​ Topkapı Şifresi Kitabından; Osmanlının Son Şehzadelerinden Fatihcanhan Osmanoğlu, / Kültür - Sanat / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

28 Haziran '18

 
Kategori
Kültür - Sanat
 

Topkapı Şifresi Kitabından; Osmanlının Son Şehzadelerinden Fatihcanhan Osmanoğlu,

Topkapı Şifresi Kitabından; Osmanlının Son Şehzadelerinden Fatihcanhan Osmanoğlu,
 

Osmanlının Son Şehzadelerinden Fatihcanhan Osmanoğlu, İstanbul’da Silahlı Saldırıya Uğradı.

Nis – Konak- Konak sessiz sakin bir gece yaşıyordu. Nerede ise evin erkeklerinden hiçbiri yoktu. Fatihcanhan’la, Rüzgarhan İstanbul’daydılar. Devlet Hatun’un kızı ve damadı o akşam evlerine gitmişlerdi. Bir sürede orada kalacaklardı. Onlar zaman – zaman böyle yaparlardı. Bir süre konakta kalınca sanki sıkılırlar kalabalıktan, sonra baş başa kalmak için evlerine giderlerdi. Çocukları yoktu. Bu ikisinin birbirine daha çok zaman ayırması demekti. Birbirlerine daha çok bağlanmaları demekti. Bu da o kadar belliydi ki. Evlenmeden önce yaşadıkları büyük aşkları aynen yıllarla birlikte eksilmemiş artabiliyorsa ki bu kadar büyük bir aşk ne kadar artabilirdi. Artmıştı. Birbirlerinin üstüne titriyorlardı. Evet, onlar bir süre evlerine gittikleri için yoktular. Şehsuvarhan büyük hanımın isyanından beri eve sadece annesini görmeye, ihtiyaçlarını gidermeye ayrıca annesinden para almaya geliyordu.

O gece Mihriban hanımın ve sultan annenin bütün terslenmelerine rağmen Ahmethan ’da Şehsuvarhan’ın yanına gitmişti o da yoktu. Bayanlar yalnızdılar. Televizyon izliyorlardı. Sultan anne uzun yıllardır yaptığı gibi yine büyük gergefinde bir tablo işliyordu. Onun işlediği tablolar nadide eserler gibiydi. Genç kızlığından beri adet edinmişti. Akşamları bir saat ya da bilemedin iki saat mutlaka nakış işlerdi. Televizyon izlerken nakış işlemeyi çok severdi. Diğer sultan hanımlar gibi örgü örmeyi ya da tığ işi yapmayı sevmiyordu. Hiçbir zamanda hoşlanmamıştı.  Çaylarını içmişlerdi. Biraz sonra herkes yavaş – yavaş kendi dairelerine çekilirlerdi. Sultan anne bir şey hatırlamıştı.

“Fatihcanhan’la bugün konuştunuz mu? Ben konuşmadım.”

Mihriban sultan gülümsedi.

“Ben konuştum Sultan annem. İkisiyle de konuştum. Oldukça iyiler. Geziyorlar. İstanbul’un tadını çıkartıyorlar.”

“Çok iyi. İstanbul’da olmak. Güzel olmalı.”

Rabia Sultan özlemle;

“Sultan anne belki bir gün bizlerde gideriz. Ben zaten rüyalarımda defalarca gittim. Birde ölmeden gerçekten gidip görebilirsem benden mutlusu olmayacak.”

Sultan anne aynı vakur haliyle;

“İnşallah gelin hanım. İnşallah.”

Televizyondaki bir görüntü Rabia Sultan’ın dikkatini çekmişti.

“Mihriban sultan televizyonun sesini açar mısın lütfen.”

Rabia sultanın sesi her zaman konuştuğu tondan farklıydı. Yüksek çıkmıştı. Hepsi merakla ekrana bakıyorlardı. Ekranda büyük bir binanın ikinci katındaki pencerede Rüzgarhan ve Fatihcanhan görülüyordu. Kamera ekrana Fatihcanhan’ın yüzünü yakın plan olarak uzun süre verdi. Spikerin sesini dinlemek için sesini bir hayli açmışlardı. Spiker;

“Osmanlının son Şehzadelerinden Fatihcanhan Osmanoğlu, İstanbul’da silahlı saldırıya uğradı. Birçok kişinin ‘Hanedan tartışması’ dediği saldırıdan sonra Fatihcanhan Osmanoğlu ameliyata alındı. Başarılı bir ameliyat geçiren Şehzadenin sağlık durumunun iyi olduğu söylendi.”

