- Kategori
- İlişkiler
Tevazu - Kibir

Çok sevdiğim bir ironidir:
Mütevazi olun! Ben mükemmelliğimi buna borçluyum.
****
Gülmek serbest… izin verdim :))
Toplumun genel kabullerine göre, mütevazi olmak erdem sayılır her ne hikmetse.
İnceleyelim bakalım, gerçekten öyle mi?
Adam diyelim ki çok yetenekli bir mimar, başarılı, isim yapmış, son derece yaratıcı… yapıtları neredeyse dünyada sayılı; ödül üstüne ödül.
Ama mimarımız o kadar mütevazi, o kadar mütevazi ki sürekli şöyle diyor: Önemsiz bir şey aslında lütfen, rica ederim mahcup etmeyin beni, abartıyorsunuz, özel bir şey değil bu, teveccüh buyuruyursunuz, oysa sadece şans… o projeler tesadüfen bana gelmiş oldu, ben yapmış oldum, kime gelse o da benim yaptığımın aynısını yapardı. Ödül için ise, beni buna layık gördüğünüz için çok teşekkür ederim ama, bu ödül sizlerin aslında, siz ödüle layıksınız, ben değil.
İnanır mısınız peki bu söylediklerine? Bu adam doğru mu söylüyor, yalan mı? İnanmazsınız tabiki, zira gerçek ortada duruyordur zaten, yalan söylüyordur işte resmen. Ama çoğu insan zannediyor ki, böylesi makbul. Zannediliyor ki, kendini aşağı çekerek, sizi yüceltiyor. Halbuki tam tersi, sizi bilmez, düşünemez, görmez, aptal yerine koymakta asıl. Kandırıyor sizi sonuçta, iyi niyetli bile olsa. Sanki biz bilmiyor muyuz onun ne kadar başarılı bir mimar olduğunu. Göz göre göre gerçeği tahrif ediyor.. sanki öyle değil-miş gibi davranıyor. Sahte..!
Ne zamandan beri sahtelik, yalan söylemek, karşındakini bilmez yerine koymak, gerçeği eğip bükmek makbul sayılır oldu? Benim hiç bunların makbul olduğundan haberim yok şahsen, sizin var mı?
Ve… İşin bir diğer yönü:
İnsan kendini beğenmese çatlardı herhalde…
Zaten kendiyle barışık değilse, bir takım psikolojik problemler ortaya çıkıyor.
Kendiyle barışık olmak ise, artısıyla eksisiyle, hatasıyla sevabıyla, insanın kendini tam da olduğu gibi görebilmesi, “kendini bilebilmesi” anlamına gelmektedir. Bire bir, ne eksik ne de fazla. Ve eksiklikleri nedeniyle de kompleks hissetmemesidir. Kendiyle barışık olmak, hatta kendine dost olmak, kendini küçük, eksik, aşağıda, yetersiz veya kurban rolünde görmemektir. Çünkü ancak kendini böyle olursa geliştirebilir, yükseltebilir. İnsan için doğru, olması gereken, yararlı bir haldir. Olumlu.
Ne var ki;
Tıpkı kuzguna yavrusunun şahin göründüğü gibi, kendisi de kendine kartal gibi falan da görünmemeli tabii.
Zira o zaman da yine psikolojik problemler eşliğinde arızalı ilişkiler, ilişkilerde de sorunlar ortaya çıkıyor. Ki ona da kibir deniyor zaten. Son derece zararlı, insanın hem kendine, hem de ilişkilerine. Ve de karşısındakine! Bir “tek ben, yalnızca ben” halidir kibir... Bir tür bencillik, karşısındakini önemsememe, duyumsamama, küçümseme, değer vermeme hali. Benimsememe..! Sevmeme hali, Bilmeme hali!... Olumsuz! Çok yanlış, çok zararlı.
İlişkilerde kimin kibirli davrandığını ayırdedebilecek çok basit bir formulü de vereyim madem bu arada. Şunu soracağız, kim zarar verici davranıyor, kim zarar görme odağında?
Ve asıl husus, kendini fare gibi de göstermemeli. İşte tevazu! Çünkü böyle algılanıyor toplum içinde de tevazu. Oysa gerçek tevazu bambaşka bir şeydir. Hoşgörüdür, anlayıştır, olgunluktur gerçek tevazu. Saygıdır, sevgidir, korumaktır, değer vermektir karşındakine. Çok geniştir anlamı. Lafla, söylemekle tevazu olmaz, o değildir tevazu; bir tutumdur, yaşama yayılmış bir bütündür tevazu. Tevazu göstermekle, tevazu sahibi olmak da çok farklıdır. Tevazu sahibi övülmüş, tevazu göstermeye çalışan ise yerilmiştir. Yerilenin tevazu göstermeye çalışması da kibirdir. Çünkü kendinde bir varlık hisseden tevazu göstermeye çalışır. Gerçek tevazu ehli, kendinde bir varlık hissetmez ki, tevazu göstermeye çalışsın. Onun tevazuu doğaldır, yapmacık değildir. Kibir sahibine karşı ise tevazu eden kimse, kendisine zulmetmiş olur. Kibirli olmakla , kibirli görünmek de farklı şeylerdir. Bid'at sahiplerine ve zenginlere karşı da kibirli görünmek caizdir der dini kaynaklar. Bu kibir, kendini yüksek göstermek için değildir. Onlara ders vermek, gafletten uyandırmak içindir.. Gösteriş yapan riyakârlara karşı da kibirli görünmek caizdir.
