​ Tokana bölüm-2 / Öykü / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 
 

mustafa kemal büyükmıhcı

http://blog.milliyet.com.tr/mihci47

14 Kasım '15

 
Kategori
Öykü
 

Tokana bölüm-2

Tokana bölüm-2
 

Aynı evrende farklı mekanlar...


"O günleri, torunlarımızdan evvel
 
çocuklarımız görse bari"
 
“Hoş geldin ağabey! Gözümüzü yollarda bıraktın bu sefer.”
 
Hemen girip, toz toprak içindeki çizmelerini çıkarması ile omuzladığı ağzına kadar dolu heybesini bir yana koyması bir olmuştu: “Sorma Asiye! Anlatırım.”
 
“Bereketli geçmiş bakıyorum!”
 
“Öyleydi de çok yoruyor gari… Yarısını size getirdim, sevabımıza komşulara da dağıtırsın.”
 
“Tabi ki! Soluk soluğasın, hayırdır?”
 
“Emektarı nalcıya bırakıverdim, iki saattir o aksıyor ben de yanında arşınlıyordum. Bu yükle, nalcıdan burası da gözüme kestirdiğim gibi değilmiş… Enişte yok mu?”
 
“Getiridiklerini tokanaya yerleştiriyordu, birazdan gelir.”
 
Titizliğini yenememiş, ağabeyi olmasına rağmen tozlu giysilerinden çekinerek oturma odasına buyur etmişti: “Çakaralmazını naaptın?”
 
“Nalcıda, ona göz koyan çıkmaz herhalde.”
 
Esnaf dükanlarına dadanan kapkaçcıların dilden dile dolaşan marifetlerini hatırladı: “Deme ağabey! Bu devirde açlık neler yaptırıyor, biliyorsun.”
 
“Allah’a emanet gari! Napayım, onu unuttum doğrusu, birazdan kalkarım zaten.”
 
“Acıkmışsındır. Dur! Bir şeyler getireyim bâri!” deyip mutfağa gitti. Bir dilim su böreğini tabağa koydu, süzme yoğurtla ayran yapmaya koyulmuştu ki tokanadan süzülen cızırtılı parlak ışıklardan çığlık çığlığa kalmış, elinin çarpmasıyla birlikte ayran kâsesi şangır şungur yeri boylamış, meraklanan ağabeyi de çok geçmeden mutfağa dalmıştı:
 
“Nooldu Asiye? Neydi o sesler, ışıklar?”
 
“Ağbey! Tokanadan geldi, enişten de oradaydı çıkmadı,” diyerek hızla oraya yöneldi, taş merdivenlerden yuvarlanırcasına inerken “Bey, bey! Ne oldu?” diye haykırıyordu, arkasından da ağbeyi koşturdu.
 
Yuvanın önünde ayakta donmuş vaziyetteydi. İçinden sık sık “bir açıklaması vardır mutlaka,” diyor, ardına da “tüm vesvesecilerin şerrinden sana sığınırım Ya Rabbi!” duasını ekliyordu. Seslenişler biraz kendine getirmişti.
 
“Hayır ola bey!”
 
“İnşallah hayır hanım!” diyerek başından geçeni anlattı, ardından da kayınbiraderine hoşgeldini ihmal etmedi. Mutfağa geçmişlerdi; hanımı hemen yerleri temizleyip ayranı yeniden karıştırdı, böreklerle birlikte siniye getirdi, bağdaş kurup o da oturdu:
 
“Bey! Yakın komşuda fen okumuş bir genç var; ona mı danışsak acaba?”
 
Hanımının yüzüne bakarak düşündü, genci tanıyordu, tahsilini Avrupa’da tamamlamıştı ama rızkını, öğrendiklerine yakışmayan ve gecesi gündüzü belli olmayan bir işte aramak zorunda kalmıştı. Tesadüf bu ya! Öğleyin Cuma çıkışında karşılaşmışlardı. Kısa sohbetin ardından “dönsem mi acaba?” diye danışmış, ayrılırken de tatil olmasına rağmen “bu gün bile iş var amca. Sağlıcakla kal!” demişti. “Belki de hâlâ iştedir hanım, geldiyse bile yorgundur, ayıp olmasın!” dediyse de beynini bir kurt kemirip durduğu için çağırmasını söyledi. O çıkınca da ağbeyi ile sohbete koyuldular:
 
“…”
 
“Enişte! Bu sefer dağ taş dolaştım, eski bereketin yerinde yeller esiyo biliyon mu? Çakaralmazı kapıveren bedava ete hücum ediyo.”
 
