- Kategori
- Felsefe
Tesadüfün Darwin'i…

Yazıma yaşamda asla tesadüf diye bir kavramın olamıyacağına inandığımı belirterek başlamak istiyorum. Bu yüzden bazı inanış, tespit ve düşüncelerim kimilerinize ters gelecektir. Ancak hoşgörü ile karşılayıp üzerinde düşünüp öyle yorumluyacağınıza ve benim de gelişmeme katkıda bulunacağınıza inanıyorum.
Evrenin bilebildiğimiz kadarı ile işleyişine bakarsak, aklın sınırlarını zorlayan bir düzenle karşılaşırız. Sayısız maddenin sürekli hareket halinde olduğu bir ortamda hiçbir kaosun söz konusu olmadığı, her madde veya madde gurubunun önce evren içinde sonra da kendi içinde inanılmaz bir düzen içinde varlığını sürdürdüğünü görürüz. Teknolojimizin yetersizliği yüzünden uzaktaki maddelerin sadece genel anlamdaki yapı ve hareketlerini tahmin edebilmemize rağmen ben, bu mükemmel işleyiş içinde tesadüflere yer olmadığını düşünüyorum. Big Bangi başlangıç noktası kabul edersek, herşey “makronun mikroya yansıması” açılımı ile var edilmiştir.
Daha kapsamlı inceleme şansımızın olduğu planetimizi düşünürsek, gecenin, gündüzün, yazın, kışın, herşeyin ama herşeyin bir plan ve program dahilinde, hiçbir tesadüfe meydan vermiyecek biçimde geliştiğini görürüz. Ancak bir konuda bilgimiz yetmediğinde, bilmiyorum demek yerine “tesadüf” veya “Allah böyle istedi” diyerek egomuzu tatmin ederiz. Tabii ki her şey, (bizim özgür irade ve kararımıza bırakılanlar dışında) Allah tarafındandır. Bu konuda benim fikrim bizler beynimizi daha çok çalıştırdıkça karar verebileceğimiz konularda çoğalacaktır.
Son günlerde malum olay ile Darwin ve teorileri gündeme geldi. Nasıl var olduğunu hep merak eden insanoğlu varoluşundan beri bu soruya cevap aramıştır. Bilemediği, tıkandığı bir noktaya gelince, o noktayı ya “tesadüf” olarak geçiştirmiş, ya da dini felsefede görüldüğü gibi Allaha havale etmiştir. (Adem ile Havva’nın yaradılış hikayeleri)
Bence bu iki olgu da birbirinden farklı değildir. Birisi günün bilim ve olanaklarını kullanarak çözüm aramış, bulamayınca “tesadüf” demiş, diğeri dini felsefe ile yola çıkıp tıkanınca “Allaha havale” etmiştir. Günümüzde hala yağmur duasına çıkanların ne farkı vardır ki?
Bu gün bilim adamlarının çalışmalarından edinilen genel kanı şudur. Canlı, mikro organizmalardan başlıyarak suda gelişmiş, daha sonra karaya çıkmış, doğanın evrim planına uygun olrak, değişim ve gelişim göstererek bu günkü haline ulaşmıştır. Yani bütün canlıların ortak atası sularda ilk oluşanlardır. Herbir aşmanın milyonlarca yıl olarak kabul edildiği bu değişim ve gelişim dönemleri sonucu gelinen nokta bu gündür.
Yalnız ortada bir problem vardır ve kafaları karıştıran, hakkında sayısız yorumlar yapılan soru şudur.
“Milyonlarca yılda gelişip bu güne gelen canlılar yaklaşık aynı düzeyde iken, nasıl oluyor da son dönemde insan denen canlı diğerlerinin milyonlarca senede kat ettiği yolun kat be kat fazlasını yaklaşık 10-15 bin yıl gibi çok kısa bir sürede kat edip diğer canlıların efendisi oluyor”??? “Tesadüf” mü diyelim? Yoksa din felsefelerinde olduğu gibi “Allaha mı havale edelim”
İnsanlar yaklaşık 3000 yıldır her ikisini de yapmış. Konu ile ilgilenen bilim adamları harıl harıl çalışıyor. O ara dönemde, yani bir türün aniden insan olarak karşımıza çıkmasındaki gerçek oluşum nedir?
İnsan oğlu egosu gereği yakın bir geçmişe kadar evrende yaşayan en akıllı varlığın kendi olduğunu iddia ediyordu. Ama artık yarım ağızla da olsa evrenin başka yerlerinde insan gibi hatta daha akıllı, veya daha evrimli ve teknolojisi ileri varlıkların olabileceğini seslendiriyor. Gelişen teknoloji yüzünden elinden bir çok iddiaları alınmış, bir tek kuvvetli iddia olan (Adem ile Havva) konusu kalan dini kesim bu fikre şiddetle karşı çıksa da, maalesef güneş balçıkla sıvanmıyor.
Eğer bu tez geçerli ise, o ara dönemde bu ileri teknoloji varlıkları etki etmiş olabilirler mi? Eğer öyle ise insanlar bu konudaki tüm bilgilerini yeniden revize etmek durumunda kalabilirler.
Ayrıca dünyanın çeşitli yerlerinde birden bire ortaya çıkan değişik renk ve özellikteki insanlarda tek bir “Adem ile Havva” düşüncesini sorgulanır hale getiriyor. İnsan ister istemez değişik fabrikalarda üretilen, birbirinden bazı farkları olmasına rağmen aynı amaca hizmet eden otomobilleri düşünüyor.
Sonuç olarak bu konuda benim netleşmiş bir fikrim yok. Ancak tekolojinin gelişim hızına bakarak, bu soruya önümüzdeki 50 yıl içinde tatminkar bir cevap gelecektir diye düşünüyorum.
Esen kalın.. 16/3/2009