- Kategori
- Sinema
The Great Dictator (Büyük Diktatör)

“Büyük Diktatör” filmi Charles Chaplin’in ilk sesli filmidir. Filmin çekildiği 1940 yılında ABD’nin Nazi Almanya’sı ile barış içinde olması da filme ayrı bir önem katıyor. Antisemitizm, Faşizm ve Yahudi mallarının kamulaştırılmasının işlendiği filmin son sahnesinde yer alan konuşmada Chaplin “kafaları ve kalpleri makine gibi” diyerek Nazileri yermiş filmin özünde “ İnsanlar böylesine iğrenç bir ideolojiyi nasıl benimseyerek takip ederler?” sorusuna yanıt aramaya çalışmıştır.
Filmde; Nazi Almanyası Diktatörü Adolf Hitler, Adenoid Hynkel karakteriyle, Nazi Almanyası Propaganda Bakanı Geobbels, Garbisch karakteriyle, İtalyan Diktatör Mussolini ise Bacteria Ülkesi Diktatörü Benzini Napaloni karakteriyle temsil edilmiş.
Ülkenin sembolünün “Çift Haç” olması “ Gamalı Haç(Svastika)” a bir göndermedir. Svastika, Sanskrit dilinde “mutluluk getiren” olan bilinir.(1) Alman Nazi Partisi’nin bayrağında, Alman ırkının ırkların üstünde, Aryan/Hindu Alman ırkını sembolize ettiği iddiasıyla kullanılmıştır.(2) Askerlerin kollarındaki bantlarda, bayrak ve flamalarda yoğun olarak kullanılması imgelerin akılda kalıcı olması ve iktidarın her yerde olduğunun çağrışımı yapılmak istenmesiyle ilgili olarak kullanılmış.
İmgeler başlangıçta orada bulunmayan şeyleri gözde canlandırmak amacıyla yapılmıştır. Zamanla imgenin canlandırdığı şeyden daha kalıcı olduğu anlaşıldı.(3) İmgelerle ifade edilmeye başlanan metalar ve ideolojiler görsel hafızada daha kalıcı olduğundan siyasal iletişimin olmazsa olmazları arasına yerleşmiştir. Günümüzde de siyasi partiler bu tür imgelere başvurmaktadır. Günümüzdeki siyasi parti amblemleriyle aynı öze sahiptir.
“Söz Hürriyeti kargaşa yaratır”
20.yüzyılda ortaya çıkan totaliter rejimler (Mussolini’nin Faşizm’i, Hitler’in Nazizm’i ve Ekim devriminden sonra ortaya çıkan Marksist-Leninist ideoloji çerçevesinde şekillenen Sovyet totaliter rejimi) praksiste demokrasiyi ve demokrasiye ait olan kurumları sindirememiş, özellikle demokrasiye işlevsellik kazandıran basını yadsımışlardır. Bu süreçte basının işlevlerini çarpıtarak kendi çıkarları doğrultularında propaganda amacıyla yoğun şekilde kullanmışlardır. Söz hürriyetini engelleme girişimleri “demokrasi” ile yönetilen toplumlarda da görülmektedir. Otoriter kişilikli ve totaliter rejimlere eğilimi olan liderler demokrasi’nin çoğulcu gücünün arkasına gizlenerek söz hürriyetini kısıtlayacak yöntemler izleyebilmektedir. Söz’ü etkisiz hale getirme girişimini Orwell, 1984’ünde Büyük Birader’in “Yeni Konuş” adını verdiği dilin, kelime sayısını azaltarak tek dil konumuna getirmek istemesiyle hikâyeleştirmiştir.
“En büyük olmak için fedakârlık gerekir. Kemerleri sıkacağız”
Bu söz bana “Savaş korkunç” diyen birine, “Evet, korkunç kârlı” diyerek cevap veren Lenin’i anımsattı. Hynkel’in “kemerleri sıkacağız” dediğinde “Şişman” Savaş Bakanı’nın ivedilikle kemerini sıkmaya çalışması ve kemerinin kopması sahnesiyle Chaplin bizlere, Militarizm’i içselleştiren ve kutsayan yönetim şekillerinde kemer sıkma politikalarının işe yaramayacağı, aksine militarizm’den beslenenlerin daha fazla semizleneceğini göstergebilimsel olarak aktarmıştır.