“Soyları tükenmez inşallah! Azalanları korumaya alsalar keşke.”
 
“Devlet-i Âlimizin böyle şeyleri düşünecek mecali mi var ki?”
 
“Doğru söylersin Akif! Memlekette bulunanları destan yazan Mehmetlerimize akıtıyorlarmış, helali hoş olsun!”
 
“İyi de Enişte! Çekilip dururuz, burnumuzun dibine yanaşıverdiler. Yıllar boyu ”büyük dağları ben yarattım,” diyerek kafanı toprağa gömersen olacağı budur gari.”
 
“Üzülme! Elbet bir gün, silkinip ayağa kaldıracak birileri gelir. Rabbimin lütfu bu topraklardan hiç eksik olmamıştır.”
 
“İnşallah enişte! İmanı bütün, cesur, dirayetli bir baş lazım da, sabır ve sebatla arkasında saf tutacaklar daha önemli bence.”
 
“Haklısın da, çuvaldız derinlere daldıkça, suskunlara, bezginlere ve yandaşlara rağmen “yeter!” diyenler çıkacaktır elbet.”
 
Mutfağa giren Asiye hanımla yanındaki genç, sohbeti bölmüştü; oradan kalkıp misafir odasına buyur ettiler. Köpüğü tepeleme fincanlarını yudumlarken tokanada başından geçenleri tane tane anlattı. Adı Murat dı, Fransa’da fizik tahsili yapmış, zamanın ileri bilgilerini dağarcığına biriktirmişti ama burada para etmiyordu, emek yoğun alakasız bir işe girebilmişti. Fincanının telvesine odaklanarak bir süre düşündü, olaya anlam katabilecek bilgiden yoksundu, statik elektrik deşarjları ile uğraşan uçuk fizikçilerin iddiaları aklına geldiyse de iz bırakmadan yok olma olayını aydınlatmak için yetersizdi. Başını kaldırıp bu gibi şeyleri bir mantık zincirine oturtamadan anlattı; ne kendi tatmin oldu ne de etrafındakiler.
 
Acziyetini anlamıştı, Asiye hanıma kahveleri tazelemesini söyledi, konuyu değiştirmek istiyordu:
 
“Tamam oğlum! Şimdi sözü yoksa bile insanoğlu bir gün bu meçhullerin çok ötelerini keşfedecektir. Yeter ki senin gibi dağarcığı zengin dinç dimağlara imkân tanınsın.”
 
Vakit hayli ilerlemişti, işi uzaktaydı, sabahın ışıkları ile birlikte yola koyulacaktı, “İnşallah amca! O günleri torunlarımızdan evvel çocuklarımız görse bari!” diyerek müsaade isteyip ayrıldı. Sonrasında da kardeşi döşeğe, eniştesi yazılarının başına gitmişlerdi. Nalcı da kapatmış olmalıydı, av dönüşü yorgunluğu gözlerine vurmuştu, geceyi orada geçiriverdi…
 
***
 
Sorumlu senatör, her tarafı ileri teknoloji ile bezenmiş laboratuvara soluk soluğa dalmıştı, etrafındakilere “nasıl yaparsınız böyle bir hatayı?” diyerek küplere biniyordu; bir yanda da hâlâ platformda tutulan Tako ile Çiko’ya şaşkın şaşkın bakıyordu. Herkes suspustu, ekip lideri kısık sesle anlatmaya koyuldu:
 
“Tako ile mefor[1] birlikte girmişlerdi efendim! Nasıl olduysa yolları ayrıldı, çözmeye uğraşıyoruz.”
 
“Mefor nerede peki?”
 
“Henüz Dünya’da, konumu değişti ama izlememiz altında, endişe etmeyin efendim!”
 
“Tako’nun yanındaki nasıl geldi?”
 
“Tako mutlaka ona dokunmuş olmalı… Efendim! Bu bence planlamadığımız bir başarı oldu.”
 
