Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Aralık '12

 
Kategori
Sinema
Okunma Sayısı
5482
 

Tepenin Ardı

Tepenin Ardı
 

Tepenin Ardı,"belki şehre bir film gelir, bir güzel orman olur" türünden...


 Tipik taşra hikâyelerinde kadın, evi bekler, erkek dışarıyı. Kadın, gecenin bir yarısı da olsa demliğin dibinde kalmış sıcak bir bardak çay, gün ortasında dağ başında bekleyen erkeğe yetiştirilecek bir kap yemek ile eşdeğer, hayatı paylaşan değil; sayılmayan emeğiyle yaşamı rahatlatan bir nesneye dönüşüp, ana karakterde bile figüran gibi sırıtır. Üç beş erkeğin elinde pervane ya da paçavra nakaratıyla "dar alanda kısa paslaşmalar"dır yaşanan. Hasılı; sığdır, yeni bir şey söylemeyendir.

Ama o taşra hikâyesi ki, mahir ellerde işlendiğinde aynı taşra, aynı erkek dünyası ve aynı kadın da olsa, şehrengiz hikâyelere taş çıkartabiliyor. Hem de hepi topu sekiz kişilik bir oyuncu kadrosuyla!

Emin Alper'in Tepenin Ardı filmi, son dönem bir çok filmin çekim merkezi haline gelen taşranın mülkiyet ilişkisi çerçevesinde bir gıdım suyun bile bardağı taşırdığı dünyasında, bağırmadan, hamaset yapmadan bir sirk cambazının üstünde ustalıkla yürüdüğü ip gibi gergin hikâyesiyle izlenir bir seyirlik sunuyor.

Bir trafik kazası sonucu daha 35 yaşında hayatını kaybeden, yapımcılığını üstlenip hakedilmiş tüm övgülerini göremeden göçüp giden yönetmen Seyfi Teoman'a adanan film, bir kavak fidanı ormanında başlıyor.

Kırbaç gibi inip kalkan sopa, kavak fidanlarını dövüyor ölesiye.Sopa, öfkeyle indikçe, fidan inadına dikiliyor karşımıza. Kırılıyor belki, yaprakları dökülüyor ama topyekûn ortadan kalkmıyor. Tıpkı tüm nobranlığı ve nadanlığıyla emeklilikten sonra gelip Ermenek'e yerleşmiş Faik ve yarattığı korkuları gibi. Dağlarda onun hükmü, o dağlardan apansız yuvarlanagelen taşlarda bile onun esamisi okunuyor neredeyse.

Ol sebepten ölesiye biriktirilmiş bir öfkenin sahibi Mehmet, toprağın, evin, her şeyin sahibi Faik'in boyunduruğu altında içten içe  inliyor. Çobanlık yapan oğlu Sülü, evde hizmetkârdan hallice eşi Meryem ile yıllar yılı  ailece her yandan sömürüldükçe sindirilmiş, emir eri olup çıkmış. Mehmet'in karınca ezmez, benim demez hali bir yüzü, hıncını Faik'in kavak fidanlarından, ya da kendi oğlundan çıkarması öteki yüzü.

Dede Faik ile oğlu Nusret'in neredeyse ayan beyan ilgisini (!) eksik etmediği filmin tek kadını Meryem ise akla iki kez geliyor: uçkurda ve karınlar acıkıldığında!

Bir bakıma vicdanı da seslendiriyor aslında ama o vicdan körelmiş ve duyarsız. Sesleniyor uzaktan: Meryeem! Çay yapmayacan mı?

Eti terbiye ederken de, rakıya meze niyetine elma dilimlerken de, kendine et- meze gibi bakılışına tanık Meryem.

Bir de mutlu olamamış, arada kitabın ortasından konuşup  şiir okuyan, filmde tek kentli havası taşıyan karakteri öğretmen Nusret ve onun iki oğlu...

Üstünkörü izlendiğinde bile tekinsiz bir şeylerin varlığını aşikar eden Tepenin Ardı, mesaj derdine düşmüyor ama, alt metinlerinden bile politik dili gün gibi ortaya çıkıyor.

Ezen- ezilen ilişkisi üstünden sınıfsallık buram buram esiyor. Güç - mülkiyet ilişkisi odağında dört erkeğin dünyasına sokulan filmin esas meramı, paranoya şeklinde yaratılan düşman imgesi.

Burada söylenecek söz çok ama filme baktığımızda Yörükler olarak mimlenen düşman hiç çıkmıyor ortaya. Tepe ulaşılmaz ve korkuyla bakılan bir diyarın ardı aslında. Issızlığın ortasında patlayan her silah sesi -Alejandro Gonzalez İnarritu'nun Babil filminde patlar gibi- Faik Dede'nin silahla sınanmış eril gücüne meşruiyet kazandıran ve onu diri tutan bir hale dönüşüyor.

Filmin afişinde de,kendisini açık eden cümleyle söylersek, " hep bir düşman var" ve o düşman çoğu zaman yüzleşilmeyen, hiç kendinde değil, hep dışarda aranan bir düşman.

Hedef şaşırtacak, ayan beyan torununun vurduğu köpeğin, Nusret'in bacağına sıkılan kurşunun hesabını ondan soracak bir düşman.

Faik Dede kendi acizliğine, varsıllığıyla, o da yetmezse silahıyla, bencilliğine de arazisini gasp ettiği bahanesiyle başkalarının keçilerini kurban ederek kılıf uyduruyor.

Tıkır tıkır işletip çevresini de inandırdığı " korku dağları bekler" havasıyla kökleştiriyor otoritesini. O bir antikahraman! Kendini erkeklik törenleri üzerinden ispat çabasına girişmiş ergen torununa tüfek kullanmayı öğretirken, sağa sola buyruklar savururken, ateşin başında keyif çatarken...

 Filmin ikinci yarısında iyice yükselen gerilim  bir seferberlik havasına bürünerek sonlanıyor.Fonda tek müzik olarak da duyduğumuz marş ile çıkılan tepe, Kürt meselesi üzerinden bakıldığında rollerin daha çabuk dağıldığı,  ucu açık bitimsiz bir tırmanışı simgeliyor adeta.

Tonla söylenecek söz bir buçuk saatte dökülüyor beyaz perdeye.

Hal böyleyken, izleyen de bitmez diyor haliyle; tükenmez tepenin ardında bekleyenler.

 

Ümit Culduz bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

Bu blog Sinema sitesinde de yayınlanmaktadır

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Filmin yönetmenine "Anlat hele şu hikâyeyi" desek, senin kadar "damardan" anlatamazdı, Deniz. Selamlar.

Ümit Culduz  
 16.12.2012 8:32
Cevap :
Yok canım, daha neler. Sevdim, daha çok sevilsin istedim.Bir filmin güzelliği yeni cümleler kurdurmasında,çıkışında uzun uzun kendinden konuşturmasında.Yılın son güzelliğiydi.Çoğunluk filmi gibi.Onu da çok sevmiştim mesela.Keşke diyor insan, böyle filmler daha çok göze değebilse.Sağolasın, selamlar...  16.12.2012 11:35
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 80
Toplam yorum
: 1401
Toplam mesaj
: 114
Ort. okunma sayısı
: 1638
Kayıt tarihi
: 02.12.06
 
 

..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster