- Kategori
- Anılar
Tekmil ver asker!

Umduğumdan daha ürkütücü bir yer değildi. Hatta bazen kendimi evimde hissettiğim anlar bile oluyordu. Galiba şanslı bir adamdım, zira son derece iyi yürekli insanların arasında yapmıştım askerliğimi. Size burada uzun uzadıya askerlik anılarımı anlatıp, bu saatte canınızın sıkılmasına sebep olmak istemem. Kaldı ki sizleri şaşkınlık içinde bırakacak, yüzünüze tebessüm konduracak öyle aman aman anılarım da yok. O halde ise neden askerliğime gönderme yapan bu yazıyı yazmaya karar verdim, şöyle ki bahsedeyim;
Yirmi yaşına gelmiş her yurttaşın kendi isteği dışında anayasal bir zorunluluk bağlamı ile yapmak zorunda olduğu bir görevdir bu. Yani ertelenebilir, ama er ya da geç yapılması artık kabullenilir bir görevdir. Gerçi zamanın belli dönemlerinde siyasiler tarafından çıkartılan bedelli yasasına uygun iseniz ve de en önemlisi gerekli paranız var ise söz konusu üniformayı üzerinize hiç geçirmeden bir oldubitti ile de bu mecburi istekten sıyrılabilirsiniz. Devletimiz, biz vatandaşlarına her türlü kolaylığı sağlıyor ne de olsa(!). Seçenekleri bol, ama seçenin vaziyeti müşkül olunca, insan ister istemez bu ahvale karşı nasıl bir tepki göstereceğini şaşırıyor doğrusu. Neyse geçelim bunları.
Nizamiyeden içeri attığım ilk adımdan itibaren size olup biteni anlatmayacağım. Zira bunları yirmi yaşını geçmiş yetişkin insanların önemli bir kısmı az çok tahayyül edebilir. Askerliğimin orta dönemlerinde ( bu arada üniversite mezunu olduğum için on beş aylık bir süreyi tutan bu vazifenin yalnızca beş ay beş günlük süresince askerlik yapıp, terhisimi aldım. Anayasal avantajım benim açımdan güzel görünse de, on beş ay askerlik yapan diğer dostlarımın gözünde bunun hiç de hoş karşılanmadığı aşikâr. Onlara da hak vermiyor değilim doğrusu.) rahatsız edecek boyutta bir iç hesaplaşmaya gittim ve kendime şunu sordum, ‘neden buradayım?’ Evet, kendime ciddi ciddi bunu sordum. Askeri bir üniformanın içinde ve elinde silah tutan bir er olarak bendenize verilecek tüm talimatları yerine getirmek üzere namusu ve şerefi üzerine yemin etmiş bir barış aktivistiydim. Onlarca kitap okumuş, barış üzerine şiirler yazmış, militarizmin tümünü reddetmiş ve çözümü hep diyalogda aramış bir kişi olarak içinde bulunduğum vaziyetin bir akıl tutulması olduğu gün be gün ortada arzı endam ediyordu. Sanırım zihnimde hareketlenen bu hengâme beni kendisine öylesine esir almıştı ki karakoldaki on bir asker arasında en mutsuz ve en düşünceli er bendim. Bir an önce vazife süremin bitmesini, evime, kitaplarıma ve çalışma odama kavuşmayı ümit ediyordum.
Galiba emir almanın ve bunu asla mantıksal bir süzgeçten geçirmeden yerine getirmenin düşüncesine henüz alışamamıştım. Asker olmanın çevik, güçlü ve cesur modeline ne yapsam uymuyordum. Pasif, umutsuz ve beceriksiz bir askerdim. Bunu karakolumuzun disiplinli ve dediğim dedik komutanı da görüyordu elbet.
Her sabah malum olduğu üzere karakolun önündeki nizamiyede tüm askerlerce sıra olur, bize selam vermek üzere gelecek olan kıdemli başçavuşumuzu beklerdik. Kendisini size şöyle anlatayım; Aslında kötü bir insan değildi. Babacan bir yüreği vardı. Ama asker olmanın getirdiği disiplini ve ciddiyeti askerlerine karşı müthiş uyguluyordu. Biraz kilolu olması dezavantaj olmalı. Sonuçta, onu tanımayan birisi olarak sokakta görsem onun bir asker olacağı, hele hele bir karakolu yöneteceği hayatta aklıma gelmezdi. Neyse, teşbihte hata olmaz diyelim. Fiziksel olarak olmasa da kişilik olarak tam bir askerdi.
