​ Tek Hamlenin Tılsımı / Deneme / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

15 Ocak '11

 
Kategori
Deneme
 

Tek Hamlenin Tılsımı

Tek Hamlenin Tılsımı
 

At' ın ve elin sahbinin gözleri bu gümüş sırrı gördüler...


Eline aldı At’ ı… Tam, doksan derecelik bir açı çizebilecek güçteki dosdoğru yolunu; yine dosdoğru ama şimdi üzerinde olduğundan farklı olan yoluyla tamamlamak niyetindeydi, karelerde ilerlemeyi hedeflerken. At’ı eline almadan az öncesi ile, eline aldığı şu an’daki havada aynı zerreleri soluyordu, elin sahibi: Huzur ve kendinden eminlik. At’ ta da aynı zerreleri bulunca apayrı bir sevinçle kaplandı içi. 

Şimdiye kadar gittiği yoldan farklı yöne gidecekti. Bunu biliyordu; biliyordu da… Ama hangi yöne olmalıydı bu gidiş? 

Eline aldı At’ ı… Ve düşünmeye başladı… Hatta, o kadar düşünmeye başladı ki; “ne zamandan beri düşünmeye başladığını bile düşünmeye başladı.” Beyninin kıvrımları. Evet! Düşünülmesi gereken önemli bir konuda takılmıştı yine beyni bir kere. ”Düşünmeyi düşünmek”, ”düşüneni düşünmek”, ”düşünmeyeni düşünmek”, ”düşüneni düşünmemek”, ”düşünmemeyi düşünmemek” ya da “bu sayılanların hiçbirini veya hepsini düşünmek”… Ne erdemdi, şu düşünmek!.. Fakat, takıldığı yerden beynini aniden söküp çıkardı. Çünkü, yüreği ona çok da fazla düşünmemesi gerektiğini; daha doğrusu, “fazla düşünmenin zamanının şu an, yolununsa bu yol olmadığını”, ân’ lık ama asırlık gücü olan güçlü bir titreşimle bildirdi. 

At’ı eline almıştı bir kere. Yola çıkılmıştı işte. At’ın, yolun, elin ve kendisinin rengini tam seçemiyordu… Hangi rengin ya da renklerin bulunduğunun pek de önemi yoktu şu an için. Ya siyahtı ya beyazdı, her şey… Beklenenin tam aksine, tüm renkleri ustaca saklayan siyah da serilmiş olabilirdi; bütün renkleri aydınlık içinde yüzlere ve tahtaya yansıtan beyaz da, hayata. Veya her ikisi de bir aradaydı evrende. Yine de O, renkleri seçemeyişinde bile tarifsiz bir güven duygusu sezdi havada. Zamansa; ya alaca karanlığı, ya ay ışığının suya vuruşunu, ya tan yerinin ağarışını ya da güneşin saklanmaya yüz tuttuğu ân’ı işaret etmekteydi. Rengi seçemeyişinin bu dört dörtlük ışık oyunlarının marifeti olup olmadığını düşünmemeye özen gösterdi; işte, şu elinin At’a ulaştığı an. Düşünmeyecekti bu ân’dan sonra. "Hamle yüreklerdeydi." At’ın ve kendisinin o muhteşem adım atışları, şahlanışları, bütün renklerin üzerinde, paha biçilmez öncelikteydi. Düşünmese bile bu dört zamanı; aynı tazelik ve aynı heyecanla duyumsadı yürekten. At’ın da aynı sezişlerle dolu olduğunu At’ın yüreği O’na sessizce söyleyiverdi. Bu hissedişleri tattıktan sonra rengi bulamayışın, ne hükmü olurdu ki? Veya duyumsanan ve ân’a hükmeden renkleri konuşmaya yeltenmenin ne anlamı vardı ki?.. 

Tek gerçek vardı: Yola çıkılmıştı işte. Ve bu kararlı şahlanıştan; bu an’dan sonra asla geri dönüş olmayacaktı. Dönüşün olmayışı bile, siyah ve beyazın içlerine sinmiş renklerin mutlak zaferiydi. 

Düşünmenin yerine, tek ve değerli bir sorunun cevabını bulmak için iş birliği içinde seferberlik ilan etmeliydiler; şimdi, aklı ve yüreği. “At, nereye doğru, dimdik, kararlı, başı dik, mağrur ve hiç yorulmadan yol alacaktı?” O da, eli de, At da, yol da, zaman da –belki de, renkler de- biliyordu ki; tek bir şansı vardı At’ın… Fakat, yine hepsi de biliyordu ki; At’ın bu tek şansı, asırlar içinde, milyonlarca varlıktan ancak birine düşen, kıymetli ve özel bir şanstı… 

Yüreği, elini ve At’ı aceleye getirdiğini düşünerek bir ân’lık bir duraksama geçirdi. Ama hemen eski canına kavuştu. Evet! Yürek de, içinin tüm derin güçleriyle anladı; bu şans üzerine yürek koşturmak çok değerli ve anlamlı “bir” seçimdi. Ve evet! El de At da ilerlemeliydiler; fakat yapacakları bu bir hamle “tek” ve “doğru” olmalıydı. Hem siyahın hem de beyazın görebileceği netlikte; hem siyahın hem de beyazın göğüsleyebileceği derinlikte; hem siyahın hem de beyazın, At’ın bu hazine değerindeki tek hamlesinin ardından gelebilecek daha milyonlarca hamlede “dostça” buluşabilecekleri ”tek doğru yön”de ve “tek kararlı nokta”da bulunmalıydı, bu hamle. 

