- Kategori
- Gezi - Tatil
Tayland (koh tao, koh pha ngan, koh samui) gezi notları

koh tao adası, jansom sahilleri
Meraklısına notlar;
BANGKOK;
İstanbul – Bangkok – İstanbul uçak bileti ( Katar Havayolları ) 1375 TL
Merry V Guest House33 Soi Chana Songkhram (entrance on Soi Rambutri),Bangkok 450 THB
Kaosan sokak lokantalarında karidesli noodle 60 THB
Bangkok – Chumphon – Koh Tao kombine bileti 750 THB
Kaosan – Victory Monument ( tuk tuk ile ) 150 THB
Victory Monument – Mae Klong ( minibüs ) 80 THB
Mae Klong – Amphawa ( song thaew ) 10 THB
Amphawa – Bangkok ( minübüs ) 100 THB
KOH TAO;
Jom Thong 2 Guesthouse 6/40 Moo 2, Maehaad Ko Tao 750 THB
Koh Tao batı sahillerinde tekne kirası 2000 THB
Koh Nang Yuan giriş ücreti 100 THB
Koh Tao – Koh Pha Ngan ferry 250 THB
KOH PHA NGAN;
Colorfull Hut ( konaklama ) Moo 1, Nai Wok sahili 550 THB Araç kirası 24 saat ( Suzuki Vitara 4x4 ) 1000 THB
Ang Thong Deniz Milli Parkı ( sürat teknesi ile, 300 THB giriş ücreti içinde ) 1850 THB Koh Pha Ngan – Koh Samui ferry 200 THB
KOH SAMUİ;
( Otel ) Wang Bua Home, Na Thon 400 THB
( Lokanta ) Long Bay, Na Thon 60 THB civarı
Kiralık araç Mazda sedan 1000 THB
Koh Samui – Krabi kombine bilet ( ferry+otobüs ) 450 THB
GİRİŞ;
Aslında bu yıl pek gezmeye istekli değildik eşimle. Ne var ki; adresime gelen bir e-mail neticesinde, içimize düşen virüs rahat vermemeye başladı. Katar Havayolları, Uzak Doğu uçuşlarında % 30 indirim yapıyordu.
Ne zamandır, haritada güzergahlar belirlediğim halde bir türlü gerçekleştiremediğim Güney Tayland – Filipinler gezisi gündemime girmişti artık. İstanbul / Bangkok uçuşu için kişi başı 1375 TL. tutan biletimizi Trek Tur kanalıyla aldık. Direk internetten almadım, zira, geçen yıl İspanya gezimiz sırasında, hiç kullanmadığım bir kredi kartımın kopyalanması neticesi, Amerika’da bir çadır üreten şirkete 3000 TL. borçlandırılmıştım ve banka kanalıyla bu yükten kurtulmak için bir dünya yazışmış ancak aylar sonra iptal ettirebilmiştim. Bu olaydan sonra, açıkçası internet üzerinden yüksek rakamlı işlemlerden kaçınmaya başladım. Ciddiyetini yıllardır bildiğim TREK Tur’a verdiğim 50TL. civarında biletleme ücreti bu nedenle hiç de rahatsız etmedi beni.
3 Kasım 2015’de elektronik biletlerimiz gönderildikten sonra, gezi benim için başlamıştı artık. 29 Şubat 2016’de Bangkok’a gidecek ve bir ay sonra 31 Mart 2016’da yine Bangkok’tan İstanbul’a dönecektik. Lonely Planet, Wikitravel, haritalar derken gezinin ana omurgası oluşmaya başladı.
Ne var ki; gezimizin ikinci ayağını oluşturan Filipinler Palawan Adası biletlerini alamıyorduk bir türlü Cebu Pasific adlı low cost uçuş şirketinin sitesinden, sürekli hata veriyordu. Filipinler havayollarının rötar rekoru, disiplinsiz davranışları hatırıma geldikçe internetten bu biletleri almaktan vazgeçtim. Biletleme şirketleri de bu işlemi yapamadığı için, Bangkok’taki Cebu Pasific ofisini bulur, biletleri buradan alırım düşüncesi ile ikinci ayak uçuşunun kaderini ileri tarihlere, Bangkok ulaşımından sonraya bıraktım. Kasım 2015’de Cebu Pasific’in, Bangkok / Manila / Puerto Princesa gidiş ve Coron / Manila / Bangkok dönüş ücreti yaklaşık 14000 THB ( Tayland Baht’ı ) idi.
29 Şubat- 1 Mart 2015 ( İSTANBUL – DOHA - BANGKOK )
Ayın 24’ünde gelmiştik Fethiye’den İstanbul’a. Katar Havayolları 30 kg. bagaj hakkı veriyor, ama Cebu Pasific 20 kg. da ısrarlı, onun için yaklaşık 600 THB fark alıyor. Bu nedenle çantalarımızı son kez kontrolden geçiriyor ve hiç sevemediğim fazla bagaj koşuşturması ve ödemesi yaşamamak için dikkat gösteriyoruz. Her zaman yaptığım gibi, eşimle birlikte Seyahat Sigortası yaptırmayı da ihmal etmiyorum. Yurt dışı çıkış harcını yatırdığıma dair banka dekontları Yeşil Pasaportlarımızın içinde, muhterem Emniyet görevlilerinin ilgisini bekliyor.
Bakırköy’den kalkıp Sabiha Gökçen Havalimanı’na gidebilmenin gerginliği neyse ki fazla trafiğe takılmadan iki saatte bitiyor. Bir ay sonra döneceğim İstanbul, sisler içinde kaybolmuş İstanbul Boğazı ve harika Ortaköy Camii silüeti ile uğurluyor.
Her gezi arefesinde insani sersemleten güvenlik kontrollarından sonra, uçağın kalkış saati olan 18.55’i beklemeye başlıyoruz salonda. Atatürk Havaalanı, alabildiğine yoğun yine, peş peşe dizilmiş uçaklar sıraları geldikçe birer birer havalanıyorlar. Yarım saat sonra, yirmi milyon insanı barındıran çılgın bir kentin, inci taneleri gibi ortalığa saçılmış ışıklarının uzaklaşıp gitmesini izleyerek gökyüzünün karanlığı ile baş başa kalıyoruz.
Katar Havayolları, kanaatimce en fedakâr servis hizmeti veren havayolu şirketi. Güzel yemekler, uykuya davet eden viskiler eşliğinde ok gibi Doha’ya ilerliyoruz. Kısa uyanıp uyanmalar, yarısı boş olan uçağın koltuklarına yayılmalar arasında dört saat yirmi dakika sonra, ışık adacıklarını andıran petrol platformları üzerinden Doha Hamad Havalimanı’na inanıyoruz. Doha’da yerel saat 23.55’i gösteriyor ve Türkiye’den bir saat ileride.
Doha Havalimanı, ana baba günü. Uzak Doğu hava trafiğinin en önemli kavşak noktalarından Doha ve Katar Havayolları da, bu bölgenin lider şirketlerinden. Dikkat ediyorum Bangkok ve Manila check-in deskleri çok daha yoğun. B1 kapısında uzanan kuyruk check-in deskinde son buluyor.
Devasa Airbus A380 uçağında yerlerimize oturuyoruz, önceden koltuk seçmemiş olsak, muhtemelen tuvalet kapılarının önünde gelen geçenleri sayacaktık. 850 yolcu kapasiteli uçağın tamamı dolu, ne gariptir ki, bu denli büyük bir uçağın koltuk araları insanı bunaltacak kadar dar. Malum; 2005 yılında ilk uçuşunu Fransa’da yapılan A380’lerin yıldızı henüz sönmedi. 15700 kilometrelik menzili uçabilen, 1020 km/saat hıza erişebilen, iki katlı Airbus uçağımız on beş dakikalık gecikme ile hareket ederek burnunu Tayland’a çeviriyor. 5500 kilometre yolumuz var ve yerden on iki kilometre yukarıda bir çelik yığınının içinde olmak çılgınlık mı, güvenli mi düşünüp duruyorum.
Birbirinden güzel güler yüzlü hosteslerin elinden şaraplar içerek gevşeyip uyumaya çalışıyorum saatler içinde. Yine de huzurlu ve rahat geçiyor altı saatlik uçuş ve kalkışta olduğu gibi sarsıntısız iniyoruz bu kez Suvarnabhumi Havalimanına iniyoruz Tayland semalarını aşarak.
Felaket bir pasaport kuyruğu var, Tayland, turizm anlamında altın aylarını yaşıyor. Pasaport kontrolunu geçiyor, çantalarımıza erişiyor ve çıkışa geliyoruz. Aklımda hep, bir an önce Filipinler uçak biletlerini almak var. Hatta, hiç Bangkok kaosuna girmeden, doğrudan Palawan’a uçmayı, dönüşte Phuket’ten gelerek Bangkok’a çıkmayı düşünüyorum. Pek ümitvar olmasam da, belki Suvarnabhumi Havalimanında Cebu Pasific bilet ofisi vardır diye düşünüyorum. Filipin Havayollarının uçak biletleri çok daha pahalı çünkü. Turizm danışma’ya soruyorum, burada ofisleri olmadığını söylüyor, her ne kadar daha önce Bangkok’taki ofis adreslerini kaydettiysem de, farklı adresler gördüğümden görevli kızdan bana Bangkok’taki adreslerini bulmasını istiyorum. 2016 Bangkok rehberini çıkarıyor ve büyük bir ciddiyetle sayfaları karıştırıyor, sonra kaydetmem için bana uzatıyor. Hayret, bendeki adreslerin hiçbirine benzemiyor, daha farklı bir adres bu. Oysa, ben, havalimanından genel ulaşım araçları ile ofise gidip bilet alarak geri dönmeyi düşünüyordum.
Böyle olunca, çok zaman kaybı olacağı düşüncesiyle taksi ile gitmeye karar veriyorum. Alt katta prepaid otomatından numara alarak, belirtilen taksiye biniyorum. Taksimetreler 35 THB’den açılıyor, ayrıca, şoföre 50 THB ekstra ücret ödeniyor. Bangkok yaklaşık otuz kilometre uzaklıkta Suvarnabhumi Havalimanından. Otoyol’da trafik yoğun da olsa akıp gidiyor, ama; otoyoldan çıkınca, Bangkok’un yıldırıcı trafiğinin içinde kalıyoruz.
Cebu Pasific’in yetkili bilet ofisi Quality Express, Sutthisan Winitchai Caddesinde. Şöförün elinde, verdiğim adres ve telefon numarası, telefon ediyor, ofise nasıl gidileceğini öğrenmek için. Kendi başıma, belki de yarım günde bulamayacağım bir ara sokaktaki ofisi fazla aramadan buluyor ve binanın önünde park ediyor.
Eski binanın ilk katından geçip, dar merdivenlerden ikinci kata çıkıyor ve küçücük bir odada sempatik üç kızla karşılaşıyorum. Dilimin döndüğünce derdimi anlatıyor ve internet üzerinden alamadığım Filipinler biletlerini almak istediğimi söylüyorum. Tombul Gift’in ( takma adıymış ) yanıbaşına oturup, internetten, uygun tarih ve fiyatları aramaya başlıyoruz. Fiyatlar felâket, öyleki, karar vermek üzere olduğum bir uçuşun bile fiyatı karar verene kadar artıyor. Şaşkınım, neredeyse, Palawan’a gitmekten vaz geçeceğim. Bugün veya yakın günlerde Bangkok’tan Palawan’a gitmek mümkün değil, bütün uçuşlar dolu. Gift, “ full “ dedikçe, renkten renge giriyorum. Sonunda, 18 Mart’ta Phuket’ten Manila/ Coron’a gidip, 30 Mart’ta Puerto Princesa’dan Manila/ Bangkok’a dönecek şekilde biletleri alıyorum. Kısacası, internetten, ne hikmetse bilet alamamanın faturası kişi başı yaklaşık 6000 THB farkla 20306 THB’ye patlıyor. Ayrıca, bilet ücretini THB olarak istediklerinden, onca parayı döviz bürosunda bozdurmak yerine kredi kartından alınca, komisyon da ödemek gerekiyor. Üstelik, birkaç gün Bangkok’ta kalıp, sonra güneye inerek, Koh Tao, Koh Phangan, Koh Samui, Krabi, Koh Phi Phi, Phuket yapıp, Phuketten ayın 18’inde Filipinler’e uçmak gibi hiç hesaplamadığım yeni bir program yapma durumunda kalıyorum.
