- Kategori
- Haber
Tarihte ve günümüzde "sol" ve geleceği…

Sol demokratik rejimlerin vazgeçilmez akımı ve Kıt’a Avrupası başta; ülkelerin kalkınmasında öncü rol üstlenen siyasal organizasyonlardır.
Daha iddialı tanımıyla solu her ileri hareketin doğal odağı olarak okuyabiliriz.
Hep olacak, hep aranacaktır: yoksulluğu yenerken, geliri dağıtırken, üretimi artırırken ve bilimi rehber edinirken, ekonomide gelişme, toplumda yenileşmeyi planlarken: Dünya’da sol/Türkiye’de sol…
Elbette, Türkiye’de “sol” olmak “sol”da durmak, çoğu zaman “zor” olmuştur.
Sol, ileri giden yenilikçiliktir.
“Yenilikçilik", Türkiye genelinde de kısmen yansımasını bulmuş, İmparatorluğun “ıslahat” hareketlerinin de sağladığı ivme ile bağımsızlık savaşında çağlayıp, devrimlerin gizli öznesi olarak kendisini ilericiliğe taşınmaya hazır hale getirilmiştir.
ALEMDAR MUSTAFA PAŞA’DAN, ATATÜRK’e giden yolda olduğu gibi…
En basit anlamıyla sultanın/halifenin egemenliğini, ilkel kapitalizmin acımasızlığını ve işbirlikçi köşe taşlarının düzenini sorgulamak konu olduğunda, o yol sol’dur; Yedikule zindanlarından Ziverbey köşklerine acılar ve ağıtlar ve darağaçlarında Deniz’ler gibi fidanlar bırakmıştır.
Bir başka açıdan bakılınca yirminci yüzyılın savaşlardan gelerek rüştünü ispatlamış ve barışı ilke edinmiş Anadolu devriminin ikliminde sol, “okuma yazma”dan kadın haklarına, kamu iktisadi teşebbüslerinin pratiğinden top-yekun toplumsal kalkınmaya, sağlanan o ortamın alt yapısında ve bir ölçüde elverişli bir yapılanma iklimini de bulmuştur.
Tartışmasızıdır: son yüzyılın son üç çeyreğinde ve 1. paylaşım savaşı sonrasındaki siyasette, solu, sınıf yapar.
Kuşkusuzdur: sola sınıfsal dayanağını verecek ekonomik gelişmedir, sanayileşmedir.
Bu kategoride; bizim solumuz, daha çok kaynaşmış bir kitlenin Cumhuriyetin kurucu felsefesini sahiplenmesi temelinde ilk adımlarını atmıştır.
Toplumsal dinamiğin diğer ana yanının, kısaca merkezde sağın konuşlanması ise demokrasiye ve halk hareketine dayandığı noktalarda adı sağ kendi sol öze yakın bir momentti. Oradan sapma, -demokrasiden de sapma anlamında- kimi zaman en otoriter uygulamalara da teşne olmuştur. “Yeter Söz Milletindir” diyenlerin “Vatan” Cephesine taşınması tam anlamıyla bir demokrasi-dışılık ve dramdır.
Ve bu bahtsız ve taçsız kraliçe gibi olan ülkede sol ve sağ birbirini ve rejimi özgürleştiren değil, bir diğerinin ayağını ve ipini çeken akımlar haline de gelebilmişlerdir.
CHP’nin, İlk Hedefler Beyannamesi, 27 Mayıs izleğinde yaşama geçmiş, sonrasındaki siyasal konjonktürde “CHP’den almış topluma vermiş”tir.
O 27 Mayıs ki, DP’lilere büyük acılar yaşatırken, aslında CHP’ni de –siyaseten- kayıplara uğratmıştır.
Solun “sivilliği” konusunda sonrasındaki yıllara taşacak bir tartışmanın harlanması 12 Mart’la yoğunlaşmış ve Türkiye, Truman doktrininden Marshall yardımına “para veren emperyalizmin siyaseti de tasarımlamaya kalktığı” koşullarda, rejiminin bunalımının kalıcılaştırıldığına tanık olmuştur.
ABD silahıyla cephaneliğimiz tahkim edilirken, emperyalist kurşunuyla belki de aralarında Kore gazilerinin yakınlarının da bulunduğu 5000 gencimizi toprağa böyle verdik.
1972’lerde rahmetli Ecevit’in başlattığı ve ayakları merkeze daha sağlam basan ama tarımdan sanayileşmeye çözülen bir nüfusu da kapsama alanına daha çok almak isteyen siyaset anlayışı, sol’u sollaştırmak anlamında kısmen etkili de olmuştur.