Aslında, bu oyuna o kadar çok âşinâ değildi O. Daha da derini; bu tahta üzerindeki oyunu ve bu beyaz siyah taşları, bu vadide hiç mi hiç oynamamıştı. Bu nokta aklına gelince; elin sahibinin yüreği bir kez daha kabardı ve At’ı daha bir yürekli tuttu. Oynadığı bu oyun tahtası, ömründe ilk kez gördüğü güçlü bir tılsımda; bulunduğu bu vadi, hayatında ilk defa karşılaştığı muhteşemlikte ve aynı zamanda hayatında yalnızca bir kez karşılaşabileceği derinlikte idi. İşte, belki de, yüreğinin gücü buradan geliyordu. Oyun tahtasını birkaç kez görmüş ve oyun taşlarını bir ya da iki kez eline almış olmasına rağmen; At’ı eline alışı, ilkti O’nun için. “İlk” oluş, aynı zamanda tılsımlı oluşun da müjdecisiydi;hem el için hem de At için. Üstelik ilk olduğu için olsa gerek; hem kıymetli hem nazlıydı; hem güçlü hem asildi; hem cesur hem de kararlıydı, şimdi At. Ve At, tılsımın hikmetiyle “şimdi”yi yaşamalıydı yüreklice… 

At, elin istemesiyle havada dururken; tüm siyah ve beyaz taşlara aynı an’da baktı. İlk kez uzanabildiği, ilk kez yanına kadar gelebildiği bu derin vadideki “oyun tahtası”nı alıcı gözle inceledi, son bir kez… Şimdiyi yaşamalıydı; anladı. Tek hamlenin tılsımı ve gücü O’na aitti; hissetti. Bu hamle için ve bu an için seçildiğini fark etti; şükretti… Eli de şahlanışa davet etti... 

Şimdi, şu ân; hayat, siyah ve beyaz karelere bölünmüştü… Ân, tüm zamanları içine alan tek bir kesitte, tek bir çizgide donup kalmıştı. Ân, At’a aitti… At ile El, göz göze geldi; o siyah ile beyazın buluştuğu sonsuz çizgide… 

O da, eline baktı; titremiyordu… At’a döndü yüzünü; At, gözünü yoldan ayırmıyordu ve adım attığı için mağrurdu. Yüreğini dinledi; o an’ın azameti ve büyüsü karşısında atışı durmuştu sanki, yüreğinin… Renklerin O’na ve At’a oyun oynadığını hissetti; gülümsedi…O zaman gördü ki El; şahlanışın ve tılsımın davetini tereddütsüz ve hemen kabul etmeliydi. Kabul etti de hiç düşümeden... 

Şimdiyi kabullenişle, El ve At gözlerini, ulaştıkları bu vadi üzerinde sabitleştirdiler. Vadi giderek tek renk olmaya başladı. Bu, siyah ile beyazın muhteşem buluşmasıydı. Rengi kavradı; yürekli el… Gözün alabildiği kadar uzanan bu gri renk; içi sızlatan, içe acı veren, içi karartan bir grilik değildi. Ya da, bu kendinin farkında olan gri; bir bilinmezliği, bir vazgeçişi, bir kaçışı, bir yenilgiyi temsil etmiyordu. Bu gri; siyahın beyaza beyazın siyaha tutkusu; birbirlerine olan bağlılığıydı yalnızca… 

Siyah ve beyaz taşlarla birlikte; siyahla beyaz karelerin de derin bir vadi oluşturarak el sıkıştığı, bu müthiş satıh; arkası özenle sırlanmış bir gümüş gri ayna idi, işte. At’ın ve elin sahibinin gözleri bu sırrı gördüler; ama, hiç kimseyle hiçbir şeyi paylaşmadılar. Gözlerin bunu gördüğü ân; Yürek, bir saniye önce içine düştüğü telaştan mahçup oldu; vadiye güvenli bir bakışla ısınıverdi. Yürek ısınınca el de ısındı; el ısınınca At’ın şaha kalkmış kararlı ve güçlü ayaklarına hükmeden o asil yüreği de ısındı. At, bir hamlede gri aynanın içinden geçerek; dimdik ve dosdoğru yoluna devam etti…O, ne derin ve gümüşî aynaydı öyle!.. 

Yegâh Elif Mirzâde 

 
Toplam blog
: 191
: 769
Kayıt tarihi
: 21.07.09
 
 

“Yazı yazmak” bir Yürek Yolculuğudur. Okumak ve yazmak bana Edebiyat alanının kapılarını açtı… Ed..