Yediğimiz jet lag, uykusuzluk, trafik keşmekeşi, üstüne ofiste gergin hallerde rezervasyon arayışları sonrası kafam arı kovanına döndü. Yaklaşık bir buçuk saat sonra, biletlerimizi almış olarak caddetye iniyoruz, şoför bekliyor. Geldiğimiz yollardan geri dönerken, şunca gezide en fazla bilet ücretini Filipinler uçuşu için verdiğimi düşünüyorum ve gülümsüyorum; elbet ödenen 1066 € ( eşimle birlikte ) acısı geçecek ama, Palawan gibi henüz bâkir sayılan bir coğrafyada gezmiş olmanın pek çok anısı ile zenginleşeceğiz. Suvarnabhumi Havalimanına geliyoruz. 270 THB’ye gelmiştik Bangkok’a, gidiş, dönüş ve bekleme ile birlikte kat ettiğimiz yaklaşık 75 kilometre yol için 600 THB taksi ücreti ödüyoruz.
Havalimanında karmaşa devam ediyor, eşim beklemekten, ortamın kaosundan bunalmış, yüzünden anlıyorum görür görmez. Tekrar prepaid taksi ile daha da yoğunlaşan trafik arasında tekrar Bangkok’a, bu kez Kaosan’a geliyoruz. Burası yine çılgın, yine kaotik, sokak satıcıları ile, sokak lokantaları ve dağılmış kendini bırakmış gezginleri ile.
Son enerjimizi, Rambuttri Caddesi boyunca otel aramaya harcıyor, sonunda Merry Guest House’da oda buluyoruz ( 450 THB ). Odaya yerleşip, üç beş dakika dinlendikten sonra Rambuttri’nin ve Kaosan’ın aşina çılgınlığı ile hemhâl oluyoruz.
Buraların vazgeçilmesi sokak lokantalarının birinin tezgah arkasında bekleyip, şişman kadının marifetli elleri ile çabucak hazırladığı karidesli noodle yiyerek kısmen de olsa kendimize geliyoruz ( 60 THB ).
Yüksek volümlü müzik, Kaosan’ın binalarında giderek şiddetli yankılarla hissedilirken, kısa bir tur atıp, günün yorgunluğuna teslim olup otelimize, odamızın sessizliğine, yatağımızın konforuna sığınıyoruz.
2 MART 2015 ( BANGKOK )
Akşam perişan halde uzanmıştık yatağımıza. Fanın serinliğinde oldukça derin uyumuşuz. Her ne kadar, Kaosan’ın çılgın gecelerinin aksi oda duvarlarımızda yankılansa da zaman zaman, uykuyla olan derin bağımızı koparamadılar.
Sabah 06’da dinlenmiş olarak uyanıyor ve Kaosan ve Rambuttri’nin boş sokaklarına atıyorum kendimi. Ortada kimseler yok, akşam çılgınlığının mirası çöp yığınları, içki şişelerinden başka.
Kaldığımız Merry V Guest Hose’ın girişinde Tai aileler oturuyor. Gelip geçerken selamlaşıyoruz. Geleneksel yaşamlarını izlemek ilginç. Ortadaki piknik tüpünde pişirdikleri yemeği, taşın üzerinde bir yandan TV seyrederek izlemeleri, her geçişte gördüğüm rutinlerden oldu artık. Küçüçük kafesindeki tavşan, dünyaya metelik vermeden ya uyuyor, ya da önündeki kuru otları yemeye çalışıyor büyük bir iştiha ile.
Uzak Doğu kahvaltı geleneğine bir türlü alışamadığımızdan, kahvaltılarımızı otel odamızda yapmaya çalışacağız. Zira, sabahın göründe palmiye yağında kızartılmış tavuk veya domuz eti yemek nedense itici gelir gezilerimizde. Yine, daracık odamızda, yatağımızın üzerine kurduğumuz sofra, şölene dönüşüyor.
Aslında, Bangkok’ta kalmak istemiyordum, ama detaylı yazdığım gibi, olaylar bizi iki gün de olsa Melekler Kenti’ne mahkum etti. Evet, Bangkok’un kâdim ismi Krung Thep, Tayca Melekler Kenti demek. Resmi adı ise şaka gibi, "Krung Thep Mahanakhon Amon Rattanakosin Mahinthara Yuthaya Mahadilok Phop Noppharat Ratchathani Burirom Udomratchaniwet Mahasathan Amon Piman Awatan Sathit Sakkathattiya Witsanukam Prasit “
Uzak Doğu Asya’nın en hızlı gelişen ve kabuk değiştirwen kenti, aynı zamanda Dünya Meteoroloji Örgütü’nün belirlemesine göre, dünyanın en sıcak kenti. Havalimanından çıkışta, yüzüme vuran o fırın sıcaklığı Bangkok’un her yöresinde aynı yakıcılığı ile yüzümde, tenimde geziniyor.
Yarın, gece otobüsü ile güneye inerek Chumphon’a gidip, oradan tekne ile Koh Tao adasına geçmeyi düşünüyorum. Kaosan Caddesi 172 no’daki Songserm şirketinin ofisine gidip, biletlerimizi alıyoruz. Kombine biletler bunlar, Join Ticket diyorlar. Otobüs ve tekne ücretlerini içeriyor ( 750 THB ).
Bangkok’ta kaldığımız süreyi değerlendirmek için yaptığım plânların başında Maeklong pazarı geliyor. Kaosan caddesinin köşesinde etrafımızı saran tuktukçulardan en yüzü gözü düzgün birinle anlaşıp Victory Monument ( Zafer Anıtı )’a gidiyoruz. Yol hayli uzun, adamın indirim yapmamaktaki ısrarını ilerledikçe anlıyoruz ( 150 THB ). Tuktukçuların her zamanki taktiklerini bilerek yutuyor, mücevher mağazasına götürmek istediğini söyleyince kabul ediyorum. Pek çok tuktukçu gibi kapıda biz ibekliyor. Eğer içeride bir şeyler alırsak, daha sonra gelerek, mağaza yetkilisinden komisyonunu alacak. Oysa, bizim ne mücevher alacak paramız, ne de mücevherde gönlümüz var. Uçuk fiyatlar arasında kısa bir tur atıp, biniyoruz tekrar Victory Monument’e gitmek için.
Maeklong’a giden minibüsler, BTS sky train yolunun altında bir yerlerden hareket ediyor. Sağa sola sorduktan sonra, oldukça ıssız bir köşeden kalkan minibüs durağını buluyoruz. Yandaki bankodan bilet alarak ( 80 THB ) rengârenk plastik sandalyelerin şenliğinde bekliyoruz bizi götürecek minibüsü.
Saat 10.30’da geliyor ve Maeklong’a uzanan yolda 1.5 saat sürecek yolculuğa başlıyoruz. Yoğun trafik arasında dura kalka ilerliyoruz, kent bitiminde trafik rahatlıyor. Malûm, Bangkok’a Melekler Şehri deniyor. Bunca, yüksek bina ve gürültüden rahatsız olan melekler göğün daha yukarılarına çekilmiş olmalı.
Bangkok kutsal bir Budist şehri ama her dinden ibadethane bulmak mümkün. Şehirde 400 Budist tapınağı, 55 cami, 10 kilise, 2 Hindu tapınağı, 2 sinagog ve 1 Sikh tapınağı ( gurudwara ) var. Yol boyu o kadar çok kanal görüyorum ki, Bangkok da Saint Petersburg gibi bir kanallar kenti, hem de doğal yapısı ile.
Kırsal yerleşimler başlıyor, pirinç tarlaları ve tuzlaların önünden geçerken, pirinç ve tuz çuvalları gözüme çarpıyor yol boyunca dizilmiş. Her zamanki gibi, tam az kaldı varıyoruz derken yol kenarında bir akaryakıt istasyonunda mola veriyor şöförümüz.
Sonunda Mae Klong kasabasına ( kent mi demeli yoksa ) giriyor ve iniyoruz. Sorarak Mae Klong Tren yolu pazarını bulmak zor olmuyor. Zaten, yaklaştıkça, 40 derece sıcakta ortalığa yayılan ağır balık ve et kokusu doğru yolda olduğumuzu kanıtlıyor. Sonunda tren raylarının üzerinde yürümeye başlıyoruz, daracık rayların iki tarafında dizilmiş tezgâhlarda türlü baharat, balık, et, sebze ve meyve satılıyor.
1904 yılında hizmete giren 67 kilometre uzunluğundaki Mae Klong tren yolu hattı, tam da bu pazarın içinden geçiyor. Tayland’ın çılgın güneşinden korunmak için, Pazar esnafının kurduğu tendeler ve şemsiyeler, rayların iki yanında birleşiyor, rayların üzerine satılan ürünlerin tezgâhlarını diziyorlar. Ancak, Mae Klong treni, yaklaştığını haber veren sireni çaldığında pazar esnafı büyük bir telâşla tentelerini ve rayların üzerindeki tezgâhlarını topluyor ve tren pazarın tüm zenginliğine teğet geçerek, büyük bir gürültü ile geçip gidiyor. Ardından, Pazar az önceki gölgeli ve teşhir dolu haline dönüyor.
Bu telâş ve eşine az rastlanır görüntüler, Tayland’a gelen yabancılar için neredeyse olmazsa olmaz bir gezi haline dönüşmüş. Yüzlerce turist, tezgâhların arasına sıkışarak trenin geçiş anında yaşanan ilginç görüntüleri kaydetmeye çalışıyorlar.
Trenin geçiş saatlerini öğrenmek için, balık kokuları arasında, rayların üzerinde yürüyor ve tren istasyonuna geliyorum. Görevli, yolun kapalı olduğunu söylüyor. Tayland’da bu tür asılsız sözlerle karşılaştığım için, Pazar yerindeki esnafa da soruyorum. Şanssızlık, tren yolu hattında bakım varmış ve nisan ayında açılacakmış.
Rayların üzerinde yaşanan ticari hayatı, henüz günün erken saatlerinde durgun da olsa görüntüleyerek, Amphawa Floating Market ( Yüzer Pazar )’a gitmek üzere ayrılıyoruz.
Amphawa Yüzen Pazara gitmek için, tarif edilen köşe başında bekleyen song thaew’lere biniyoruz ( 10 THB ). Bunlar, kamyonetin arkasına iki sıra oturma yeri konmuş havadar genel taşıma araçları. Mae Klong/ Amphawa arası sadece 16 kilometre, Öğle sıcağının teslim aldığı kentte, görünürde kimseler yok. Yine kimsesiz bir Pazar yerinin tentelerinin insafına sığınıyor, serinliyoruz.Mae Klong nehrinin dar bir kolu üzerinde oluşmuş Amphawa Yüzer Marketi, ama; hayat gece başladığı için yoğunluğunu kestirebilmek zor, zira her yer kapalı. Belki de, gölgede biraz daha kalabilmek adına, bir tezgâhtan karides reçeli alıyorum. Aynen Tayland yemekleri gibi, proteini, şekeri ve tuzu bir arada yaşıyorum, kadının bir poşete koyduğu karidesleri bitirene kadar.
Güzel bir Budist Tapınağı çıkıyor karşıma, Chofaları ve diğer detayları çok güzel. İçeri giriyor, bol fotoğraf çekiyorum. Wat Amphawa Chediyaram isimli tapınak içindeki Buda heykelleri de daha güzel ve çekici geliyor. Sonra, gölgesinde yanımızda getirdiğimiz yiyeceklerle öğle yemeğini geçiştiriyoruz.
Nehir boyunca kapalı dükkanların önünde yürüyoruz. Bu arada nehirde gördüğüm timsah ürkütüyor. Kente yürüyoruz kızgın yollardan geçerek, durağı buluyor ve tesadüf bizi Mae Klong’a getiren araçla, 14.30’da Bangkok’a dönüyoruz ( 100 THB ). Bangkok’a yaklaştıkça trafik yoğunlaşıyor, Victory Monument önlerinde durma noktasına geliyor.
Buradan aldığımız bir tuktukla Kaosan yakınında biniyoruz( 160 THB ). Demokrasi Anıtı’nın civarında yoğun trafik var. Bir yolunu bulup karşıya, kentin nefes aldığı bir yeşil alan olan Sanam Luang Meydanının yanına geliyoruz. Karşıda Grand Palace ve altın renkli stupaları, tapınakların muhteşem chofa’ları tüm güzelliği ile parıldıyor, akşam güneşinin ışıkları altında. Meydanın yanındaki ağaçlı yol boyunca yürüyerek Chao Praya nehri kıyısına geliyoruz.