Odaya bomba düşmüş gibi olmuştu. Bir süre kimse bir şey söylememişti. Sultan Hatun bile! Kendini ilk toparlayan Mihriban Sultan oldu.

“Bu nasıl olur. Ben bu sabah konuştum!”

Sultan hanım saatte baktı. Telefonunu aldı. Tuşlara bastı. Bir süre bekledi.

“Rüzgarhan iyi geceler evladım. Ağabeyini verir misin ona bir şey soracağım.”

Bir süre dinledi.

“Bu saatte uyudu mu? Sen neden uyumadın?” Bir süre daha dinledi.

“Peki evladım. Fatihcanhan’a söyle çocuğum uyandığında beni arasın. Hayır, tabi yavrum! Sen söyle o beni arasın evladım.” Telefonu kapattı. Ayağa kalktı.

“Benim bazı yerleri aramam lazım. Gelin hanım telaşa kapılma her ne olmuşsa olmuş. Bak gördük şimdi gayet iyi.” Mihriban sultan ağlıyordu.

“Nasıl söylemezler. Rüzgarhan neden söylemedi?”

“Bizleri üzmek istememişlerdir.”

“Kim yapmış olabilir? Neden!”

“Öğreneceğiz gelin hanım. Sen merak etme.”

Büyük hanım hızlı adımlarla odasına yürüdüğünde, Bal hatun ve Rabia Sultan, Mihriban sultanı sakinleştirmek için olumlu sözler söylüyorlardı. Mihriban Sultan’ın yanaklarından yaşlar süzülüyordu.

“Oğlum yaralanmış, acı çekmiş benim haberim yok.” Bal Hatun kızının saçlarını okşadı.

“Şükretmelisin yavrum. Bak gördün gayet iyi. Beterin beteri vardır yavrum. Allah’a hamdolsun Fatihcanhan gayet iyi.”

“Allah’a hamdolsun iyi ama içim acıyor. Yavrum oralarda helak olmuştur.”

“Güzel kızım. Allah’a hamd etmemiz gerekir. Sağ salim oldukça iyi. Durumu iyi olmazsa yatakta olurdu.” Mihriban sultan çok ağlıyordu.

“Rüzgarhan’ı arayayım en doğru bilgileri ondan öğrenirim. O ne yaptı. Oralarda ağabeyi yaralanınca! Ay aklımdan olacağım.”

Bal hatun telefonu elinden aldı.

“Yavrum. Güzel kızım. Saat çok geç. O yavruda uyuyordur. Bak sultan hanım aradı konuştu. Yarın olsun güzel kızım.”

“Yok, annem ben Fatihcanhan’ın sesini duymadan rahat etmeyeceğim.”

Mihriban Sultan tuşlara bastı heyecanla bekliyordu. Birkaç kez çalıp açmayınca çok heyecanlandı.

“Açmıyor. Açmıyor!” Bal hatun kızını sakinleştirmeye çalışıyordu.

“Uyuyordur çocuk kızım. Sessize almıştır. Duymuyordur.”

Mihriban Sultan beklemeye devam ediyordu. Kapanınca tekrar tuşlara bastı.

“Sesini duymam lazım. Oğlumun sesini duymalıyım.”

Birkaç kez daha tuşlara bastı. Gözlerinden yaşlar akıyordu.

“Hadi oğlum aç şu telefonu, haydi Fatihcanhan aç evladım.”

Mihriban Sultanın yüzü Fatihcanhan’ın uykulu sesi ile aydınlandı.

“Fatihcanhan yavrum.”

Fatihcanhan uykunun arasında, tam uyanamamış olduğundan sesi bir hayli kalın çıkıyordu.

“Efendim anneciğim.”

“İyi misin oğlum. Nasılsın yavrum?”

Fatihcanhan annesinin sesinden onun ağladığını anladığı anda uykusu dağılmıştı. Sessizce fısıldadı.