Kendinden aşağı olanlara karşı tevazu göstermek iyi ise de, bunun aşırı olmaması gerekir. Aşırı olan tevazua yaltaklanmak denir ki, mevkice kendinden üstte olana göstermek de yine zaten yanlıştır. Kendini bilmektir ve bildirtmektir de ayrıca, bilmeyene. Nasıl ki karşınızdakini ne yüceltmek, ne de küçümsemek, aşağılamak doğru değilse, aynı şekilde kendinizi de abartmak veya eksiltmek, aşağı çekmek o denli yanlıştır. Yeter ki insan gerçekten kendini bile. Kendinin de karşındakinin de farkında olabile. Karşındakine kim farkettirecek peki? Evet işte tam düşündüğünüz gibi: Tabiki yine kendi!! Kendinden başka kendini kim daha iyi farkettirebilir ki?
O yüzden işte dostlar ben “gereksiz tevazu” da göstermem. Ve bunu yanlış bulurum. Kibir değildir yani bendeki... Neysem o. Ne biliyorsam onu söylerim. Onun için doğrucu davudumdur işte. Gerçekçiyimdir çünkü, hayal dünyasında değilim. Eğriye eğri, doğruya doğru derim. İsterse eğriyi yapan bana dost, isterse olmasın; isterse doğruyu yapan bana düşman, isterse olmasın. Düşmanım bile haksızlığa uğrasa, yiğidi öldür ama hakkını yeme diyenlerdenim. Satmam kimseyi, o beni satsa bile.
Ama evet, diyeceğimi de esirgemem, mahrum bırakmam onu doğrulardan kendimden, eğriye eğri, doğruya doğru. Dostum çünkü, kendime de… kendime dost, kendimle barışık olduğum için de başkalarına da…
Eğer böyle olmak; gerçek ne ise o, doğru ne ise o, ve mertçe cesur, yürekli, dimdik, "bu yanlıştır, şu doğrudur kardeş" demek, gerçeği söylemek; gerçeği/doğruyu savunmak, her yapılanın hakça adı neyse adını söylemek, ben salaklık yaptıysam salağım demek, o salaklık yapmışsa salaksın demek hak değilse, bir megalomanlıksa, hiç tereddütsüz evet, megalomanım o zaman arkadaş. Hiç kusura bakmasınlar, onların hoşuna gitsin diye, onlar gibi zannedişler, sahtelikler içinde-y-"miş"im gibi üzerime bir "kalıp" kılık geçirip, yüzüme-dilime-ilgime-sevgime... aklıma, saygıma bir "maske" takıp, oynayamam. Oynamam!
İsterlerse beni sevmesinler. Yok zaten insanlar ille de beni sevsinler diye bir derdim; derdim yanlışlarla, yanılgılarla benim. Beni benim gibi olanlar sevsin, yanlışlar beni sevmesin zaten, kesin. Yoksa insanlara kendini sevdirmek en kolay iş. Takarım üstüme bir şirinlik maskesi, herkese duymak istediğini söyler, karışmam da etliye sütlüye… bana dokunmayan yılan bin yaşasın derim, alkışlarım sürekli yanlışı da doğruyu da, herkese mavi boncuk dağıtırım, herkesin de hoşuna gider… bunu herkes akıl ediyor zaten, çok kolay birşey. Heee ama onlar oyun açarlarsa oyuna da katılırım bak. Kim neyi, ne kadar ve nasıl hak ediyorsa, ben de onu, o kadar ve öyle!
Ben kolayı değil, zoru seçtim. Çünkü insan olmak, kimseye oyun oynamamakla, maske takıp sahteleşmemekle, tam da durum ne ise, onun gerektirdiğini, doğruyu yapmakla ve gerçeklerle ancak mümkün. Ve doğruyu bilmek zor iş, doğruyu yapmak ise en zor iş. Ben insan olmayı seçtim, hatta daha da zoru, her şeye rağmen insan kalmayı! Bu benim hayat felsefem, yaşam tarzımdır.