9 nolu Tha Chang iskelesinde tam bir kaos hakim. Özel tekne turları, kamuya açık tekneler, ekspres te derken kafamız karışıyor adam akıllı. Sonunda, iskelede bekleyen bir tekneye biniyoruz. İş dönüşü olduğundan hayli kalabalık tekne, yorgunlukları yüzlerinden akan Tai’lar ve hala enerjileri tükenmemiş, bağıra çağıra konuşup gülen öğrenciler arasında devam ediyor nehir yolculuğumuz.
Bangkok’un can damarı Chao Phraya nehrinde, mavnalar kumdan her türlü eşyaya varana dek ulaşımı sağlıyor. Kent içi ulaşımda trafiğin çılgınlığı düşünülürse halkın çok rağbet ettiği bir ulaşım aracı tekneler. Kaptan, büyük bir maharetle bağlanıp ayrılıyor iskelelerden. Yardımcısının çıkardığı her ıslık sesi farklı bir anlam ifade ediyor ve kaptan buna göre kullanıyor tekneyi.
Biz bayraksız olana binmişiz. Diğerleri, yeşil, sarı, orange ve mavi bayraklı, hepsi aynı güzergâhlarda çalışsalar da, birbirinden farklı iskelelerde duruyorlar. Bayraksız olan, İstanbul’un bir zamanlar çalışan Çingene Vapurları gibi her iskelede duruyor. Aslında, isabetli de olmuş, buna binişimiz. Bangkok halkını gözlemlemek için canlı fırsatlar buluyoruz.
Kentin yüksek yapılarla bezenmesi, nehrin içinde kazıklı kulübelerin hemen ardında yükselen devasa yapılarla tam bir trajikomik kompozisyon oluşturuyor. Daha önceki gelişimde hayran kaldığım Wat Arun bakımda, güzelim stupası iskelelerle kuşatılmış, fotoğraf çekmenin bir anlamı yok. Oysa, Bangkok’a geldiğimde Wat Arun ( Şafak Tapınağı )’nu yakından görmeyi çok istiyordum.
Son iskeleye vardığımızda hava kararmış. Müslümanların yoğun olduğu belli, başörtülü kadınlar satış tezgahlarını dolaşırken, uzaklardan akşam ezanının sesi geliyor.
Dönüşte, Bangkok’un ışıklarının kıpır kıpır Chao Praya nehrinde yansımasını izleyerek sürüyor keyifli tekne gezisi. 13 nolu Phra Carthit iskelesinde iniyor, daha kestirme olarak Grand Palace önünden Rambuttri caddesine geliyoruz.
Kaldığımız Merry V Guesthouse’ın karşısındaki sokak restoranına yoğun turist ilgisi olduğunu görünce biz de zar zor boş bir masa bulup yerleşiyoruz. Tavuklu siparişim gelene kadar büyük şişe Chang birasını bitiyorum. Chang, Tayland’ın en sevilen biralarından. 120 THB ödüyoruz kişi başı, 10 THB bahşiş bırakınca garson yerlere kadar eğiliyor.
Tayland’ın büyük alışveriş zincirlerinden 7 Eleven’dan bir şişe su alıp, çılgın Kaosan kalabalığından sıyrılıp odamın sessizliğine sığınıyorum.
03.03.2016 ( BANGKOK – CHUMPHON )
Gecenin çılgın uğultuları zaman zaman odamıza gelse de, sabah uykumuzu almış olarak uyanıyoruz. Küçücük odamızda bir masa bile bulunmadığından, kahvaltımızı yatağın üzerinde yaparak, çantalarımızı toparlayıp, resepsiyona bırakıyoruz.
Niyetimiz, kapalı olduğunu bildiğimiz halde, Chathuchak Pazarına gitmek istiyoruz. Rambuttri caddesinin başında bekleyen kurnaz tuktukçularla 150 THB’ye anlaşıp, yoğun trafikte bitmez tükenmez slalomlarla sarhoşa dönerken, Chathuchak’ın yanıbaşında iniyoruz.
Sabah internetten incelediğimde, bugün sadece çiçekçiler ve pet dükkanlarının açık olduğunu görmüştüm. Yanyana dizilmiş çiçek tezgâhlarında muhteşem çiçeklere ve özellikle orkidelere hayranlıkla bakıyorum.
Bugün Perşembe, Pazar gününe kadar Bangkok’ta kalabilseydik, Chathuchak Haftasonu Pazarını doyasıya gezebilirdik. Burası, yeryüzünün en büyük hafta sonu pazarları arasında, 70 daracık sokakta, 30 çeşit farklı kategoride ürünün satıldığı 15000 dükkanda hergün 200000 kişi alışveriş yaparak 30 milyon THB yaklaşık 750000 Amerikan Doları harcıyor. Ev eşyaları, el işi ürünler, dinsel objeler, antika eşyalar, canlı hayvanlar, kitaplar, müzikle ilgili enstrüman, CD ve kasetler, yiyecek ürünleri, bitki ve çiçekler her cumartesi Pazar günü el değiştiriyor.
Çiçeklerine hayran kaldığım üç çeşit soğan alıyorum. Fethiye’nin iklimi kısmen benzediği için umarım başarılı olur ve bakarak Tayland’ı hatırlatır bana.
Civardaki AVM’leri dolaşıyoruz. Kayda değer bir şeyler yok. Gelirken indiğimiz caddeye yürüyüp, zar zor bir tuktuk yakalayıp, Kaosan yakınlarındaki Thewet’te iniyor ve ünlü pazarının kokuları ve kaosu içinde kayboluyoruz. Thewet’in çiçek pazarı da dünyaca ünlü. Zaten, Tayland, onca derbeder görüntüsüne rağmen çiçeğe çok değer veren bir halka sahip.
Yürüyerek Kaosan’a sonra Rambuttri’ye gelip, lezzetli yemekler yapan ve dün akşam da yediğimiz kadının tezgâhının arkasındaki masada yerimizi alıyoruz.
16.30’da kaldığımız guesthouse’dan çantalarımızı alarak, Songserm’in bu bölgedeki acentası Welcome Travel’ın salonunda, diğer yabancılarla beraber Chumphon’a götürecek otrobüsü beklemeye başlıyoruz.
Tayland’da bu tür ulaşım hizmetleri karmaşık gibi görünse de, çok özenle yürütülüyor. Başka yöne gidecek yolcularla karışmaması için, üzerimize yeşil etiketler yapıştırılıyor. Böylece, başka renklerin bulunduğu gruba karışmak önlenmiş oluyor.
Chumphon’a gidecek gurubu bir rehber alarak, Sanamluang Meydanının ucuna getiriyor. 10 yıl önce Chang Mai’ye giderken de buradan binmiştik gece otobüsüne. Ancak, 19.25’de hareket edebiliyor otobüs. Grand Palace’ın ışıklandırılmış stubalarının görkeminin yanından geçip, karanlık yollara dalıyoruz. İki katlı otobüsün alt katındayız, gençler ne hikmetse üst katı tercih etti, burada sekiz kişiyiz ve sessizlik hakim. Umarım rahat bir yolculuk olur.
04.03.2016 ( CHUMPHON - KOH TAO )
Uyanıp uyanmalarla devam ediyor yolculuğumuz, 00.30’da yol üzerinde salaş bir tesiste mola veriyor. Yol üzeri restoranlarına özellikle backpackerler yoğun ilgi gösteriyorlar, ucuz oldukları için. Oysa, benim ülkemde yol üstü lokantaları genelde kalitesiz ve pahalıdırlar.
03.30’da ne olduğunu anlamadığımız derbeder bir yerde inmemizi isteyen sesler duyup, uyku sersemi iniyoruz otobüsten. Herkes, çantalarını bagajdan alma derdinde. Bizde ite kaka indiriyoruz çantalarımızı. Bir dükkanın önündeki plastik sandalyelerde oturup bekliyoruz. Nerede olduğumuzu bilmiyorum, ama Chumphon’a yakın bir yerlerde olmalıyız. Yarım saat sonra bu kez başka bir otobüs yanaşıyor yanımıza ve buna binmemiz isteniyor. Tekrar çantaları yüklüyor ve otobüste yerimizi alıyoruz. Yarım saat sonra, çok güzel bakımlı bir Budist tapınağının yanından geçerek deniz kıyısına, iskeleye geliyoruz. Burası Koh Tao’ya gidecek teknelerin kalkacağı Tha Yang olmalı.
Karanlıkta görevlilerin verdikleri yeşil etiketleri üzerimize yapıştırıyoruz. Saat 06.30’a kadar sabahçı kahvesi bekler gibi bekleyeceğiz burada anlaşılan. Bir tekneyi dolduracak kadar yolcu varken, neden saatlerce bekletirler, anlamak zor.
Şafak vakti geliyor, 06.00’da balıkçılar longtail ( uzun kuyruk motorlu ) tekneleri ile ağlarını toplamaya çıkıyorlar, köhne motorları ile Tha Yang’da yankılar yaratarak. Hemen karşıda güzel bir ada beliriyor günün ilk ışıkları ile, küçücük.
Saat ilerledikçe sürekli otobüsler geliyor iskeleye. Koh Tao’dan başka Koh Pha Ngan ve Koh Samui’ye de gidecek yolcular giderek kalabalık olmaya başlıyor. Nihayet saat 07.00’de hareket ediyor, Tha Yang balıkçılarının arasından bembeyaz köpüklerle geçerek kuş uçuşu veya deniz yolu mu demeli 75 kilometre ilerideki Koh Tao adasına hızla yol almaya başlıyoruz.
Tekneler ve Tha Yang sahilleri giderek küçülüyor ve gözden kayboluyor sonunda. Tayland Körfezi’nin, derinliği 50 metreyi geçmeyen ıssız sularında ilerliyoruz artık. Sert rüzgar ve iri dalgalar arasında ilerlememize rağmen, fazla silkelenmeden Koh Tao’ya doğru yol alıyoruz. Hemen herkes uyuyor, çünkü, teknedekilerin çoğu gece yolculuğunun hırpalanmışlığını yaşıyorlar.
Koh Tao adası yaklaştıkça büyüyor, 09.30’da Songserm iskelesine yanaşıyoruz. Sıcak kavuruyor, çantalarımızla adanın en kalabalık yerinde, bir sürü hanutçunun arasında kalıyoruz.
Sonra, eşimi gölge bir yerde çantalarımızla bırakıp, otel aramaya çıkıyorum ve Jom Thong 2’de 750 THB’ye temiz, fanlı bir oda buluyorum. Biraz nefeslenip, duş alıp Koh Tao’yu keşfe çıkıyorum. Gelirken denizden gördüğüm iri kayalarla dolu sahillere, buradaki resortlara dalıyorum, sıcaktan kan ter içinde kalarak.
Sahilde demirli ve gezide olan bunca tekneyi düşününce, civardaki mercan resiflerinin ne denli tehdit altında olduğunu üzülerek anlıyorum.
Dermansız kalana kadar dolaşıp fotoğraf çekiyorum, ışık çok sert olsa da, sonunda yolumun üzerindeki 7 Eleven’dan soğuk sular alarak, odamıza eşimin yanına dönüyorum. Kaldığımız Mae Haad sahilinin hemen kuzeyinde Sairee koyu ve mercan resifleri var, ama, buraya gitmek için sahili değil, arkadaki ana yola çıkmak ve burayı takip etmek gerek. Öylesine sıcak ki, gözüm yemiyor, ileriki günlere erteliyorum.
Akşamüzeri güneş insafsızlığından vazgeçtiği saatlerde, bir kez daha güneye “ three rocks “ üç kayalar denilen sahile gidiyor ve buradan denize giriyoruz. Güneş ışıkları mercan resiflerini renkten renge sokuyor, sabah gelirken görünen o yeşil resif renkleri yok artık, güneş yükselince renkler cazibesini kaybediyor.
Gün batımına kadar Three Rocs sahillerinin bakir ve sessizliğinin tadını çıkarıyor, sonra üzerimizde günün yorgunluğu Jom Thong 2’nin yolunu tutuyoruz. Sabah tekneden boşalan onca insan, adanın etrafındaki koylarda bulunan tesislere gitti anlaşılan. Zira, bu koylar tatil ve dinlenmek amacıyla gelenler için ideal, ancak, biz gezi ve keşif amacı ile geldiğimiz için merkezde kalmayı ve buradan etrafa gitmeyi tercih edeceğiz.