“Biliyor.”

“Annem, iyiyim annem çok iyiyim.”

“Fatihcanhan televizyondan duydum yavrum. Yaralanmışsın. Ah evladım niye bana haber vermedin. Oğlum. Canım yavrum. Ne oldu, kim yaraladı seni?”

“Annem merak etme üzülme Allah Aşkına. Şimdi iyiyim. Bir kaza oldu. İnan ki bir kaza oldu. Yanlışlıkla vuruldum. Önemli değil. Kurşun sıyırmış. Ağır yaralanmadım. Şimdi çok iyiyim. Telefonum sessizde olduğu için duymadım. Uyuyordum.”

“Oğlum Allah Aşkına söyle iyi misin?”

“Annem yemin ediyorum iyiyim. Gayet iyiyim. Siz nasıl öğrendiniz?”

“Televizyondan öğrendik yavrum. Sen. Sen şimdi iyi misin?”

“Annem yemin ediyorum iyiyim. Gayet iyiyim. Rüzgarhan’da biraz önce otele gitti. Biz ikimizde iyiyiz. Güzel annem merak etme bizi.”

“Tamam yavrum. Sesini duydum ya içim rahatladı. Tamam çocuğum. Geçmiş olsun yavrum. Allah rahatlık versin.”

“Sağ ol annem size de.”

Mihriban Sultanı merakla dinleyen Bal hatunla, Rabia sultan onun gülümsemesine sevinmişlerdi. Mihriban sultan yine ağlıyordu, ama yüzü aydınlanmıştı. Rahatlamıştı. Gülümsüyordu.

“İyi Allah’a hamdolsun gayet iyi… Sesi çok iyi geliyordu. “Bal hatun kızının elini tuttu.

“Gördün mü yavrum. İyi imiş. Gözümüz aydın.”

“Sağ olasın annem. İçim rahatladı. Allah’a hamdolsun.” Rabia Sultan ayağa kalktı.

“Çay yapacağım. İçeriz değil mi?” Mihriban sultan rahatlamıştı. Arkasına yaslandı.

“Ben bir süre uyuyamam zaten. İçelim Vallahi.” Bal Hatun her zaman olduğu gibi olumlu haliyle;

“İçeriz. Güzelde olur. Sana zahmet olmasın?”

“Estağfurullah. Hemen iki dakikada demlerim. Bu elektrikli semaverler beş dakikada çayımızı yapıyor.”

Rabia Sultan kendi dairesine gitmek için iki adım atmıştı ki, Sultan Hanımın dairesinin kapısı kapandı. Sultan hanım kalkmıştı. Yanlarına geliyordu. Biraz sonra salona girdi. Yemekteki elbisesi üstündeydi. Geceliğini ya da sabahlığını giyinmemişti. Mihriban Sultan kayınvalidesine rahatlamış olarak;

“Fatihcanhan’la konuştum Sultan Annem gayet iyiymiş.”

“Çok iyi gelin hanım. Sevindim.”

Sultan hanım ne zaman önemli bir şey söylese, önce boğazını temizlemek için bir iki küçük öksürük, biraz daha derin nefes alarak söze başlardı. Yine öyle yapmıştı.

“Ben birkaç yerle konuştum. İçim daha da rahatladı. Şimdi hanımlar sizlere bir şey söyleyeceğim.” Diğer bayanlar bunu anlamışlardı. Bekliyorlardı.

“Her şerde bir hayır vardır diye boşuna söylenmemiş. Eğer sizlerde arzu ederseniz, bizde İstanbul’a gidelim diyorum.”

Mihriban Sultan yerinden hızla kalktı. Duyduklarına inanamıyordu.

“Bizde gidelim mi? Sultan annem doğru mu duydum. İstanbul’a mı gidelim dediniz?”

“Evet. Doğru duydun. Artık vuslat zamanıdır.”

Rabia sultan ağlıyordu.

“Ben daha bu gece dua etmiştim. Ölmeden görebilir miyim demiştim!”

Sultan hanım, Rabia Sultana bir süre baktı.

“Ben senin geleceğini tahmin etmemiştim.”