Buna karşılık, uzun yıllardır siyaset üretiminden uzak duran, ülkenin dinamiklerini ve küresel gelişmeleri okumakta zorlanan, temel konularda inisiyatif almaktan kaçınanların sayesinde sol küçülmüştür.
Halk “kötünün iyisine razı olmaya” zorlanmıştır.
Bu tekelci ortamda, Türkiye’de sol’a 12 Eylül’ün bile yapamadığı kötülüğü yapanlar bazen adeta birer “kahraman” gibi meydanlara çıkmaktadırlar…
Siyasi Partiler Yasasını, seçim sistemini adilleştirme güncesi olmayan bir sol!
Ancak bu geçici bir durum. Köpük gibi sönecek, saman alevi gibi sönümlenecek bir simyadır.
İktidarları medyanın getirip götürebildiği masalını kendine telkin edenlerin kimyasıdır.
Benim “bütün dualarım” ve özlemlerimdeki “sol”dan kasıt “demokratik” gerçekten halktan yana yapılanandır…
Demokratik olmak, halka dayanmaktır. Halk iradesini her şeyin üzerinde tutmaktır.
Yani TBMM’nin de duvarlarında yazdığı “Egemenlik Kayıtsı Koşulsuz Milletindir” ilkesini yaşam biçimi olarak benimsemek ve yaşama aktarmaktır.
Doğal bir sol, bunu başarmaktan kendisini birinci derecede sorumlu sayar.
Bu etik karşılığa gelen bir sorumluluktur. Aklın da gereğidir…
Ve yalnız siyasal alandaki değil demokratik kitle örgütleri alanındaki "yenilikçi"/"ilerlemeci" hareketlerle de geniş, tutarlı ve istikrarlı bir dayanışmayı gerektirir.
Son “e-muhtırada” “önde gelen” partiler, toplumda birikmiş tepkiyi sivil siyasetin öncüleri olamadıkları için değerlendirememişlerdir. Muhtıranın önünü kesmek varken bir ölçüde arkasından sürüklenmişlerdir.
Meydanlara giden yolda “derin uykudan uyanmak” başka şeydir, halkı meydan meydan, tarla- fabrika, köşe bucak uyandırmak için sistematik görevler yapmak başka şey…
Türk Silahlı Kuvvetlerinin yıpranmamasını istemek başka şeydir, sistemin zinde güçlerinin ardına sığınır gibi görünüm vermek ayrı şey…
Halk Tandoğan’da, Çağlayan’da, İzmir’de haklı ve soylu tepkisini dile getirmiştir.
O halk, bölene de buyurana da karşıdır.
Ve elbet, kardeşleri başka yerde dursa da, şunu görmek istemektedir: Cumhuriyet ilkeleri-Atatürk devrimleri özel bir kesimin değil halkın malıdır. Halka mal olmuştur. Kendi malıdır. Can’ıdır!
O noktada sorunlu alanlar/ yalan propagandalar varsa; ki vardır, bu yalanları geçersiz kılmaya çalışacağına, halka kendi devriminin, erdemlerini ve yararlarını 365 gün/24 saat anlatacağına, halkla bütünleşeceğine, halka tepeden bakan seçkincilerin solla da, halkla da, demokrasiyle de ilgisi olamaz.
Halka bütünleşmedikçe, programlar yenilenmedikçe ve zor anlarda sol duruş ödünsüz sergilenmedikçe de sol iktidar değil, iktidar olacak gerçek solun dublörü gibi halkı yanıltmaya ve hayal kırıklıkları yaratmaya devam edecektir.
Şimdi halkçılığın, ulusalcılığın kaptırıldığı o arada ulusal ve evrensel değerlerle tanımlanan bir solun henüz yeterince dalgalanmadığı ortamda;
Şu soruların yanıtı nedir:
1. Ekonomik politika tercihleri nedir?
2. Köylülük ve tarım üretimi konusunda planları nedir?
3. AB ile ilişkileri nasıl öngörmektedirler?
4. ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi karşısında net düşünceleri nedir?
5. Kıbrıs Türk Halkının ve devletinin bağımsız ve özgür yaşaması ilkesi geçerli midir? Geçerliyse (elbet öyle olmak gerekir) bununla çelişmeden uluslar arası sisteme entegrasyonu nasıl olabilir?
6. Güneydoğu Sorunu nasıl çözümlenebilir?
7. Eğitim ve sağlık sisteminin sosyalleştirilmesi ya da piyasa ekonomisi içindeki işleyişi konusunda ne düşünmektedirler?
8. Sivil-asker ilişkileri hakkında ne düşünmektedirler?
Unutmayalım en güzel sözü halk söyler en doğru değerlendirmeyi zaman yapar…