Çünkü doğrunun, gerçeğin, hayatın, insanın, kendimin farkındayım. Çoğu insan gibi kendimi kandırarak böyle demiyorum. Tabii ki hiç kolay olmadı benim de bu faza gelmem; hani derler ya “şapkası düştü keli göründü”, ben seneler önce düşmesin diye şapkam, düşmeden şapkamı koyup önüme, senelerce düşündüm, sorguladım, gözlemledim, insanı, hayatı... okudum, öğrendim, araştırdım, çalıştım, tevekkül, tefekkür gecelerce, denedim, tartıştım sürekli… konuştum insanlarla, susmadım… Çoğu da ben öyle istemesem de, münakaşa! Hiç kaçmadım, tam göbeğinde durdum. Ama gerçeğin, doğrunun bilincindeyim işte artık. Varsın onlar bilmiyor zannetsinler. Varsın megaloman sansınlar, kendini beğenmiş, bilmiş, ukala, ahkam kesiyor zannetsinler. Olmadık niyetleri, olmadık “zan”larını bana mal etsinler. Kur'an'da da dendiği gibi yakında anlarlar, kendilerinin aslında miniloman kaldıkları için onlara öyle gibi geldiğini.
Böyle olduğunda hep aklıma o çok sevdiğim Özdemir Asaf’ın şu çok benimsediğim, özümsediğim dizesi gelir:
“Kendi bahçesinde dal olamayan biri, girmiş bahçeme ağaçlık taslıyor.”
Sonra da hemen ardından,
Albert Camus'tan bir laf:
"İnsan ne ise o olmayı reddeden tek mahluktur."
Ve,
Napolyon'dan çok sevdiğim bir söz:
"Gerçekler büyük ruhlu insanları besler, küçükleri yaralar.”
İşte ben de insanlara farkettiriyorum. Sırf kendini reddettiği için, beni de reddettiği için. Çünkü doğru olan bu. Hak olan, hakla örtüşen bu. Onlar da bana farkettiriyorlar. Hatta, asıl önce onlar zaten farkettiriyorlar. Ama onları gerçekler yaralıyor, beni ise gerçek dışı olanlar. Ve bunu da farketmiyorlar çoğu zaman... ya da zamanında...
Fakat bütün bunlar doğaldır da işte. Çünkü çoğu insan için ''bütün'' henüz flu... Çoğu, ''bütün''ün henüz hala sadece bir kısmını "belki" görebiliyor. Çoğu insan "çoğu şeyi" henüz sadece zannediyor. Başkasını bilmez, en azından kendini de bilir; başkasını haksız, kendini haklı; kendini akıllı, kendini doğru düşünüyor, kendini doğru yapıyor... ve hatta üstelik çoğu, asıl kendini “farklı” da zannediyor... Oysa çoğu insan zaten onlar gibi... ama farkında bile değiller ki işte, sadece farkında olanlar farklıdırlar... Zannetmemek için de bilmek, bilmek için de önce istemek, sevmek, sonra da fark etmeye niyet etmek ve farketmek gerekiyor... önce de kendini..! Adım adımdır bunlar. Kendine karşı iyi niyetliyse insan ancak, karışısındakine de iyi niyetli olabiliyor ve iyi niyetlerle yine ancak karşısındakini de fark edebiliyor. Ve insan kendi alanının otomatikman merkezinde bulunduğu için de asla kendi kendini, kendi başına da farkedemeyecek bir varlıktır. O nedenle de işte insana farkettirmek şarttır. Sadece fark etmek de yetmez.
Onun içindir ki sürekli anlatırım ben, insana kıyamadığım, kızamadığım, insanı sevdiğim, insanı bildiğim, değer verdiğim için… hele de her yanlış, her zan, her yanılgı gördüğümde. Hatta öncesinde bile. Çünkü anlatmadıkça, fark ettiğimi fark ettirmedikçe, biz karar veremeyiz buna, bilemeyiz ki kim fark edebileceklerden, kim fark edemeyeceklerden!... ve de kim fark ettirebileceklerden? Çünkü bunu Yaradan bilir ancak. Biz onun yerine kendimiz karar vermeye kalkar da susarsak, anlatmazsak kendimizi büyüksemiş, karşımızdakini anlamaz, bilmez addetmiş, aşağılamış oluruz. Hatta şirk bile olur.
İlişkiler de bunun için vardır zaten. Ayrıca insanın tek yaratılmayıp, insan-lar yaratılmasının sebeplerinden, işleyiş/akış gerçeklerinden biri de budur. “İnsan” fark edebilsin diye. Biliyor muydunuz?
Bilenler, biliyordur da tabii, hani dedim bilmeyen varsa, bilmeyenler için, naçizane.
.
.
.
.
.
.
Not: 18.04.2005 tarihli, kardeşime yazdığım mektuplardan, “ben neyi niye yapıyorum” başlıklı mektubumun bir kısmına sadece birkaç kelime değiştirip, birkaç cümle ilave ile…19.05.2011 Filiz Alev