Yanımızda getirdiğimiz ve gezi sürecinde bize kahvaltılarımızda eşlik edecek beyaz peynir ve zeytinle birlikte eşim nefis bir çilingir sofrası hazırlıyor ve hazirundaki Yeni Rakı ile bir ay sürecek geziye kadehlerin pırıltısında merhaba diyorum.
05.03.2016 ( KOH TAO )
Saat 06.00’da uyandırıyor telefonumun alarmı. Sabahın kimsesiz sakin sokaklarında dolaşıyorum bir müddet. Henüz dükkanlar bile açılmamış. Dönüşte, otelin köşesindeki fırından francala ekmek alıp odaya geliyorum.
Balkonda, çatıların üzerinden de gözükse, Koh Tao denizi ve teknelerini seyrederek mükemmel bir kahvaltı yapıyoruz.
Bugün adanın batı sahillerini denizden gezmeyi planlıyorum. Doğu sahilleri rüzgarlı oluyor ve çok popüler değil. Rüzgarın ve dalgaların hırçınlığı pek sempati bırakmamış anlaşılan. Tur tekneleri yemekli 750 THB,ama biz tekne kiralayarak sakin bir gün geçirmek istiyoruz. 7 Eleven’ın önünden geçerken Wick isimli bir tekneci bizleri teknesi ile gezdirebileceğini söylüyor. 2000 THB’ye anlaşıyoruz. Yanına gelince teknenin hayli bakımsız ve pis olduğunu fark ediyor ama çok da dert etmiyoruz.
Önce, güneye favorim olan sahillere gidiyoruz. Charm Curee Villa’larının yanı başında küçücük bir koya giriyoruz. Kimseler yok. Tuhaf bir şekilde yemyeşil deniz tertemiz, iri kayaların arasına sıkıştırılmış iki bambu villa, kokonat ağaçları ve hüküm süren sessizlik büyülüyor bir anda.
Bir ara şnorkelle ilerideki kayaların dibine yüzüyor ve doyumsuz bir denizaltı dünyası ile karşılaşıyorum. Bitmesini istemediğim ender anları yaşıyorum burada.
Sonra, az daha güneye inip, doğudan gelen rüzgarla karşılaşınca tekrar kuzeye, Mae Haad’den geçerek Sairee sahillerine geliyoruz. Bu bölgede beton yapılaşma daha fazla, denizde süret tekneleri göze çarpıyor. Kıyı boyu tesisler ve restoranlar dizilmiş. Wick inadına yapar gibi tekneyi bir restoranın tentesi önüne yanaştırınca, adamlar müdahale edince yer değiştiriyor.
Koh Tao’nun hareketli, turisti ve yazlık mekan olarak kullanılan yapılarının bol olduğu sahilleri bir önceki Jansom Sahillerini aratıyor. Korkarım, kuzeye çıktıkça bu yoğunluk daha da artacak.
Deniz kıyısında uzanan iri kayaların üzerine çıkarak fotoğraf çekiyorum. Hava parçalı bulutlu, henüz sıcaktan bunalmadım bugün. Sonra Sairee’nin kuzeyine devam ediyoruz tekne ile. Sağımızda Koh Tao Cabana tesislerinin, doğa içinde kaybolmuş, bungalovlarının çatıları görünüyor. Önümüzde harika bir deniz uzanıyor, Sairee sahillerinin bu kuzey kıyıları çok daha güzel ve korunmuş, beğeniyorum.
Daha kuzeye çıkıyoruz. Amacımız Nang Yuan Adasına gitmek. Bu ada Koh Tao’nun olmazsa olmazlarından. Üç ada mercan kumları ile birleşmiş, daha doğrusu lagün mü demeli. Wick de ahşap iskelenin bir kıyısına yanaşıyor. Akşamüzeri 14.00’de almasını söylüyorum. Pek de güven vermeyen iskeleden yürüyor ve bir kulübenin önünde duruyoruz. Burada 100’er THB kişi başı giriş ücreti ödeniyor ve pet su şişelerinin bırakılması isteniyor. Çevre koruma adına yapıldığını anlamak zor, 45 derece sıcakta saatlerce burada susuz kalınamayacağına göre anlaşılan buradaki restoran ve büfe karşılayacak bunca insanın su ihtiyacını.
Nang Yuan, istiab haddini aşacak kadar turist alıyor. Ayak basılamayacak kadar ısınmış kumlarda zıplayarak ilerliyor, gölge bir yer arıyoruz. Her sahilde revaçta olan şezlong ve şemsiye kiralama işi burada da revaçta. Astronomik fiyatlar ödemektense ( ki zaten hepsi dolu ) bir ağaç gölgesine havlu serip uzanmayı tercih ediyoruz.
Denize giriyorum şnorkelle, altımda pırıl pırıl denizde sualtı dersleri alanları izliyorum. Yüzlerce farklı desen ve renkteki balıklar fütursuzca tenime dokunuyor hatta ısırıyorlar. Rüya gibi bir âlemde hissediyorum kendimi. Papağan balıkları peşim sıra geliyorlar benimle. Deniz öyle sıcak ki, hafiften bir miskinlik başlıyor bunca güzellikler arasında dolaşırken.
Koh Nnang Yuan, Koh Tao’nun kuzey sahillerine sadece yediyüzelli metre mesafede. Dünyaca ünlü dalış ve şnorkel yapılacak yerlerden, aynı zamanda üç küçük ada arasında oluşmuş lagünlerin etrafındaki plajlar mükemmel güzellikte ve çok turist ağırlıyor.
Karşıda, iri kayaların arasında sıkışmış gibi duran bungalovlara yürüyorum, kayalar kızgın metallere dönmüş, sandaletlerimi almadığım için söylenip duruyorum kendi kendime. Ama; işletmede bir derbederlik var. Kayalar arasında ulaşımı sağlayan ahşap merdivenler ve patikalar yer yer kırılmış, çoğu burada yürüyenler için tehlike arz ediyor. Birkaç işçi güya orman içinde temizlik yapıp, yaprakları topluyor. Kokonat ağaçlarının dibinde yaktıkları ateş büyük risk, aynı zamanda böylesi yoğun sezonda çıkan dumanlar hiç de hoş gözükmüyor.
Kayalar üzerinde yükseldikçe, aşağıda uzanan deniz çok daha güzel ve pırıltılı, hareli görünüyor.
Sonra adanın en görülesi yerlerinden seyir terasına çıkmak için, yamaca dizilmiş bungalowların arasından tırmanmaya başlıyorum. Aslında, buranın kapalı olduğu yazıyor. Fakat, aralardan çıkmak giderek zorlaşıyor, sandaletlerim kurumuş yapraklarla çok kayıyor. Yarı yolda vazgeçip, daha ileriki günlerde sağlıkla gezebilmek için geri dönüyorum bungalowların arasından. Demin bahsettiğim derbederlik buradaki bungalovlarda da sürüyor. Farklı konfor ve konumlarda oniki çeşit bungalov var, fiyatları 6500/1500 THB arasında değişiyor. Ama, tümü boş ve bakımsız görünüyor.
Böylesi bir cennette, yönetim duyarsızlığı garip geliyor bana. Sıcak 50 dereceyi bulmuş olmalı, durmaksızın ter fışkırıyor tenimden. Toplanıp, restoranın gölgesine sığınıyor ve Singha birası ile biraz da olsa kendime geliyorum ( 50 THB ). Tayland’ın en popüler iki birasından biri Singha, diğeri Chang. Singha daha yumuşak, içimi daha hoş sanki.
Wick’e saat 14.00’de döneriz demiştim. Saat 15.00 oldu. Gıcırtılarla yürüyoruz ahşap iskelenin üzerinden teknemizin bağlı olduğu uç kısma. Girişte bıraktığımız su şişesini, kimseler almasın diye görünmeyecek bir yere koymuştuk, aynı yerde sıcaktan kaynamak üzere iken buluyorum tekrar. Long tail teknemizin her tarafından yağ ve mazot akan motoru kıyametler kopararak Koh Nang Yuan’dan Koh Tao’ya ilerliyor, solda uzanan tatil köylerini seyretme imkanı sağlayarak. Oldukça dalga var, sabah ki, denizin o mükemmel renginden eser yok, sanki Marmara Denizi’nde ilerliyoruz. Nang Yuan’ın güneşi resmen derilerimi haşladı bugün. Mae Haad’a geliyor ve biran önce odamızın serinliğine sığınmak için hızlı adımlarla yürüyoruz kaldığımız tesise doğru.
Bir müddet dinleniyoruz odamızda, akşamın serinliğinin hissedilmeye başlandığı saatlerde çıkıyor ve sahillere kara yolu ulaşımı sağlayan bakımsız ve tehlikeli yol boyunca yürümeye bailıyoruz. Niyetim, sabah sahilden yürüyerek ulaşamadığım Sairee’ye gitmek. Adada korkunç bir motosiklet trafiği var. Daracık yolda tedirgin yürürken az ileride karşımıza bütün albenisi ile henüz bitmemiş bir Budist Tapınağı çıkıyor. İçeriye giremiyoruz, kapılar kapalı, ancak dışarıdaki chofalar ile kapı ve pencerelerin yanlarındaki bezemeler, Budizm’in şaşaalı sanatı tüm ayrıntıları ile karşımda.
Huzura davet eden eşsiz saatlerdeyiz. Sahile inen yoldan polis karakolunun önünden geçerek iniyoruz. Saaire sahiline sükut inmiş gün batımında. Akla zarar bir sessizlik sadece kumlarda can veren minik dalgaların şırıltısı ile bozuluyor. Meditatif zaman ağır da olsa ilerliyor, güneş Tayland Körfezini adeta kana boğuyor, ardından da denize saklanıp kayboluyor gözden. Ardından da büyü bozuluyor.
Güneş etkiledi anlaşılan, ürperiyorum Mae Haad’e yürürken. Yemekte de Tayland’ın meşhur acısı ile hemhâl oluyorum üşüme hissini alt edebilmek için. Servis yapan kadın çok acıdır diyerek ikaz ediyor, gözlerimden yaş gelene kadar yükleniyorum acıya.
Sonra, Lomprayah’ın bekleme salonunda oturup tefekkürlere dalıyorum. Bu coğrafyada deniz ulaşımı üç firmanın tekelinde. En pahalı ve disiplinli olanı Lomprayah, ardından Seatran geliyor sonra da benim kullanacağım Songserm var, neredeyse yarıya yakın daha ucuz Lomprayah’tan. Hem, en fazla birbuçuk saat sürecek deniz yolculuğu için fazla ödemeye gerek yok, sırtçantalılar da Songserm’i kullanıyor çoğunlukla.
Songserm’den yarın Koh Pha Ngan adasına gitmek için bilet alıyoruz ( 250 THB ). Günün yorgunluğundan ve güneşinden harap olmuş bedenimizi odamıza kadar götürecek ayaklarımıza emanet ediyoruz.
06.03.2016 ( KOH TAO – KOH PHA NGAN )
Bu sabah da, memleket işi ürünlerle odamızda yapıyoruz kahvaltımızı. Tayland Körfezinde konaklayacağımız ikinci ada Koh Pha Ngan’a geçeceğiz bugün. 45 kilometrelik deniz yolu için saat 10.00’da hareket edecek Songserm’in teknesi.
Mercan kumu sahillerinde gezmenin bedeli, ufalanmış mercan parçalarının ayakları kesmesi. Dün, oldukça derin bir yara almış ayak tabanım, yürümekte zorlanıyorum. Songserm’in ironik iskelesine ayak bastığımda, yolcuların tümünün sırt çantalı olduğunu görüyorum, içlerinde en yaşlıları bizleriz tabii ki. Buradaki adalarda her firmanın kendi iskelesi var, hepsi de birbirinden derbeder.
Yine herkese üzerlerine yapıştırmak üzere küçük yapışkan işaretler veriyorlar. Bizimki mavi renkli, diğer adalara veya Chumhton’a geçecekler başka renkte etiketlenmiş olarak dolaşıyorlar ortalıkta. Basit ama yararlı bir önlem, zira, farklı güzergahlara gidecek olanları hem görevliler hem yolcular bu şekilde rahatça ayırt edebiliyorlar.