“Nasıl yani?”
 
“Oraya ait bir şeyi kusursuz getirebileceğimizi gördük böylece.”
 
“Tesadüfî başarınızı kutlamamı istiyorsanız meforu en kısa zamanda bu platformda görmek istiyorum, aksinin ne olacağını bilirsiniz herhalde,” diyerek laboratuarı hızlı adımlarla terk etti. Tako ile Çiko, arkasından baka kalmışlardı. İkisini de platformdan alarak Tako’nun kabinine koydular, laboratuardaki hummalı faaliyet kaldığı yerden devam ediyordu…
 
Senatör, konsülün huzuruna dönmüş, raporunu arz ediyordu. Konsül kadındı; yüzü, yılların biriktirdiği çizgilere rağmen karşısındakine rahatlık telkin ederdi ama bu kez endişesini gizleyemiyordu.  Yine de, senatörün konuşması tamamlandıktan sonra bardağın dolu tarafından başlamayı yeğledi:
 
“Tako benzeri gelebildiyse köklerimizin şimdiki nesillerini de getirebiliriz bence.”
 
“Yüce Konsülüm! Bu olasılık, cisimleri için geçerli olabilir. Özleri ile birlikte gelebilecekleri hakkında bir şey diyemem.”
 
“Öz araştırmalarımız insan soyu için hep sonuçsuz kalıyor, öyle değil mi?”
 
“Ne yazıkki öyle efendim! Tako’yu gönderip bir deneme yapalım isterseniz?”
 
“Başaramazsak cinayetimizin hesabını vicdanımıza nasıl veririz Senatör? … Ya bir de başarırsak… Yeteneklerimizi geliştirmek uğruna bozduğumuz yapı taşlarımızı ve formumuzu onarabiliriz pek âlâ… Yeni nesillerimiz adına böyle bir riski göze almak değer mi acaba?”
 
“Öyle demek istememiştim efendim?”
 
“Ya ne dedin peki?”
 
“Tako’nun onlardan getireceği bir doku yeterli olabilir.”
 
“Tabi yaa! Neden aklıma gelmedi! Hemen başlat o zaman!”
 
Keşf ettikleri solucandeliğini kontrol altına almaya çalışıyorlardı. Ataları bir zamanlar Dünyadaki iki süper uygarlıktan biriydi, aralarında amansız savaşlar sürüp gitmiş, neticede hasımlarının metafizik güçleri baskın çıkmış, hazin mağlubiyeti önleyememişlerdi. Derinlere sıkışıp kalan bir avuç insan, bir gün kendilerini ansızın milyonlarca ışık yılı ötelerdeki bu gezegende bulmuşlar, bu işi yapanları bir türlü çözememişlerdi. Zamanla gezegenin marifetli elementlerini kullanarak uygarlık düzeylerini hızla ilerletmelerine ve formlarını değiştirmelerine karşın özlerindeki değişimden hoşnut değildiler. Dönmeye can atıyorlardı ama eskiye ait yapı taşı bankaları da giderek dönüşmüştü. Dünya’daki hemcinslerinin kusursuz yapı taşlarından yararlanmak, onlarla tanışıp kaynaşmak, yalnızlıklarını gidermek istiyorlardı. Aynı evrende her iki tarafı da izleyenleri nereden bilsinlerdi? …
 
Çiko, Tako’nun kabinine girer girmez aksayan ayağına aldırmadan koşup bir köşeye sinmişti, her tarafı zangır zangırdı, dili tutulmuştu. Tako, bakıcısından öğrendiği şekliyle başını okşuyor, rahatlatıcı sözleri ardı ardına geliyordu. Biraz kendine gelince gözleriyle etrafı kolaçan etti: Her tarafı gıcır gıcır olan acaip eşyalarla döşeli bir kabindi, nereden geldiği belirisiz ışıklarla aydınlatılmıştı, genişliği neredeyse tokana kadardı. “Neydi o ışıklı tünel Tako? İçim dışıma çıkacaktı neredeyse,” der demez solucandeliğinin üzerinde bıraktığı etkiyle kursağında ne varsa dışarı döktü. Yayılan kokunun alarmı bakıcının gelmesine yetmişti, elindeki bir aletle yaptığı temizlik göz açıp kapayıncaya kadar bitmiş, ikisinin de başlarını okşayarak ayrılmıştı.
 