“Ben neden gelmeyeceğim. Ben sizlerden ayrı bir şey yapamam ki, benim en büyük hayalim İstanbul’a gitmek. Vatanımızı görmek.”

Sultan Hanım aynı vakur duruşu ile koltuğa otururken konuşmasını sürdürdü.

“Şehsuvarhan burada diye düşündüğümden gelin hanım, yoksa tabi ki biz nerede sen orada…”

“Sultan annem zaten evde değil.”

“Gelmek istiyorsun, yani!”

“Evet. İzninizle…”

Mihriban Sultan hala ayakta duruyordu. Çok sevinmişti.

“Bu gece çok üzüldüm, çok ağladım. Şimdi çok sevindim. Vatanımı görmek tabii ki benim için çok büyük saadet ama oğlumun yanında olmakta çok güzel olacak.”

“Ahmethan nerede gelin hanım, bu akşam yine gelmedi mi?”

“Telefon etti. Arkadaşlarında kalacakmış!”

“Biz onun nerede kaldığını biliyoruz tabi. Neyse! Ona da haber ver de gelin hanım o da bizimle gelsin.”

“Olur, sultan anne.”

“Leyla’yı da götüreceğiz.”

“Çok sevinecek. Sultan annem ne zaman gideceğiz.”

“Yarın.” Rabia Sultan ilk şaşıran olmuştu.

“Yarın mı? Hemen yarın!”

“Evet, gelin hanım. Şimdi telefon edeceğim biletlerimiz alınsın, İstanbul’da otelimizi ayarlasınlar.”

Bal Hatun sessizce onları dinliyordu. Devlet hatun, Bal Hatun’a sevgi dolu gözlerle baktıktan sonra;

“Ahretliğim siz niye bir şey söylemiyorsunuz, Vatanınızı göreceğiniz için heyecanlanmadınız mı?” Bal hatun şaşırmıştı.

“Nasıl ben de mi geliyorum?”

“Ne demek Bal Hatun ben de mi geliyorum. Biraz önce söyledim ya! Anca beraber kanca beraber… Biz uzun yıllardır hiç ayrı – ayrı bir yerlere gittik mi? Biz bir aileyiz. Vatana hasretlik hepimizde aynı...”

Bal Hatun sevinmişti.

“Allah razı olsun Devlet Hatun ama ben sizlere yük olmayayım.”

Sultan Hanım şaşırmış gibi yaptı.

“Biz birbirimize yük mü oluyoruz? Ne yükü Bal hatun? Biz ancak birbirimize varlığımızla güç veriyoruz, sevgi veriyoruz. Düşünün şimdi İstanbul bu mevsimde nasıldır. Sizce boğazda kahve içmek nasıl olur?”

Bal Hatun içtenlikle gülümsedi.

“Muhteşem olur.”

“Mehlika gelemez bizimle oda çalışıyor. Nasıl gelsin. Bellimi olur bakarsın biz orada iken oda izin alır hiç olmazsa bir haftalığına kaçar gelir. Ona da haber verelim.” Mihriban sultan düşünerek konuştu.

“Onlar erken kalktıkları için erkende yatıyorlar. Yoksa televizyonu izlemiş olsalardı bizi ararlardı.”

Sultan anne kaşlarını çattı.

“Onlarda buraya bir alışamadılar gitti. Burada bir hafta kalıyorlarsa on gün on beş gün kendi evlerinde kalıyorlar.”

Bal Hatun her zamanki gibi sakin sesiyle;

“Onların çolukları yok çocukları yok. Onlar birbirine iyice yapışmışlar. Yalnızlığa da alışmışlar. Biraz bunalınca evlerine kaçıyorlar.”

“Öyle görülüyor. Neyse yarın onlarla konuşuruz.” Mihriban Sultan odanın içinde aşağı yukarı yürüyordu. Çok sevinmişti, heyecanlıydı. Rabia sultanla arada birbirlerine bakıyorlar gülümsüyorlardı.

 

./…

 

NAZAN ŞARA ŞATANA

 

 
Toplam blog
: 1731
: 4678
Kayıt tarihi
: 09.12.10
 
 

Turizmci; Genel müdür Yazar ; Romanlar, senaryolar müzikkaller... Sinema filmleri, TV filmleri.....