On beş dakika gecikme ile hareket ediyor Royal 5 isimli tekne, neyse, burada ferry deniyor. Mae Haad ve Sairee sahilleri giderek sisler içinde kayboluyor. Üç Kayalar ve Jansom sahillerini seçebiliyorum hayal meyal. Jansom’un o küçücük yeşil denizini ne kadar çok sevmiştim. Koh Tao’da ağaçlar altına gizlenmiş bungalovların yanında çirkin beton bloklarda göze çarpıyor. Tabii, en revaçtakiler bungalovların bulunduğu “ resort “lar olmalı. Bir saattir sert rüzgarın kırıştırdığı denizde ilerliyoruz. Koh Tao’nun silüeti de kaybolurken, Koh Pha Ngan belirmeye başlıyor. Yolumuz üzerinde en derin yer 35 metre, güzergah üzerinde şamandralarla işaretlenmiş bir bant üzerinde ilerliyoruz, mercan atolleri ve sığlıklar 1 metreye kadar yükselebiliyor.
Bir buçuk saat sonra Tongsala iskelesine yanaşıyoruz. Dün akşam, Koh Pha Ngan’da kalacağımız yer bakmıştım. İskeleden 800 metre mesafedeki Colorfull Hut bungalovları hoşuma gitmişti. Yakın nasılsa yürürüz diyerek, burada songthaew denilen kamyonetlere binmiyor, giderek bastıran amansız sıcakta yürüyor sonunda, şirin gerçekten ismi gibi renkli bungalovların olduğu yeri buluyoruz. Küçücük verandası ile sevimli bungalovların geceliği 550 THB.
Üç gece rezerve yapıyoruz. Güzel, bakımlı bir tesis ama, deniz burada çok sığ olduğu için bulanık, anlaşılan burada denize girmeyeceğiz, girenler olsa da. Tongsala iskelesinin yanındaki nehirden uzanan lagün kaldığımız Colorfull Hut’a kadar uzanıyor. Su bir anlamda hareketsiz kaldığı için canlı kalamıyor anlaşılan.
Sıcaklık 40 derecenin üzerinde olmalı, rahatsız ettiği için klimadan kaçınıyorum, küçücük bungalovumuzdaki fan deliler gibi çalışarak bizi serinletmeye çalışıyor.
Sessizliğin hakim olduğu, sadece kuş seslerinin yankılandığı bir ortamdayız, sıcak ve kuş sesleri arasında uyuyakalmışız. 17.30’da canlanıp çıkıyoruz. Hemen yanımızdan geçem songthaew’ler 50 THB’a götürüyorlar Tongsala iskelesinin, daha doğrusu ada merkezinin bulunduğu 800 metre ilerideki yere.
Tongsala, Koh Tao’daki Mae Haad merkezine göre daha büyük ve gelişmiş. Koh Pha Ngan, Tao’ya göre çok daha büyük bir ada ve tüm sahillerini dolaşmak istiyorum. Bir turizm şirketine giriyoruz. Uzun pazarlıklardan sonra bir Suzuki Vitara 4x4 ( 1000 THB ) ( ki bu 4x4 oluşu hayatımızı kurtarıyor, ileride anlatacağım gibi. ), Ang Thong Deniz Milli Parkı için sürat teknesi 1850 THB ( 300 THB giriş ücreti içinde ) anlaşıyoruz. Yarın araçla adayı dolaşıp, ertesi günü bölgenin önemli yerlerinden Ang Thong Milli Parkını gezeceğiz.
Ben pazarlık ettikçe acenta sahibi A ( ismi bu kadar, sadece A ), kafasını yumruklayıp duruyor. 7 Eleven’ın yanındaki meydanda gece pazarı kurulduğunu ve yiyecek çeşitlerinin bolluğunu anlatıyor. Ödemeyi yaptıktan sonra cebimde 60 THB kalmış, karşıdaki döviz bürosundan para bozduruyorum ( 1 €= 38.12 THB )
Az sonra Phantip Gece Pazarındayız. Turistler buradaki halk lokantalarına öylesine rağbet ediyorlar ki, neredeyse yiyecek bir şeyler kalmamıştı pazara girdiğimiz zaman. Ahtapot ızgara, türlü hamur ve tatlı çeşitleri, balıklar, geleneksel Tayland yemekleri, tropik meyveleri ile tam bir cennete düşmüşüz geç de olsa.
Sonra yürüyerek Colorfull Hut’a geliyoruz, köşedeki marketten aldığım bir şişe Changi birası ile Koh Pha Ngan’da ilk gecemi kutlayacağım, sahilde şezlonglara uzanıp, dalgaların utangaç şırıltılarını dinleyerek.
Sonunda şirin kulübemin yer yatağına atıyorum yorgun gövdemi, bin bir börtü böcek ve kuş sesleri arasında uyku denizine dalıyorum bu kez.
07.03.2016 ( KOH PHA NGAN )
Sabah 09.00’da Tongsala’ya yürüyor, kiraladığımız aracı alıp, dönüyor ve şirin kulübemizin önünde yemyeşil çimlerin üzerinde kahvaltımızı yapıyoruz. Adanın haritasını açıp bugün gezebileceğimiz güzergâhı çiziyorum. Kuzeyden başlıyoruz, yollar rahat otomobiller için. Birbiri ardına dizilmiş yerleşimler ve tatil beldeleri peşpeşe uzanıyor, haritaya bakıyorum, hangi yerleşimin nerede başlayıp, nerede bittiğini kestirmek çok zor.
İlk molayı Haad Chao Phao balıkçı köyünde veriyorum. Mercan parçaları neredeyse sandaletlerimizin tabanlarını delecek. Beyaz kumların üzerinde isli tencereler, çoban ateşleri ve deniz kestanesi kabukları dizili. Anlaşılan köy sakinleri deniz kestanesini çok seviyor ve belki de afrodisyak olarak kullanıyor. Sakin, bir kadın derbeder bir balıkçı kulübesine av malzemeleri getirirken ürkek gözlerle bizi süzüyor.
Haad Son’a varıyor sonraki yolumuz. Aşağılara inen kum patika Secret Beach olarak işaretlenmiş. Arabayı yol kenarına park ederek ağaçların gölgesinde patikayı izleyerek, gerçekten sürpriz bir plaj ile karşılaşıyoruz. İki üç aileden başka kimseler yok. Denize giriyoruz. Tertemiz, keyifle yüzülüyor.
Sağda güzel bir tesis gözüme çarpıyor, yürüyor ve içeri giriyorum. Bakımlı bungalovlar ve evler, peysaj ile Haad Son Resort burası. Tesisin kıyıda deniz kızlı amblemi olan tabelası da oldukça ilginç. İlerideki burunda bambularla neredeyse güneş geçirmaz hale getirilmiş kafe var, çok güzel chilly müzik çalıyor. Özgün objelerle donatılmış her yer. Eşim deniz üzerindeki salıncakta sallanırken ben fotoğraf çekme derdindeyim. Patikayı tırmanıp aracımızın yanına geliyor ve kuzeye devam ediyoruz yine.
Tesisler, koylar birbirini izliyor, herbirinde durmaya kalksak gün bitecek. Bu kez, Haad Mae Haad koyunda duruyor ve çok sükseli bir büyük tesisin içinden geçerek deniz kenarına iniyoruz.
Karşıdaki küçük Koh Ma adası küçük bir mercan lagünü ile bağlanıyor. Deniz pırıl pırıl, biraz sert rüzgar esiyor. Bir kez de burada denize girip, su altındaki harika dünyayı izliyorum.
Artık, adanın batısından kuzeyine geçtik. Chaloklum koyu oldukça sakim, pek tesis de yok. Balıkçıların karides ağları dizili sahil boyunca.Sakin denizde dizilmiş beş-altı balıkçı teknesi usul usul sallanıyor. Chaloklum koyunun önünden Tongsala’ya ve batı koylara giden geniş bir yol var. Buraya girmek niyetimiz yoktu. Chaloklum’dan Haad Khuat koyuna yani Bottle Beach’e gitmeyi düşünüyordum. Ancak, sarp coğrafya nedeniyle araç yolu yok. Haad Khom’dan Haad Khuat’a gitmek için tahminim ( Google Eart’e göre ) 4-5 kilometre orman içinden yürümek gerekiyor. Çaresiz, güneye inen yola giriyor, bir bakkal dükkânından haşlanmış mısır alarak dinlenirken yanda gördüğüm Budist Tapınağının bahçesinde buluyorum kendimi.
Chaloklum köyünden dimdik güneye Baan Tai koyuna iniyoruz. Yollar bir adanın hak edebileceğinden çok daha geniş ve düzgün. Koh Phangan, aldığı turist sayısına oranla hizmet etmeyi de başarmış görünüyor. Baan Tai ve Haad Rin denince sırtçantalı gezginlerin aklına Dolunay Partileri’nin kâbesi olan plajlar geliyor.
Ada tamamen tropikal yağmur ormanları ve kokonat ağaçları ile kaplı, denizleri ise mercanlarıyla ünlü. Thai Airwaysile Air Asia’nın başkent Bangkok‘tan Surat Thani havalimanına her gün seferleri bulunuyor. Surat Thani’den Koh Phangan’a ulaşmak ise 4 saat sürüyor. Koh Phangan’dan, 35 km uzaklıktaki Koh Samui’ye gitmek ise botla yarım saat sürüyor. Koh Phangan’a 35 km uzaklıktaki Koh Taoözellikle dalış için popüler bir yer. Samui ve Tao adalarında kalıp Full Moon Parti’sine botla gelip katılan yine binlerce insan olduğunu söyleyebiliriz.
Koh Phangan Full Moon Parti’leriyle ünlendikten sonra, adada buna benzer birçok parti daha düzenlenmeye başlanmış. Ormanda düzenlenen Half Moon Parti’si Full Moon Parti’den sonra adadaki diğer bir popüler parti. Farklı bir tecrübe yaşamak ve eğlenmek isteyenlere önerilir. Bunun yanında bazı resortların özel olarak organize ettiği havuz partileri de bulunuyor. Bu partilerin de suyunu çıkarmışlar, caddeler boyunca dizilen levhalarda korsan partisi, şelâle partisi gibi sonu gelmez partilerle sırt çantalıları cezbetme gayretindeler.
Bulunduğumuz günler Dolunay Partileri ile çılgınlaşma günleri değildi. Bu nedenle Baan Tai sakin ve sessiz, Haad Rin ise yorgunluk atar gibi. Kalabalık ve yoğun betonlaşma sıkıntı veriyor. Yeni yapılmakta olan bir tesisin kıyıcığındaki mangrov ağacının gölgesine sığınıp azgın sıcağın az da olsa insafa gelmesini bekliyor hafiften de bir uyku çekiyorum. Yakınlardaki Haad Rin iskelesinde birkaç tekne miskin miskin birbirlerine sürtünüyorlar.
Haad Khuat yani Bottle Beach kafama takıldı, hakkında adanın en güzel ve en izole koyu olduğuna dair çok şey okuduğumdan, bu kez adanın sağ tarafından kuzeye çıkan yoldan tekrar çıkarak buraya gitmeye karar veriyorum. Baan Kai’de durup köşedeki lokantaya yolu sormak için giriyorum. Kadın acıyarak bakıyor gözlerime ve elimdeki haritanın üzerine left, right, left, right, you go long time yazıyor. Dağlardan geçeceksiniz, vazgeçin bu sevdadan der gibi. Pek anlamlandıramasam da, teşekkür ederek çıkıyorum.
Yolu buluyor ve sürekli tırmanarak ilerliyoruz. Sağda solda şelâleleri gösteren levhalar var, ama, hiçbirinin önüne kadar araç gitmiyor anladığım kadarı ile. Üstelik bizim fazla vaktimiz de yok. Neden sonra, solda kararmış bir levha üzerinde Bottle Beach ( Haad Khuat ) yazısını son anda fark ediyorum. Yol giderek kayganlaşıyor aşağılara indikçe, Suzuki jipimiz kızaklamaya kaymaya başlıyor. Kontrol etmek mümkün değil, aşağılara doğru hızlanarak yuvarlanacağız ve araç devrilecek.
Aracı 4x4’e almaya çalışıyoruz, diferansiyel kilitlenmiyor bir türlü. Bu arada, arkamızda beliren motosikletliler de kayarak bize çarpıyorlar. Kızın birinin ayağı zedelenmiş olmalı, öfkeyle aracın camına vuruyor, sonra bizim de yabancı olduğumuzu anlayınca pardon diyerek uzaklaşıyor. Allah allah diyorum kendi kendşme, burada yerli halka hakaret etmek serbest mi ki, kız bizi de önce Tai zannederek, küfredip, camı kıracak kadar vurdu.
