- Kategori
- Siyaset
Tarihi bilmemek veya saptırmak…

Yine yollardaydım… Yolda giderken yazılmıyor, o nedenle arayı açmıştım. Ama bir konuyu da “Yazmak” üzere not etmiştim.
Sayın Başbakan, 4+4+4 yasasının meclisten geçmesi üzerine, ana muhalefet partisine yönelik şöyle konuşmuştu: “Bunlar evlerinde asılı duran kitaptan hiçbir zaman korkmadılar. Bunlar o kitabın okunmasından, okutulmasından, anlaşılmasından korktular. Tarihleri boyunca Kuran’ı evlerinin duvarlarında süs olmak görmek istediler.
Dün Meclis’te kapatılan bütün kapılar açılmıştır. İsteyen aileler yavrusunu Kuran’ı Kerim dersine gönderebilecek. Kuran’ın Kerim’i bilmekten daha güzel ne olabilir. Bugün millet bu hükümet eliyle dinini tam anlamıyla öğrenme özgürlüğüne kavuşmuştur.”
Benim bilgilerime göre, gelmiş geçmiş tüm dinlerde, yaratan ile yaratılan arasına birileri girmiş. Hemen hepsinde “Din adamı” kimliğindeki kişiler, yaratan ile yaratılanın arasında köprü olmaya çalışmışlar. Bir din hariç, o da İslamiyet…
İslam dininde yaratan ile yaratılan arasında hiç kimse yoktur. Kul, Allah’a karşı tek başına ve kendisi için sorumludur. Bir başkasının aracılık etmesine ihtiyacı yoktur.
Ne var ki, İslam dininde de bazıları, insanların “Cehaleti”ni kullanarak araya girmeye çalışmışlardır.
30 Kasım 1925 tarih ve 677 sayılı kanunla tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması kabul edilmiş ve birtakım unvanların kullanılması yasaklanmıştır. Kanun, bütün tarikatlarla birlikte, şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük, gaipten haber vermek ve murada kavuşturmak amacıyla muskacılık gibi, eylem, unvan ve sıfatların kullanılmasını, bunlara ait hizmetlerin yapılmasını ve bu unvanlarla ilgili elbise giyilmesini de yasaklamıştır.
Aynı tarihte Atatürk, Kastamonu'da 30 Ağustos 1925'te söylediği bir nutukta türbelerin, tekkelerin ve zaviyelerin kapatılmasının ve tarikatların kaldırılmasının işaretini vermiştir; "Ölülerden medet ummak, medeni bir cemiyet için, şindir(lekedir). Efendiler ve ey millet, biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar memleketi olamaz. En doğru en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır" demiştir.
Atatürk, bu kanun çıkması ve bu sözleri söylemesi ile birlikte 1926 yılında Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’dan Kuran-ı Kerim’in Türkçeye çevrilmesini ve tefsirinin yapılmasını istemiştir.
O gün, birçok kişi “Kuran- Kerim Türkçeye çevrilemez” diye itiraz etmişler ama Atatürk “Kuran-ı Kerim Türkçeye çevrilemez demek, bu kitabın bir anlamı yoktur demektir” diyerek karşı çıkmış ve Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’a bu çeviriyi yaptırmıştır.
Osmanlı döneminde ve Arap alfabesinin kullanıldığı zamanda, okuryazar olanların Kuran-ı Kerim’i okuyabilmesi daha kolaydı.
Peki, her Kuran-ı Kerim’i okuyan, o kutsal kitabın kendisine ne demek istediğini anlayabiliyor muydu?
Elbette ki hayır…
Önemli olan, ne söylediği, ne öğütlediğini bilmek…
Birçok evin duvarında, süslü kılıflar içinde duran Kitabın anlaşılabilmesi için Kuran Türkçeye Atatürk zamanında ve O’nun emriyle çevrilmiştir.
Şimdi nasıl olur da “…Bunlar (Yani CHP için) o kitabın okunmasından, okutulmasından, anlaşılmasından korktular. Tarihleri boyunca Kuran’ı evlerinin duvarlarında süs olmak görmek istediler” diyebilirsiniz ki?
Kuran-ı Kerim’i Arapça okuyabilmek elbette çok güzel. Ancak okuduğunu anlamadıktan sonra ne işe yarar ki?
Elbette “…Kuran’ın Kerim’i bilmekten daha güzel ne olabilir” ki?
Ancak, anlayarak ne dediğini bilerek okumak daha güzel değil mi?
Diğer taraftan Sayın Başbakan’ın “…Dün Meclis’te kapatılan bütün kapılar açılmıştır…” sözü, 30 Ağustos 1925 tarihinde çıkan kanunun “Yok hükmünde” sayılmasını ifade ediyorsa, bu ifade hem Kuran’a aykırı hem Atatürk devrimlerine aykırı, hem de Cumhuriyet’e aykırı…
Bu sözler ile Sayın Başbakan yine “Hesaplaşma” düşüncesini sürdürmeye devam ediyor demektir.
Çünkü yukarıdaki gerçeklerin karşısında ifadesini “Tarih bilmemek” olarak değerlendiremez isek, ancak “Tarihi saptırmak” olarak değerlendirebiliriz.
05 NİSAN 2012
İBRAHİM PEKBAY