“Sadık olan iki arkadaşıyla yaptığı savaşları anlatıyor”
Savaş ya da suç gibi yapısal toplum sorunlarının kişisel hayat hikâyeleri düzleminde ayrıntılandırılması, yürürlükteki düzenin iyi ve ahlaklı görünmesini sağlar. Kamu düzeninin temsilleriyle kişisel özdeşleşme, sömürü ve tahakküme dayalı bir sisteme gönüllü katılımı hazırlayan psikolojik eğilimi yaratır.(4)
Günümüzde, askeri darbelerin beşiğinde sallanarak büyüyen bazı siyasi akımlar, bu darbelerin kendilerini mağdur ettiğini ileri sürerek, Duygusal-Ussal propagandanın en güzel örneklerini sunuyorlar bizlere…
Aktörlerin değiştiği bu üç resim ( Hynkel ve Bebek- Clinton ve Erkan Bebek- Bomonti Tünel açılışı Başbakan Erdoğan ve Bebek) görsel anlamda birbirlerini çağrıştırsa da rolleri ve statüleri gereği farklı yorumbilimsel anlamlar içeriyor.
Erkan Bebek, Türkiye’nin deprem sonrasındaki Batı’nın korumasına ve şefkatine muhtaçlığı simgeliyor. Clinton ise ABD Başkanı’ndan öte Batıyı simgeliyor. Fotoğraf, bu bağlamda Batı’nın Türkiye’ye şefkatini anlatıyor.(5)
Diğer iki fotoğraf ise otoriter kişilik yapısını maskelemeye ve kitleler üzerinde olumlu bir imaj bırakmaya yönelik “Halk adamı” yaklaşımını içeriyor.
Adorno ve Arkadaşları yetkeciliğin değişik yönlerini ölçmek için dört ölçek geliştirmişlerdir. Yahudi karşıtlığı, genel etnocentrizm, siyasal ekonomik muhafazakârlık ve başlangıç halindeki faşizmi ölçmeyi amaçlayan faşizm (F) ölçeği.(6)
Frankfurt Ekolünden Adorno ve Arkadaşları’nın Yetkeci(otoriter) kişilik kuramı ışığında, Hynkel karakterinin ve Başbakan Erdoğan’ın eylem ve söylemlerini (F) ölçeğindeki kriterlere göre değerlendirdiğimizde paralellik izlediğini rahatlıkla söyleyebiliriz.
“Halkı Yahudilere karşı öfkelendirirsek, karınlarının açlığını unuturlar”
Propaganda oluşturma tekniklerinde en yoğun ve en etkili yöntem “korku” oluşturmaktır. Hayali umacılar yaratılarak kitleler korkutulur. Kitleler, kurgusal bir korkuyla mücadele etmeye teşvik edilir. Bir şeye dosdoğru bakarsak, onu “gerçekte olduğu gibi” görürüz, hâlbuki arzu ve endişelerimizin karıştırdığı bakış (“Yamuk Bakış”) bize çarpık, bulanık bir görüntü verir.(7) Bu bulanık görüntü, doğruyu-yanlışı, hakikati ve gizliyi ayırt etme yetisini yok eder. Halkı korkutmak, endişelendirmek gizli hedeflere ulaşmanın yolunu meşrulaştırmayı da beraberinde getiren bir olgu olarak ortaya çıkıyor.
Devlet propagandası, eğitimli sınıflar tarafından desteklendiği ve herhangi bir dönekliğe izin verilmediği takdirde, büyük bir etki yaratabilir. Hitler ve daha birçoğundan alınan bu ders günümüze dek izlenmiştir.(8) Siyasi tutumlara ve konjonktürel yapıya bağlı olarak Türk Siyasal tarihinde de bazı korkular diri tutulmuş ve bu korkular ve endişeler eşliğinde halkın zihni sevk ve idare edilmiştir. Bu durumu Kızıl korkusu, Yunan korkusu, Kürt korkusu, Şeriat korkusu vs.gibi örneklerle çoğaltabiliriz.