Sonunda 4x4 hale getiriyoruz, araç güvenle iniyor ama, bizdeki tedirginlik Bottle Beach’e varana kadar devam ediyor. Yol, insanın cesaretrini kıracak kadar riskli, toprak patikanın neden bu kadar kaydığını bir türlü anlayamadım. Ama, bana yolu tarif eden kadının neden acıyarak baktığını çok iyi anladım. Neden buraya Chaloklum’dan teknelerle gelindiğini daha iyi kavradım.
Sonunda koya geliyoruz. 500 metre uzunluğundaki koya gerçek bir sükunet hakim. Dört tesis te bulunan bungalovlar ve önlerindeki kokonat ağaçlarına asılı hamaklar, arkada beyaz mercan kumları ve türkuaz denizi ile Haad Khuat imrendirici bir güzelliğe sahip. Adını Chaloklum’dan buraya uzanan trek patikası üzerine dizili şişelerden alıyormuş.
Denizde serinliyor, yaşadığımız gerginliği atıyoruz. Koydan, medeniyete gidecek son tekne de hareket ediyor. Tekneci, tekrar tekrar sesleniyor bize, burada mahsur kalmamız için. Bilmiyor ki, biz yine o felaket yola revan olup, Chaloklum’a değil, Baan Tai’e gideceğiz. 4x4 le rahatça çıkıyoruz, kayan patikaları. Sağda solda timsah çiftlikleri, orman patikaları, dinlenme tesisleri sıralanıyor güneye inerken. Baan Kai, sonra Baan Tai derken Tongsala’ya geliyoruz güneş batmak üzereyken. Colorfull Hut’ta bir duş alıp, nefeslendikten sonra yürüyerek tekrar Tongsala’ya Phantip gece pazarına geliyor ve hareketli yemek tezgâhlarının arasına dalıyoruz. Izgara sübye 60 THB, tavuklu pilav, tavuklu sigara böreği 10 THB, sebzeli pilav 50 THB ile güzelce karnımızı doyuyor, gün boyu adres sormak için araca inip binmekten harap olmuş bedenimin kaybettiği enerjiyi depolamaya çalışıyorum.
Yine yürüyerek karanlık sokaklarda kulübemize geliyor ve aldığım Singha birasını Nai Wok sahilinin yakamozlarını seyrederek içiyorum, yıkıldığım şezlongun üzerinden.
08.03.2016 ( KOH PHA NGAN / ANG THONG DENİZ MİLLİ PARKI / KOH PHA NGAN )
Sabah gün doğarken uyanıyorum. Nai Wok muhteşem bir güzelliğe bürünmüş, aynı gün batımında olduğu gibi. Sahil boyunca yürüyor, denize ilerleyen mangrov ağaçlarının arasından dolaşırken sık sık fotoğraf makinemi ıslanma riskine sokuyorum.
Hemen karşımızda tablo gibi duran Koh Tae Nail adası silüeti ile ayrı bir anlam katıyor, içinde kaybolduğum panoramaya. Kokonat ağacına asılmış salıncakta sallanıyorum çocuklar gibi. An be an değişen ışığı fotoğraflamak heyecan veriyor bu saatlerde.
Ardından, kulübemizin yanı başında kahvaltı masamızı hazırlıyor ve keyifli bir güne başlıyoruz. Sonra, Tongsala’ya gidip kiraladığımız aracı bırakıyoruz. A dün dolaşırken çalılara çizdirdiğimiz kaportaya bakıyor dikkatle, sonra dudak bükerek pasaportu uzatıyor. Kiralık arabanın en büyük derdi bu, teslim anında sorunlar çıkıyor, hiç yokken para alabilmek için hasar gösterebiliyorlar.
A’nın karısı, bugün sürat teknesi ile bizi Ang Thong’a götürecek Safari Tour ofisine götürüyor. Hayli ilgi var. Ofisin önü dolu, açık büfe kahvaltı da oldukça zengin. Kahvaltı yaptığımız için çay içmekle yetiniyoruz. Sonra ödenen yüksek ücretlere yakışmayan, bir iskelesi dahi olmayan kumsaldan tekneye bindiriyorlar. Pervaneler kuma gömülüp duruyor dalgalarla. 2x200 HP V6 motorlu teknede sadece yirmi kişiyiz. Ok gibi atılıyor saat 09.30’da, 50 mil hız yaparak.
Yıllar önce Pire limanından Girit’e gidişimizi hatırlıyorum. Sonra Aleksi Zorba’nın “ yunus balıklarını görüp te dellenmeyen insan mıdır? “ sözlerini, bu süratte hangi yunus balığını görebileceğimizi düşünürken.
Dakikada 4500 devirle dönen motorlar yavaşlıyor ve Uzakdoğu’nun egzotik panoramalarından denizden dimdik yükselen bir adanın önünde bir deniz mağarası girişinde duruyoruz. Şnorkelimi kuşanıp atlıyorum denize, fakat su öylesine bulanık ve yeşil ki, hiçbir şey görünmüyor aşağıda. Denizin erittiği ada etekleri ilginç, kulaçlarla bu ilginç oluşumları izlemek için kulaç atıyorum.
Ardından tekrar motorlar homurdanıyor ve teknemiz Tayland Körfezinin sularını adeta otobana çeviriyor. Bir başka adaya, Mae Koh adasına, daha doğrusu lagününe geliyoruz. Bembeyaz mercan kumlarının parıltısı, suyun içinde türkuaz oyunlar yaratıyor. Rehberimiz sempatik İsveçli bir kız. Yüzer iskeleden inince karşımıza çıkan haritanın önünde toplayıp, yukarıdaki yürüyüş rotaları hakkında bilgi veriyor.
Adanın ortasında yer alan lagüne giden ahşap merdivenlere hızla dalıyorum, ama, sıcakta giderek hızım kesiliyor. Çıkanlarda, inenler de kan ter içindeler. Sempatik İsveç’li rehber kızın dediği kadar da riskli dik merdivenler. Her an, ayak kayması ile merdivenlerden yuvarlanmak olası.
Bunca yorgunluğa değeceğine inanamadığım yeşil bir göl çıkıyor karşıma. Üstelik lagünün tamamını görmek de mümkün değil. Ağaç dallarının bir parça budanması göl panoramasını daha güzel hale getirecek. Seyir teraslarından aşağılarda Tayland Körfezinin suları ve tekne trafiği net olarak görülüyor.
Bu coğrafyada kayaking yani kano turları çok rağbet görüyor. Özellikle turkuvaz suların üzerinde inip kalkan kano kürekleri güzel fotoğraflar veriyor. Sonra, İsveçli rehberimiz kalk borusunu çalıyor, yorgunluktan gölgelere sığınmış olan diğer yolcular da, açıkta demirlemiş sürat teknemizin yüzer iskeleye yanaşmasını beklemeye başlıyorlar.
Uçuş başlıyor yine ve Wua Ta-Lab Adasına doğru ok gibi ilerliyoruz. Geniş sahili, kumsalın arkasında uzanan yeşil alan, ahşap bungalovlar ve çadır yerleri ve bol güvenlik görevlisi ile dikkat çeken adada günübirlik ziyaretçilerden başka kalan yok şimdi gördüğüm kadarıyla.
Sahil boyunca yürüyorum, hemen herkesin elinde şnorkel ve gopro var. Denizaltında bunca baskıya dayanacak canlı popülasyonun ne kadar ömrü olabileceğini düşünüyorum.
Bu arada sağ tarafta merdivenlerin başında bir levha dikkatimi çekiyor. Anlaşılan adanın sahillerinin daha iyi görünebileceği seyir teraslarına uzanıyor. 300 metre yukarıya tırmanan zorlu bir patikayı, ayağımda plaj terlikleri ile nefes nefese çıkıyorum. 80 metredeki seyir terası tatmin edici oluyor benim için, aşağıda deniz ve tekneler çok güzel görünüyor. İniş çıkıştan da zor oluyor, kayan taşlara kapılıp gitmemek için tüm dikkatimi vererek, sonunda aşağı inebiliyorum.
Bu kez de içerilere uzanan yeşil alana ilerleyince, soldan yukarılara çıkan başka bir patika görüyorum. Bu kez 100 metre yukarıda bulunuyor seyir terası. Eğimli patikanın kenarına gerilmiş halatlara tutunamasam çıkmam mümkün değil, çektiğim fotoğraflar sanırım bunca yorgunluğa değiyor. Neden sonra iniyor 45 derece sıcakta bunca cefaya katlanmış bedenimi kısmen daha serin olan denizde şımartıyorum. Mercan kumlara uzanıp, kurumaya vakit kalmadan kalk işareti geliyor.
Süretten ürperiyor, kuytu bir köşeye kaçıyorum teknede. Sağda Koh Samui adası uzanıyor, uçarcasına yolculuk Koh Pha Ngan’da sabah bindiğimiz yerde kıçtan kara olarak bitiyor. Bu gezi için gerçekten oldukça fazla para alan Safari Tour’un motorların pervanelerini riske ederek, mercan kumlarına saplayarak yanaşmasını anlayamıyorum. Bir iskele yapmek çok mu zor ve pahalı. Tayland’ın meşhur sloganı geliyor hatırıma; “ Mai Pan Rei “ yani takma kafanı.
İniyor ve az ilerideki Songserm iskelesinden yarın için Koh Samui bileti alıyoruz ( 200 Baht ). Yolumuz üzerindeki 7 Eleven’dan noodle ve meyve alarak Colorfull Hut’ın yolunu tutuyoruz. Bu akşam İstanbul’dan getirdiğimiz Yeni Rakı ile alem yapacağız. Bandırma’nın Mihalıççık peyniri, Erdek’in zeytini, Fethiye’nin zeytinyağı ve ton balığı, sahildeki küçük barın önündeki masada dizilince, rakının da yolu açılmış oluyor. Sohbetle, keyifle geçmesine vesile oluyor, hanidir kokusunu özlediğimiz rakı.
Akşamüzeri güneş tam bir şölenle battı, adeta kana boyadı ufku. Silüetler vurdu, kızıl suların üzerine. Kadınlar, akşam yemeği için, belki de kocalarına meze yapmak için denizin çekilme anlarında midyeler topladı küçücük sepetlerine.
Yarın saat 12.30’da hareket edecek Songserm’in feribotu, bu da, keyifle uyuyacağımız bir sabahımız olacak anlamına geliyor.
09.03.2016 ( KOH PHA NGAN - KOH SAMUİ )
Yanı başımızdaki resort’ta kalan patavatsızların gece boyu devam eden gürültüleri olmasa daha derin uyuyarak yeni güne daha dinç kalkacaktık, ama; her zaman böyle densizler insanı etkileyebiliyor.
Nai Wok sahillerine güneşin pırıltısı vurmadan, sahildeki rakı masasını bu kez kahvaltı masasına tebdil eyliyoruz. Son fotoğrafları alıyorum Koh Pha Ngan’da, sonra çantalar tekne yolculuğuna hazır ediliyor. Zira, teknede çantalar oradan oraya atıldığı için, sağlam bağlanması ve kontrol edilmesi gerekiyor.
Thongsala’ya gitmek için taksiciler gibi, Colorful’un sahibi de kişi başı 100 THB isteyince, şeytanın ayağını kırıp, yürüyerek gitmeye karar veriyoruz, hem dün gördüğümüz yol üstündeki dükkandan kokonat yağı alacağız. Kadın, ilkel bir makinede kokonat yağı çıkarıyor, kaç gündür gelip geçerken görüyorduk. Bir şişe alıyoruz (250 TBH/500 gr ).
Kısa bir yürüyüşten sonra Songserm’in iskelesine geliyor ve Koh Samui’ye götürecek tekneyi beklemeye başlıyoruz. Yine tişörtümüze yapıştırılan “ joint ticket “ etiketi ile biniyoruz tekneye. Koh Pha Ngan’ı gözden yitirirken, giderek Koh Samui’nin yemyeşil ormanlarla kaplı dokusu yaklaşmaya daha doğrusu belirginleşmeye başlıyor.