Yine askeri prosedürlere uygun olacak şekilde karşımıza dimdik dikilir, kendisini karşılayan bir alt rütbesinden gerekli sayımı aldıktan sonra bize yönelir ve tok bir sesle ‘Günaydın can dostları.’ derdi. Tabi aynı tonda yanıtlardık.
O günlerde biraz telaşlıydı. Yakın bir zamanda karakolumuz denetime tabi tutulacak ve merkezden üst düzey subaylar gelip, teftiş yapacaktı. Her şeyin nizama uygun olması çok mühimdi. Tabi bizim de bu nizama uyum sağlamamız şarttı. Kısacası en ufak bir hata bile karakol komutanın azar işitmesine neden olabilirdi. Yaşı elliye yaklaşmış bu adamın böylesine bir pürüzü sakinlikle karşılamayacağı da tabi ki malumdu. Bu sebeple ne durumda olduğumuzu, askerliği yeterince ciddiye alıp almadığımızı haklı olarak test ediyordu. Şansa bakın ki ilk yöneldiği kişi de size bu yazıyı kaleme alan bendeniz oldu.
İki adımda karşıma geçip, o ciddi bakışlarını üzerimde tuttuğunda o anda bir şeylerin kötüye gideceğini hissettim. Boynumdan terler akıp, kuyruk sokumuma kadar gitmeye başlamıştı bile.
‘Sen’ diye bağırdı. Burnumun dibinde bittiği için başkasını göstermeyeceği zaten aşikârdı. ‘Tekmil ver asker.’
İnanır mısınız o psikoloji içinde bir an ismimi bile unuttum. Telaşlanmama radde kala neyse ki ismimi hatırladım. Ama bu defa sesimi istenilen tonda ayarlayamamıştım;
‘Erhan Sezer, Erzincan. Emret komutanım!’
Sesim o kadar kısık çıkmıştı ki bu, karşımda tüm heybeti ile duran bu rütbeli askeri ziyadesi ile hoşnutsuz etmişti.
‘Sen kendine asker mi diyorsun?’ diye bağırdı. ‘Daha yüksek sesle tekmil ver.’
Evet, şimdi telaşlanabilirdim. Bana kafayı takmıştı bile.
‘Erhan Sezer, Erzincan. Emret komutanım!’
Bu defa diğer askerle baktı ve komik bir şekilde taklidimi yaptı.
‘Mıy mıy mıy. Böyle olmaz. Sesiniz ortalığı inletecek. Anladınız mı?’
Hep bir ağızdan, ‘emredersiniz komutanım!’ dedikten sonra yine karşıma dikili verdi;
‘Tekmil ver asker!’
Aman Allah’ım, öyle coşmuştum ki sanki kırk yıllık bir asker gibiydim. Ses tellerimi koparcasına bağırmıştım bu sefer;
‘Erhan Sezer, Erzincan. Emret komutanım!’
Nihayet bu sonuncu tekmilim, hiçbir şeyi beğenmez bu komutanın rızasını almıştı. Yüzü yumuşadı ve yine bize dönerek hitap etti;
‘İşte böyle olacaksınız. Yüksek sesle yanıt vereceksiniz. Bunu, teftiş günü gelecek komutanlarınıza da yapacaksınız. Yüzümü sakın ha kara çıkartmayın çocuklar. Size güveniyorum.’
O günden sonra karakolda hummalı bir çalışma başladı. Dört bir taraftan işe asılıp, hem kendimizi, hem de karakolu denetime hazır bir hale getirdik ve o gün gelip çattığında komutanımızın yüzünü söz verdiğimiz gibi kara çıkartmayıp, sınavdan başarı ile geçtik. Tabi bunu da bu dirayetli komutandan ince bir teşekkür alarak, kutladık. Size bunları niye anlattım peki? Şu yüzden, ‘askerlik böyle bir şeydir işte’ demek için. Asla olmam, yapmam dediğiniz şeyleri bile size oldurur, yaptırır. Garip bir büyüsü var. O büyüden sakınmak öyle pek kolay değildir. Size tavsiyem, olurda kendinizi bir gün askeri bir üniformanın içinde bulursanız, sakın ha benim gibi çocukça mantık aramaya kalkışmayın. Çünkü aradığınız şeyi asla bulamayacaksınız. Mantık denilen o şeyi, nizamiye kapısının dışarısına sivil hayatınız ile birlikte çoktan bırakmış olacaksınız…
Bunca şeye rağmen aradan geçen dört yıl sonra bile ben hâlâ aynı düşüncedeyim; En kötü barış, en haklı savaştan her zaman daha iyidir…
30 Temmuz 2016
İstanbul