Bu perspektiften bakacak olursak iktidarın üretimi ve yeniden üretiminde korkunun başat rol oynadığını, eğitim, ekonomi ve gelişmişlik gibi parametrelerin tali olarak biçimlendirildiğini söylemek mümkün. Nazi Rejimi’nin Hitler’in önderliğinde 2.Dünya savaşı öncesinde “seçimle” iktidara gelmesi bu durumun en çarpıcı örneğidir. Halkın içinden geldiklerini iddia ederek iktidar koltuğuna oturanların, dokunulmazlık zırhına bürünmeleri, devletin tüm olanaklarını iktidarlarını korumak ve muhalifleri korkutup sindirmek için kullanmaları “temsili demokrasi”nin en büyük çürümüşlüğüdür.
Bu anlamda Hynkel’in açılış konuşmasında söylediği “ Demokrasi kötü kokar” ifadesi bu anlamda kullanılmasa bile bir hakikati dile getirmek anlamında önemlidir.
“Parayı alana kadar politikamızı değiştiriyoruz”
Yahudi iş adamından parayı alana kadar Yahudilere iyi davranma politikası “Taktiksel” bir propaganda biçimi olarak ortaya çıkıyor. Stratejisinde her hangi bir değişikliğe müsaade etmeyen ve hedefe ulaşmak için her yolu “mübah” sayanların izlediği bir yöntemdir.
“İlerisi için isimlerini kaydedelim”
Kötü koşullarda çalışan ve yaşam mücadelesi veren işçilerin grevi ile ilgili “öldürün” emri vermesi ve sonrasında yetişmiş iş gücü sıkıntısını dikkate alarak vazgeçilmesi ve bu kişilerin durumlarıyla ilgili ileride cezalandırılmak üzere kayıt altına alınması “Kinine sahip çıkan bir diktatörün” “fişleme” uygulamasıdır.
Günümüzde de Başbakan’ın “Kinine sahip çıkan bir nesil” söylemi ve akabinde Cumhuriyet Başsavcılığının hayata geçirdiği “Kimlik numarasından siyasi parti üyeliği sorgulama” (http://vatandassipar.yargitaycb.gov.tr/proxyYargitay/portal_baslangic.uyap)uygulaması; işe başvurular, öğrenci kayıtları, ihale başvuruları vs. gibi birçok işlemde nüfus cüzdanının fotokopisinin istendiğini de göz önünde bulundurursak, partizanca “ötekileştirme” uygulamalarına neden olabileceğini ön görmek için kâhin olmaya gerek yoktur.
“JEW ( Yahudi)”
Filmde Berber’in ve diğer Yahudilerin evlerinin ve dükkânlarının üzerlerine “JEW (Yahudi) yazılmasını “aşağılama” biçimi olarak değerlendirebiliriz. Pogrom’a ön hazırlık niteliği taşıyan bu uygulama geçmişte Alevi inanış mensuplarına Maraş’ta yapılanlar ve son günlerde Adıyaman’da Alevi yurttaşların evlerine konulan işaretlerle aynı zihnin ürünü olarak günümüze dek süregelmiştir.
“Hynkel’in odada tek başına Dünya desenli balonla oynaması”
Hynkel’in Dünyayı simgeleyen bir balonla, hayaller kurarak, hırsla oynaması, dünyaya sahip olma arzusunun altındaki zayıflıkla birlikte “paranoid şizofreni” kişilik bozukluğu yapısını da ortaya koyuyor.
Siyasi Aktörler her zaman dünya üzerinde bir takım kurgusal oyunlar düzenlerler. Bazen dünyaya hâkim olmak isterler bazen de kendi hayallerince yönetmeye çalışırlar. Bu anlamda halkın sevgisinin de kazanılması önemli bir olgu olarak ortaya çıkıyor. Hynkel’in konuşmasında spikerin söylediği “ Tüm insanlara yüreğinde sevgi besliyor” gibi, “Sevgi” söylemleriyle hayat bulur.
Bu gösterişsel sevgi, içinde, hayallerine muhalif olanın “yok edilmesi” arzusunu da barındırıyor. Farklılıkları gözetmeksizin Avrupa’yı ele geçirme hayali kuran Hitler örneğindeki gibi.
Özüne bakacak olursak insanların gelecek ile ilgili projeleri, bu filmdeki “Balon Dünya” sahnesinde ki gibi bir kurguyla başlar. Buradaki nüans, hayatı bir oyun sahnesi olarak algılarken, eylemlerimizi “toplumsal kuralları” da düşünerek inşa etmek zorunda kalışımızdır. Bu nüansı dikkate almadan hayallarini kuvveden fiile geçirmeye çalışanların, -sahnede gösterildiği gibi- dünya ellerinde patlar.
“ Yahudi berber’in konuşması”
Chaplin’in “ İnsanlar böylesine iğrenç bir ideolojiyi nasıl benimseyerek, takip ederler?” sorusuna yanıt aramaya çalıştığını söylemiştik. Bu sorunun cevabı Yahudi berberin konuşma sahnesiyle yanıt buluyor.
Kalabalık insan topluluğu, Hynkel’in Avusturya savaşında kazanılan zafer üzerine ateşli bir konuşma yapmasını beklerken herkesin Hynkel zannettiği Yahudi berber’in kısık bir ses tonuyla “İmparator olmak istemiyorum, kimseyi yönetmek ya da fethetmek de istemiyorum. Herkese yardım etmek istiyorum” sözlerinin ardından, kısa bir duraksama ve kitlenin sözleri alkışlaması, barışı, kardeşliği ve hümanizmi savunan genel konuşmanın, kalabalık kitle tarafından sürekli alkışlarla kesilmesi, Kitle’nin söylemlerle nasıl etki altına alınabildiğini gösteriyor.
Canlı varlıklardan bir kaçı bir araya gelir gelmez, bunlar ister hayvan ister insan kalabalığı olsun, içgüdüsel olarak bir önderin egemenliği altına girerler. İnsan topluluklarında önderler büyük rol oynarlar. Onun iradesi, düşüncelerin gerçekleştiği ve oluştuğu bir kaynak olur. Kitle, çobanından vazgeçmeyen sürüdür.(9)
Liderlere kayıtsız, şartsız teslim olmanın, söylemlerin ve eylemlerin içeriğinin bilince çıkarılmadan, akıl süzgecinden geçirilmeden kutsanmasının perdeye yansıtılmasıdır. Chaplin’in Büyük Diktatör’ü bizlere tam olarak bunu söylemektedir.
KAYNAKÇA
- Aysel Aziz, Siyasal İletişim, Nobel Yayınları, İstanbul, 2011, s.96
- Aziz, a.g.e, s.96
- John Berger, Görme Biçimleri, Çeviren: Yurdanur Salman, Metis Yayınları, İstanbul, 2011, s.10
- Michael Ryan, Douglas Kellner, Politik Kamera, Çeviren: Gülşat Aygen, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1997, s.18
- Nurdoğan Rigel, Rüya Körleşmesi, Der Yayınları, İstanbul, 2000, s.37
- Michael A.Milburn, Sosyal Psikolojik açıdan Kamuoyu ve Siyaset, Çevirenler: Ali Dönmez-Veli Duyan, İmge Kitapevi, 1998, ss.88-89
- Slavoj Zizek, Yamuk Bakmak, Çeviren: Tuncay Birkan, Metis Yayınları, 2010, s.27
- Noam Chomsky, Medya Denetimi, Çeviren: Elif Baki, Everest Yayınları, İstanbul, 2008, s.2
- Gustave Le Bon,Kitleler Psikolojisi, Hayat Yayınları, 2009, s.81