KOH SAMUİ ADASI; Bir ada düşünün üç milyon kokonat ağacı ve bunların arasına genelde ustalıkla gizlenmiş tam altmış bin oda. Tayland’ın üçüncü büyük adası olan Samui, kendi adı ile anılan Samui takımadalarının da, Phuket ve Koh Chang adalarından sonra en irisi ( 230 km2 ), Koh Tao, sakin ve dalış turları ile ünlü bilindiği gibi, Koh Pha Ngan Dolunay partileri ile başlayan canlılığı, neredeyse her gece başka isimlerle sürdürme gayretinde, Koh Samui ise ellibeş kilometreyi bulan sahillerinde dizilmiş plajları ile her kesimden turiste ev sahipliği yapıyor.
Görülebilen en tepelerde bile konaklama tesislerinin varlığı hissediliyor. Hareketten bir saat sonra, adanın merkezi Na Thon’daki iskeleye yanaşıyoruz. Her ferry çıkışı, kaotik oluyor. Bir yanda, tesis öneren insanların gürültüsü, bir yanda 40-45 dereceyi bulan sıcaklık, diğer yanda ısrarla adaların merkezlerinde konaklama isteği, inişlerde insanı ister istemez geriyor. Gerçi, bir gün önce, internetin hızlı olduğu saatlerde ada merkezlerine yakın tesisleri harita üzerinde işaretlemeye çalışıyorum, ama; birbirleri arasındaki mesafe bazen çok uzak olduğundan, biz de genelde yürümeyi tercih ettiğimizden, bastıran sıcakta sıkıcı oluyor.
Bu coğrafyadaki adalara gelenler, genellikle adaların belli koylarındaki rezerve ettikleri tesislerden birine, iner inmez bindikleri songthaew’lerle gidebiliyorlar. Biz, dinlenmekten çok gezi amaçlı geldiğimiz için ada merkezlerine yakın konaklayıp, kiralık oto, tekne ve bilet temini için fazla zaman harcamak istemiyoruz.
İner inmez, eşimi bir ağaç gölgesinde çantalarla bırakarak, akşam işaretlediğim otellerin izini sürebilmek için Chonwithi caddesine giriyorum. Cadde boyunca işaretlediğim otellere bakıyorum, hepsi dolu, müsait olanlarda çok pahalı.
Sonunda geniş bir bahçenin içinde Wang Bua Home isimli otele doğru yürüyorum. Resepsiyonda çok yaşlı ama bakımlı bir kadın oturuyor, 400 THB diyor ve hiç aşağı inmiyor fiyatı. İkide bir de bu civarda bu fiyata yer bulamazsınız diyor. Odalar tertemiz, eski bir bina, ama her yer pırıl pırıl. Kadıncağız, giriş işlemleri yaptıktan sonra, on beş dakika kadar para aldığına dair makbuz vermek için uğraşıyor. Görmüş, geçirmiş, olgun biri olduğu her halinden belli.
Tam öğle saatinde, güneş Samui’nin tepesinde patlamışken dışarı çıkıyoruz bir şeyler yiyebilmek için. Bir arkadaki caddede uzun süre dolaştıktan sonra Long Bay isimli, temiz yüzlü bir Tay’ın işlettiği lokantayı buluyoruz, hem temiz, hem de fiyatlar civardakilerin yarısı kadar. Sıcakta ancak bir karidesli pilav yiyebiliyorum ( 60 THB ).
Sonra, güneş insafa gelene kadar odamıza çekiliyoruz. Saat 17.30’da nemin insafsızca arttığı, güneşin boynunun biraz kırıldığı anlarda dışarı çıkıyor ve Na Thon iskelesinin güneyine doğru yürüyoruz. İlk geldiğimiz saatlerde, denizin içinde yürüyen insanlar görmüştüm, şimdi deniz çekildikçe 400-500 metre genişliğinde bir kumsal çıkmış ortaya.
Kızlar ellerindeki torbalara, çekilen denizin geride bıraktığı küçük midyeleri topluyorlar, ellerindeki sopalarla ıslak kumları karıştırarak. Az ileride üzerinde takım elbise, ayaklarında terlik ile Çin’li bir damat, gelinini elinden tutmuş akrabaları ile fotoğraf çektiriyor. Mangrow ve kokonat ağaçları güneye uzanan sahil boyunca uzanıp gidiyor. Denize düşmek üzere güneş, bitap düşmüş bütün gün ortalığı kavurmaktan. Güneşin önünde, yavaş yavaş Samui’yi terk eden dev bir kruvaziyer görüntüyü çirkinleştiriyor.
Önünde geniş bahçesi olan Deniz Polisi binasının sahildeki masasına oturuyoruz. Bastıran nemden sırılsıklam hallerdeyiz. Kocası karakolda görevli, güler yüzlü bir kadın geliyor ve fotoğraflarımızı çekiyor. Havanın kararmaya yüz tuttuğu saatlerde, karakolun arkasındaki toprak yoldan ana caddeye doğru yürürken ezan sesi geliyor yakınlardaki bir camiden.
Öğle yemeği bayağı sağlammış anlaşılan, akşam yemek yerine meyve almayı tercih ediyor ve ananas ( 1.5 kg / 35 THB ), ejder meyvesi ( 19THB / kg ), papaya ( 69THB/kg ) alıyor ve otelin önündeki geniş bahçedeki masa ve sandalyelere adeta yığılıyoruz. Bir ameliyat ciddiyeti ile temizleyip, dilimlediğim ananas az sonra diğer meyvelerle beraber keyifli bir akşam yemeğine dönüşüyor.
Önümüzde ışıklar içinde küçük bir Buda sunağının yanındaki toprak küpteki tertemiz su, ikide bir ellerimi yıkamak için odaya gitmekten kurtarıyor beni.
Bir ara, Songserm iskelesinin hemen karşı caddesinde bir ofisten, yarın adayı dolaşabilmek için Mazda sedan kiralıyoruz ( 1000 THB ). Yarın yorucu bir gün olacak, odanın yolunu tutuyoruz sonunda.
10.03.21016 ( KOH SAMUİ )
Gece boyu rahat uyutacak bir hava vardı, dinlenmişiz. Denizin yükselmeye başladığı günün ilk saatlerinde kalkıyorum ve Chonwiti caddesi boyunca yürüyorum. Başka adalara, Surathani’ye gidecek sırtçantalılar şimdiden ferry şirketlerinin iskelelerini doldurmuşlar bile.
Yine, bahçede hazırlıyoruz kahvaltı masasını ve sonrasında ofise yürüyerek aracımızı alıyoruz. Mazda Elegant, sağı solu vurulmuş, tamponları çatlak, ne volur ne olmaz diyerek fotoğraflarını çekiyorum, ofis sahibi gülüyor. İlk akaryakıt istasyonundan benzin aldıktan sonra, Na Thon’un kuzeyine doğru yola çıkıyoruz. Trafik şimdilik yoğun değil ama; tersten çalışması her zaman tedirgin ediyor. Karşımıza çıkan ilk yerleşim Laem Yai, seyir terasına yürümek için iniyoruz, ancak, yoğun orman dokusundan, ileride parıldayan denizi tamamen görmek mümkün olmuyor.
Sonra, Haad Bang Po sahillerine geliyoruz. Med-cezir ve açık denizin kopardığı yosunlar suyun üzerinde yüzüyor. Salaş guest houseler’ın sessizliği Koh Samui’nin çılgın kalabalığına tezat oluşturuyor. Az ileride Ban Tai sahilleri başlıyor, deniz türkuaz-yeşil rengi ile oldukça çekici geliyor bu kez. Geleneksel manzaraları ile denize doğru uzanan kokonatlı sahillerde sıralanan lüks rezidansları saymazsak, deniz ve ağaçlar güzel fotoğraflar veriyor.
Genç bir Türk’le tanışıyoruz, Moskova’da çalışıyormuş, geçmişe göre Tayland’ın çok pahalı olduğundan şikayetçi. Gerçekten de on gündür, buralardayız, fiyatlar Türkiye mertebelerine çıkmış.
Keyifle denize girip çıkıyoruz. Laem Na Lan burnundan sonra Mae Nam plajları başlıyor. Tam bir kentleşme hakim buralarda, trafik yoğun, hatta durmuş. Anayoldan ayrılmadan Bo Phut balıkçı köyüne devam ediyoruz. Koydaki iskelelerin az ilerisinde Big Buddha kompleksi var.
Az sonra, dar bir geçitten geçerek Ko Fa adasına kurulmuş Big Buddha tapınağının yanına geliyoruz. Hediyelik eşya dükkanları, dini eserler, muskalar ve giyim eşyaları ile dolup taşıyor. Felâket bir sıcakla beraber geliyoruz devasa heykelin önüne. Yerler fırında kızmış tuğladan farksız, her adımda acı çekiyorum, Buda’nın kutsal mekanında ayaklarım çıplak olarak.Yerel adıyla Wat Phra Yai olarak bilinen 12 metre yüksekliğindeki altından yapıldığı söylenen heykel 1972 yılında yapılmış. Buda, kendisini ayartmaya çalışan Mara’nın önünde, meditasyon yapıyor. Samui’ye gelenlerin uçakta ilk dikkatlerini çeken şeyin Big Buddha heykeli olduğunu okumuştum pek çok rehber kitapta.
Sonra, hemen yan taraftaki Plai Laem tapınağının bahçesine giriyorum. Burada Merhamet ve Şefkat Tanrıçası Guanyin, kendine özgü onsekiz kolu ile devasa bir heykel oluşturmuş. Ülkemizde süren kirli bir savaşın baronlarına uzanır mı diye düşünüyorum Guadyin’in merhamet ve şefkat dağıtan kolları.
Az ileride yine dev bir gülen Buddha heykeli yükseliyor. Buddha’nın bilinen karekterlerinden birisi olan bu betimlemede Buddha elinde teşbihi ile huzur ve tevazuyu sesleniyor aşağıdaki izleyicilerine. Geleneksel Çin Budizm’i, Shinto’culuk ve Tayland’ın anonim Budizm anlayışı, birbirlerine düşmeden, dalaşmadan, ortak kültürlerini, farklılıklarını Buddha’ya yaraşan şekilde paylaşıyorlar.
Plai Laem tapınağı, Budizm’in şatafatlı ve renkli bezemeleri ile göz kamaştırıcı. Tümünün içinde bulunduğu dev havuzun kıyısında flüt çalan Krishna ve diğer Budizm ( tabiatı ile Hinduizm ) tanrı ve tanrıçaları da yerlerini almış.
Aracımıza gelirken sıcağın daha da arttığını hissediyoruz, yapacak bir şey yok, bugün Koh Samui’yi tanımamız gerekiyor. Adanın kuzeyinden doğusuna geçiyoruz artık. Önümüzde Haad Choeng Mon yerleşimi var. Pek çok resort levhası eşlik ediyor yol boyunca, bir toprak yola giriyoruz, yol Q Signature Samui tesislerinin önünde bitiyor. Tesisin içinden, harika odaların yanıbaşından geçiyoruz, nereye gidiyorsun diye soran yok. Gerçi, ortalığa sıcağın ve muhtemelen tıka basa yenen öğle yemeğinin rehaveti çökmüş. Görünürde kimseler yok, belli ki, herkes, odalarında klimaların serinliğine sığınmış.
Yüzme havuzunun arkasında farklı tonlarda berrak deniz suları uzanıyor. Denizde birkaç kişi sessiz yüzüyor. Küçük yerel kayıklar karşıdaki adaya gidiyorlar ağır ağır. Deniz çok kayalık ve ayakları bıçak gibi kesiyor. Yine de böylesi bir denizin davetini reddedemiyor ve ihtiyatlı adımlarla sulara bırakıyoruz kendimizi. Burada da gördüğümüz gibi, neredeyse tüm Samui sahilleri tesislerle kapatılmış. Halk, aralarda kalan küçük arazilerden giderek denizden yararlanabiliyor. Yabancılara görevliler sesi çıkarmıyor, pek çok tesisin içinden rahatça geçerek plajından yararlanabiliyoruz.
Artık, güneye inmeye başladık Samui sahillerinde. Tropik adaya yakışmayacak irilikte turistik tesisler, kentleşmeye yüz tutmuş bölgeler, geniş asfaltlar ve üzerine bunaltıcı sıcak resmen bunaltıyor. Açıkçası, Koh Tao adasını aramaya başladım şimdiden.
Adanın en yoğun ve en popüler plajlarının bulunduğu Chaweng’e yaklaştıkça içim daralmaya başlıyor. Plajın kuzeyinde, Yai Noi Bay’da, sağlı sollu araç ve motosikletlerin sıkıştırdığı yolda, dura kalka ilerlemeye çalışıyoruz. Bir araçlık yer görerek, zar zor girip park ediyoruz. Önümüzdeki dev tesisin önündeki güvenlik görevlisine denize nereden girebileceğimizi sorunca, giriş kapısını tarif edip, tesis içinden girebileceğimizi söylüyor. Kaotik ortamda denizin ne yanda kaldığını anlamak bile imkansızlaşıyor.