“İlk seferinde bende öyle olmuştum Çiko, sonrakilerde alıştım.”
 
“Burası yuvan, değil mi?”
 
“Bir bakıma öyle, seninkinden farkı, istediğin zaman çıkamıyorsun,” derken elinden tutup kabinin diğer bir köşesine götürdü:
 
“Bak! Bunlardan istediğini yiyebilirsin… Ama hiç birini bilmediğin için şunu öneririm, tokananızda yediğimin tadını andırır.”
 
Tüpü eline aldı, evirip çevirdi, ağzına götürdü ama nafileydi. Tako, kıkır kıkır gülerek tüpün kapağını açıp içindeki mayiden bir iki lokma emdi, sonra da tekrar uzattı:
 
“İşte böyle!”
 
Kalanını bir çırpıda götürmüştü: ”Daha yok mu? Hoşuma gitti.”
 
“Biraz sabret! Doyduğunu hissedeceksin, o kadarı sana ihtiyacının üzerinde enerji verir.”
 
Öyle de olmuş, bir süre geğirti tutmuştu: “Küt dişlerine bakınca, ısıracak bir şey yedirmiyorlar galiba?”
 
“Kemirmek için bazen getiriyorlar, sonra da dişlerimi kontrol ediyorlar her nedense.”
 
“Senin buraya döndüğün gibi ben de yuvama dönebilecek miyim acaba?”
 
“Hiç belli olmuyor Çiko; bir bakıyorsun apar topar platforma götürüyorlar, sonra da olanlar oluyor.”…
 
Aynı gezegende, yüksek senatoya isyan bayrağı çekenlerin saklı mekanıyıdı, Tako ile Çiko’nun bulunduğu yere kopyalanmışçasına benziyordu, tek farkı etraftakilerin kadın oluşuydu. Suratlar asıktı, biribirlerini suçluyorlar, biraz sonra girmesini bekledikleri direktöre diyebileceklerini tartışıyorlardı… Erken gelmişti, başkandı, o da kadındı, Konsülün kardeşiydi, bir avuç yandaşı ile ona karşı gelmişti,   hışımla etrafındakileri süzdü, erkek tonlu sesiyle sorgulamaya başladı:
 
“Şu mefor dedikleri neden çalışmadı?”
 
 Başlar önde, gözler deney sorumlusundaydı. Dayanamayıp suskunluğunu bozdu:
 
“Efendim! Bir çalıştıran olmalı.”
 
“Öyleyse onu da göndermişlerdir mutlaka. Araştırmadınız mı?” 
 
Tako ve mefor yanlışlıkla farklı zamanlarda farklı mekânlara gönderilmişti. Dokusundaki mikroçipler, Tako’nun beynine gömülen cihaz ile yönetilebiliyordu, diğer bir deyişle meforun pilotu Tako idi. Çaresizliği yüzüne vuran deney sorumlusu sus pustu. Başkan, yüzüklü işaret parmağını ona doğrultuyordu ki can havliyle aklındakini döküverdi:
 
“Şayet varsa, oradaki konumunu siz öğrenebilirsiniz başkanım.”
 
Anlamıştı, kardeşinin yakınına yerleştirdiği ajan olabilirdi. Bir süre gözünü deney sorumlusundan ayırmadan düşündü: Yapamayıp açığa çıkarsa, içine yerleştirilen onu buharlaştırır, ona yüklediği daha önemli görev de suya düşebilirdi… Meforu bulup alan Dünya’daki ajanları aklına geldi, neden olmasın dı? … Emri derhal yerine getirilmiş, ajan,  meforla birlikte platformda belirmişti. Şimdi artık gizemini çözebilirler, kardeşine acımasız bir üstünlük kurabilirlerdi. O tarafa yaptığı hüsranla sonuçlanan ataklarda onun affediciliğinden bıkmıştı…
 
 
[1]Mefor: Tako ile birlikte gönderilen halı
 
Toplam blog
: 112
: 152
Kayıt tarihi
: 18.09.12
 
 

ODTÜ'lüyüm, makina yüksek mühendisiyim, vicdanı rahat bir memur emeklisiyim, iki çucuk babasıyım,..