiğinde ise Tunus Fransızlarca, ertesi sene de Mısır İngilizlerce işgal edilecekti. 1885'de Doğu Rumeli Bulgar Prensliği birleşicekti. 1908'de ise Rusların araya girmesiyle Bulgaristan bağımsızlığını ilan edecek, Bosna-Hersek ise Avusturya'ya bağlanacaktı. Bu sene içindeki diğer bir önemli olay da 2. Meşrutiyet'in ilanıdır. Her ne kadar tahtta 2. Abdülhamit bulunuyor idiyse de Türkçülük akımının da etkisiyle İttihat ve Terakki Partisi'nin bu fermanın yayınlanmasında rolü büyüktür. 1909'da yaşanan 31 Mart ile 2. Abdülhamit tahttan indiririlmiştir.
O senelerde her ne kadar Osmanlıcılık ve Pan-İslamizm akımları varolduysa da, bu akımlar "milliyetçilik" akımı karşısında etkisiz kaldılar. Türkçülüğün ise bu senelerde daha da güçlendiğini görmekteyiz. 1911'deki Trablusgarp Savaşı sonucunda ise, Libya İtalya'ya verildi. Böylece Osmanlı Kuzey Afrika'daki son toprağını da kaybetmiş oldu.
Rusya'nın Pan-Slavizm politikaları sonucunda 1. Balkan Savaşı yaşandı ve Arnavutuk 1912'de bağımsızlığını ilan etti. Bu savaşlardan sonra İttihat ve Terakki'nin başındaki üç paşanın (Talat, Enver, Cemal) etkinliği arttı.
1914'e gelindiğinde ise 1. Dünya Savaşı patlak verdi, 1915'de Ermeni Tehciri yaşandı, 1922'de son padişah Osmanlı'yı bir İngiliz zırhlısına binerek terketti ve aynı senede yapılan Kurtuluş Savaşı ile bağımsızlığımızı ilan ettik.
1915'de yaşananları ise Avrupa sürekli önümüze farklı bir şekilde çıkartmaktadırlar. Peki Avrupalı hangi hikayeye inanıyor? Online bir ansiklopedi olan Wikipedia'dan derlediğim bilgilere kısaca ve anahatlarıyla göz atalım[1]:
Her ne kadar Berlin Konferansı'nda Ermeni nüfusu 3 milyon belirtilmekte olup daha sonra göçler ve 1. Dünya Savaşı ile yaklaşık olarak 2,100,000 olarak belirtilmiştir. Bunun yanısıra birçok tarihçi farklı sayılar öne sürmüştür. 1894-6 yıllarında Abdülhamit'in kararları ile 200,000 Ermeni yaşamını yitirdi. 1909'da ise Adana ve çevresinde yaşamını yitiren Ermenilerin sayısı yaklaşık olarak 30.000 olarak verilmekte. Ayrıca 1. Dünya savaşında Almanların düşüncesi Orta Asya'ya kadar uzanacak bir Alman İmparatorluğu düşü ile İttihat ve Terakki'nin Orta Asya'daki Türkleri Turancılık akımı ile aynı çatıda buluşturmak düşü birleşince Osmanlı Almanya ile beraber savaşa girdi. Bazı kaynaklara göre ise, bu düşü gerçekleştirmrk için "ortadaki" engel Ermenilerdi ve Almanların tavsiyesi ile Ermeniler yaşamlarını yitirdi. (http://www.tempodergisi.com.tr/toplum_politika/07764/) veya ( http://www.sinanoglu.net/fikir_meydani/showthread.php?t=785). 24 Nisanda 300 Ermeni entellektüel yaşamını yitirdi. 25 Mayısta ise, Talat Paşa'nın emriyle Anadoludaki (batıdaki bazı bölgeler hariç) tüm Ermeniler Suriye'nin Der-Zor çölüne tehcire tutuldular. 600 bin ila 1,5 milyon arasındaki Ermeni yaşamını yitirdi. Bazı tarihçiler milyonun üzerine çıkardığı gibi altına indirenler de oluyor. Ermenilerin yaşamını yitirmeleri 1923'e kadar sürdü. (Daha fazla bilgi için http://en.wikipedia.org/wiki/Armenian_genocide#April_24). Bunun yanısıra 1915'i savunanlar Hitler'in "bugün Ermenilere yapılanları kim hatılıyor ki?" sözünü çokça Yahudilere yaptıklarına dayanak olarak gösterirler. 1919'da 6. Mehmet, kurulan mahkemeler ile Ermeni tehciri ile ilgisi bulunan 130'dan fazla Türk memur cezalandırıldı. (Bazı önemli kişilerin 1915de yapılanlar üzerine söyledikleri yorumları okumak için tıklayınız http://www.armeniapedia.org/index.php?title=Armenian_Genocide_Quotes )
Bu konu hakkında Justin McCarty ve Taner Akçam gibi tarihçiler içinde bulundukları komünitenin çoğunluğunu oluşturan fikirlerine katılmayarak diğerleri arasından sıyrılıyorlar.
Bazı kaynaklara göre [2] ise 1915 Ermeni tehciri, aslında Hristiyanlar (Ermeniler) ile Musevilerin bir savaşı idi (http://www.haksoz.net/2005/modules.php?op=modload&name=News&file=article&sid=2889&mode=thread&order=0&thold=0)Araları iyi olan Türklerle Ermenilerin bozulması için Yahudiler tarafından bizzat planlanmışmıştır. Bu görüşe göre, aslında Sabetayist (Müslüman olarak gözüken ancak içten içe Yahudiliği yaşatan) olan Talat Paşa (ki kendisi mason olduğunu kabul etmiştir http://tr.wikipedia.org/wiki/Talat_Pa%C5%9Fa ) Ermenileri bu düşünceden dolayı tehcire tabi tutmuştur.
Benim arzum ise bizim kendi savımızı uluslararası arenada ispat edebilmemizdir. Ayrıca bu konunun Türkiye ve Ermenistan arasında bir sonuca bağlanmasıyla, bu konunun üçüncü ülkelerin elinden bir koz veya siyasi malzeme olmaktan çıkarabiliriz.
1923'de ise Ulu Önder Atatürk sayesinde genç Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştır. Atatürk, Türk sınırları içinde kalan herkesi Türk olarak kabul etmiş ve ardından eklemiştir:
"Ne mutlu Türküm diyene"
Kaynaklar
[1] http://en.wikipedia.org/wiki/Armenian_genocide#April_24
[2] http://www.haber10.com/haber/3741/