Bitmez tükenmez koridorlarından, neredeyse sonsuz sayıdaki odalarının önünden geçerken yoruluyoruz, hâlâ denizi göremedik. Özellikjle Chaweng’de bir santim bile boş alan kalmamış devasa tesislerden. Sonunda sahildeyiz, plaj şemsiyelerinin altında uyuklayan insanlar şezlonglara yığılıp kalmışlar adeta. Dip dibe yerleşmiş Tai masajı yapılan çardaklar, sinekler gibi insana yapışan seyyar satıcılar buranbın önde gelen özellikleri olsa gerek. Yai Noi koyunun az ilerisinde taşlar öyle dizilmiş ki doğal bir dalgakıran oluşturmuşlar. Sıcağın, kızgın kumlardan yansıyıp insanın yüzünü yaladığı anlarda plaj boyunca yürüyüp, ortalığı seyrediyorum. Denize dahi girmeden, caddeye çıkıyor Family Mart’tan yiyecek ve soğuk içecek bir şeyler alıyor, Chaweng gölünün etrafını dolaşıp güneye devam ediyoruz.
Lamai sahilinin güzelliğini fark edip bir ağaç altına parkediyorum, güneşten ateş topuna dönmüş aracımızı. İri taşlar, yeşil deniz Koh Tao’yu hatırlatıyor, koyun sakinliği de. Keyifle yüzüp, Chaweng stresini Lamai denizinde atıyoruz.
Aracı park ettiğimiz yerin hemen yanında bir Budist adak yeri var. Çevresi, tabak içine konmuş tavuk eti dahil, rengarenk içecekler, meyveler bantlarla dolu. Hemen yanındaki caddeden geçen tüm araçlar önünden geçerken uzun uzun kornaya basıyorlar.
Lamai’de güzel zaman geçiriyor, sonunda daha güneye Hin Ta & Hin Yai bölgesine gidiyor, park ettiğimiz yerden, salaş bir kafenin bulunduğu plaja giriyoruz. Rocy’s Beack olarak anılan bu yerde, penise benzeyen bir kaya ile vajina’yı andıran bir kaya oyuğu var, içinden hafifçe sular akan. Meğer zor yolu seçmişim, denizin içinden, dik kayalardan tırmanarak bitip tükenmez atraksiyonlarla uzaktan Hin Tai’yi görebiliyorum. Ne yaparsam yapayım, Hin Yai’yi göremiyorum, civarda pek çok Japon kız var. Açıkçası, Hin Yai’yı sormaya utanıyorum ve Hin Ta’yı fotoğraflamakla yetinip, bu kez cadde boyunca rahatça yürüyerek Rocy’s Beach’e geliyor ve bu yorgunluğumu ve Hin Yai’yi görememenin ezikliğini soğuk bir Singha birası ile atıyorum J.
Hava kararmaya yüz tuttu. Programımda olan bir tek yer kaldı göremediğimiz, Wat Kunaram. İnatla soruyoruz, tarif ediyorlar, ama bir türlü bulamıyoruz. Biz Kunaram levhası ararken Na Thon’a geliyoruz. Meğer Kunaram tapınağının diğer adı Phra Wihan Luang Por Daeng imiş. Belki de levhalarda bu isim yazdığı için göremedik. Yarın erken kalkıp, kiralık aracı teslim etmeden oniki kilometre kuzeydeki bu önemli tapınağı bulma kararlığındayım.
Akşam yemeğini pilavlı tavuk ile taçlandırıyorum. ( Hiç sevmediğim halde, yediğim yemekleri yazma nedenim, dostlarımın “ oralarda yiyecek bir şeyler bulabiliyor musun ? “ sorularına cevap olur umudu iledir. Elbette, önceleri ihtiyatla, giderek daha yerel yemeklere alışıp, keyifle yemek mümkün. Temiz olduktan sonra, Tai mutfağı insanı imrendirecek lezzette yemekler sunuyor. )
Yorgunluk esir alıyor ve 20.30’da fotoğraflarımı derlemek ve notlarımı gözden geçirmek üzere yatağa uzanıyorum.
11.03.2016 ( KOH SAMUİ )
Dinlenmiş olarak başlıyoruz yeni güne, yorulmaya hazırız yani. İlk işimiz dün bir türlü bulamadığım ız Wat Kunaram’ı bulmak için yollara düşmek oluyor. Saat 07.00’de tabir-i caizse kargalar kahvaltısını yapmadan on iki kilometre ilerideki Wat Kunaram’ı aramaya başlıyoruz. Phra Wihan Luang Por Daeng adı ile bulmak çok daha kolay oluyor. Geniş bir avlu içerisinde bakımlı bir tapınak. Sabahın erken saatleri olmasına rağmen, görevliler yerleri süpürüyor, çiçeklerin bakımını yapıyorlar.
Budist rahip Luong Por Daeng, bilinçli bir şekilde Buda kültürünün nmeditatif çarpıcılığını göstermek için, bir anlamda kendini feda etti ve lotüs oturuşu ile meditatif aleme dalarak dünyadan ayrıldı. Bu şekilde kuantum fiziğinin de cevaz verdiği, maddenin atomaltı hallerinde farklı boyutlara ait olduğunun da göstergesi oldu. Aradan kırk yıl geçmesine rağmen, vücudunda, gözlerindeki bozulmalar hariç bir bozulma ve çürüme olmaması hayretle karşılanmaktadır. Ne var ki; ileri fiziğin gelecekte aktaracağı bilgilerle bu tür olaylar izah edilir olacak ve kanıksanacaktır bence.
Camdan bir odacık içinde üzerinde turuncu rahip elbiseleri ve gözlerindeki deformasyonu gizleyen güneş gözlükleri ile bir anlamda yarınların biliminin müjdesini verir gibi geldi bana, rahip Por Daeng’in bu duruşu.
Rahibin cesedine bakarken, kafam karmakarışık, Kuantum Fiziğinin önemli aforizmalarını hatırlamaya çalışıyorum, hatırıma yıllar önce okuduğum Sadettin Merdin’in “ Tanrı’ya Koşan Fizik “, Fritjof Capra’nın “ Fiziğin Tao’su “, Paul Davies’in “ Tanrı ve Yeni Fizik “ kitapları geliyor. Heisenberg’i, Scrodinger’i anımsıyorum. Por Daeng beni yine Yeni Fizik kitapları okumaya davet ediyor çaktırmadan. Sersemlemiş olarak ayrılıyorum Wat Kunaram’dan.
Na Thon’a dönerken Hin Lad şelalesi levhasını görerek, patikadan içeri devam ediyoruz. Arabayı park ettiğimizde tam bir cangıl içinde buluyorum kendimi. Rutubetten, güneş girmeyen ağaçların gölgesinde tenimden terler boşalıyor. Etraftaki dükkanlar henüz açılmamış. Birkaç kadın, restoranları temizliyor, ateş yakmaya çalışıyorlar. Küçük bir dere şırıldayarak akıyor yanıbaşımda. Na Thon’un iki kilometre yanında sessiz bir cennet burası.
Şelaleye doğru gitmeye heveslenip, cangıla dalıyorum, ama hazırlıksız olacak gibi değil. Sandaletlerimin içine giren tozlar, terle birleşince sürekli kayıyor ayaklarım. Finale uzanan yol üç-dört kilometre var, terden boğulmadan dönmeye karar veriyorum. Her tarafım, büyümeye çalışan ananaslar, kırmızı sarı çarpıcı renkleri ile sarkan heliconia rostrata’larla dolu.
Derenin üzerindeki köprünün sağında, başında, yedi nagası ile güzel bir Buddha heykeli yer alıyor. Geçiyor, toprak patika boyunca yürüyorum. Karşıma, hiç ummadığım bir kompleks çıkıyor. Hin Lad tapınağı olmalı. Erkekler turuncu, kadınlar beyaz giysiler içinde fanların serinlettiği tapınak salonunda Buda heykellerinin önünü temizliyorlar. Kazıklar üzerinde yükselen kulübelerin önünden geçerken yaşlı bir rahiple göz göze geliyorum, güzel İngilizce konuşuyor, biraz laflıyoruz, fotoğrafını çekmeme izin veriyor. Tekrar tapınak salonunda döndüğümde bayan görevliler beyaz giysileri ile yerdeki sofrayı topluyorlar. Güzel bir kadın yaklaşarak sofradan yememi istiyor, teşekkür ediyorum, Hindistan cevizi yaprağı ile sarılmış hamurlardan uzatıyor bu kez, kabul ediyorum, inci gibi dişleri ile gülüyor, teşekkür ederek ayrılıyorum.
Na Thon’a geliyor, kiraladığımız aracı teslim ediyor, sahildeki Songserm gişesinden yarın için Krabi kombine ( ferry ve otobüs ) bileti alıyoruz ( 450 THB ).
Yine, Wang Bua Home’ın bahçesinde kahvaltı masamızı kuruyor ve sabah yorgunluğunu atıyoruz, demlediğimiz çay ile.
Kahvaltı sonrası, sabah araçla giderken geçtiğimiz Samui Hastanesi yoluna yürüyor, Lipa sahillerine iniyoruz. Geniş bir alanda yapılmış köşkler dikkatimi çekiyor, birine yerleşiyoruz. Gölge, sahilden esen rüzgar kısmen serinletiyor.
Girerek kalabalıklaşıyor, yerel halk da geliyor, denize daha uygun yerlerden girebilmek için, az ileri yürüyüp Sawai Home Bungalows tesisinin yanındaki kokonat ağaçlarının gölgesinde mevzileniyoruz. Adanın doğusunda Chaweng plajlarında gürültüden kıyamet koparken, bu sahillerde insan bile yok. Birkaç küçük köpek yanımıza geliyor, miskinlikten fazla duramayıp, ağaçların altına uzanıyorlar. Tesis kapalı gibi, ortalıkta dolaşan gence nedenini soruyorum, sahibi Bangkok’a gidecekmiş, bu nedenle ayın on beşine kadar misafir almıyorlarmış. Tesis bizim yani, denizin yanıbaşındaki çardakta yemeğimizi yiyior, deniz çıkışlarında duşlarından yararlanıyoruz.
İleride sahil boyunca sıralanmış birkaç tesis görüyorum. Kızgın güneşe aldırmadan, ayaklarımı yakan kumlara basmamaya çalışarak yürüyorum. Kokonat gölgelerine atılmış şezlonglarda, miskinliğin tadını çıkaran Batılı turistler kendilerinden geçmiş uyukluyorlar, hatta birbirleri ile konuşmuyorlar. Sessizlik, ekonomi ve dinlenme için Samui’nin ideal yerlerinden biri Lipa sahilleri.
Deniz adamakıllı çekildi, onca yürüdükten sonra bile dizleri geçmiyor suyun yüksekliği. 17.30’da kalkıyor ve geldiğimiz yollardan geri dönüyoruz. Samui Hastanesi civarı, ara sokaklar yerel halkın yaşamlarının en iyi gözlenebildiği yerler.
Günün yorgunluğunu aldığımız duşla kısmen giderdikten sonra, yan sokaklardan birindeki lokantaya giriyoruz, güzel bir yemek ve Chang bira için iki kişi 190 THB ödüyoruz. Yine, artık benimsediğimiz bahçedeyiz, ananas soyuyorum, kahve içiyoruz ve günü bitiriyoruz, tabii Samui’deki günlerimizi de.
12.03.2016 ( KOH SAMUİ - KRABİ )
Kahvaltı sonrası Songserm iskelesinde sırtçantalıların arasında yerimizi alıyoruz. Saatinden önce kalkıyor tekne. Deniz hayli sert. Samui açıklarında, kitle turizminin mabedi kruvaziyerler bekliyor, iskelede az önce vagonlar gibi dizilmiş otobüsteki turistlerin geri dönüşünü bekliyorlar. 60000 yatak kapasitesi ile turizmin ana merkezlerinden birisi Koh Samui.
Dalgalar daha da artıyor. Tayland Körfezi’nin üzerine serpilmiş pamuk kümeleri gibi bulutlar doluyor. Surat Hani’ye doğru, dalgaları kıra kıra ilerliyor teknemiz.