- Kategori
- Eğitim
Toplumsal bütünleşme örnekleri(1)
Kar buz yok, soğuk var dışarıda. Hava, taş kömürü dumanıyla dolu. İnsan nefes alırken, akciğerlerinin yandığını hissediyor. İstasyondan Ulus’a doğru yürürken, Küçük Tiyatro’ya (yeni Merkez Bankası yanındaki) yaklaştıkça tedirginliğim artıyor. Kalbim hızla atıyor. Yürüme zorluğu çekiyorum. Karmakarışık duygular içindeyim.
Gelir mi acaba? Ya geçen sefer Opera’nın önünde yaptığı gibi yaparsa? Bu kez de Küçük Tiyatro’nun önüne ağaç yerine dikerse? Yapar mı, yapar. Belli olmaz. Ben yine de erken gitmeliyim. Çünkü biletler bende. Ya benden erken gelirse? Bir bayanı bekletmek ayıp olmaz mı? Hem ne der görenler?
Tiyatronun önünde bekleyen yok. Yoldan kaldırıma çıkıp, kapıya doğru iki-üç adım attıktan sonra bir “hişt” sesi geliyor. (“Bir ‘hişt’ sesi gelsin de, nereden gelirse gelsin!) Birden sağ tarafıma dönüyorum. İlk gördüğüm, elektrik direğindeki sarı, ışıtmayan lamba oluyor. Birileri bana doğru yürüyor. Bir-iki adım attıktan sonra yüzünü fark ediyorum. Kısa bir duraklamadan sonra, ben de O’na doğru yürüyorum. (Şükürler olsun, ağaç olmaktan kurtulduk ya.)
Salonda oturuyoruz gong çalana kadar. Oyunu locadan seyrediyoruz. Oyun sırasında, seyircilerin sosyo-ekonomik durumlarını anlamaya çalışıyorum. İzleyenler arasında, Üniversite Öğrencilerinin sayısı pek az. Seyircilerin çoğu 30-40 yaş arasında. Dikkatli yürüyor, birbirleriyle yavaş konuşuyorlar. Giyimlerinde dikkat çekici bir husus görülmüyor. Orta tabaka mensubu, genelde memur insanlar.
Oyunun ikinci yarısı başlamadan bir-iki dakika önce, salonun arkasına şöyle bir göz atıyorum. Salon, yarıdan biraz fazla dolu. Salonun boş kısmında, 35-40 yaşları arasında bir çift oturuyor. Salonun dolu son koltuklarıyla, aralarında üç sıra boşluk var. Boş kısmın tam orta yerinde oturuyorlar. Bunların ayrı oturması dikkatimi çekiyor. Eğer son bileti onlar almışlarsa, bir kenarda oturmaları gerekir, diyorum. Niye başkalarından ayrı otursunlar ki? Acaba sevgililer de, rahat davranabilmek için mi uzakta oturuyorlar, diye düşünmeye başlıyorum. Aşkın, -her ne kadar- yaşı yoksa da, bunlar zaten aşıklar gibi davranmıyorlar ki. Oyun başladıktan sonra, fırsat buldukça göz ucuyla çifti seyrediyorum. Oyun bitip, yerlerinden kalkana kadar, ne konuşuyorlar, ne el-kol hareketi yapıyorlar, ne de birbirlerine romantik gözlerle bakıyorlar. Peki öyleyse, diğerlerinden niye ayrı oturuyorlar?
Nedeni buldum galiba. Bayanın başı örtülü. Fakat, öyle dikkat çekici bir şekilde örtülmemiş. Eşarbın boyun altındaki kısmı gevşek bağlanmış. Alnındaki saçların bir kısmı görülüyor. Üzerinde kareli bir ceket ile kara bir etek var. Bay, takım elbiseli fakat kravatsız. Salondaki bütün sıraları gözden geçiriyorum. Bunlardan başka, kravatsız bay, başı örtülü bayan yok. Tek farkları bunlar olsa gerek. Diğer seyircilerden ayrı oturma nedenleri, bu durumlarıdır, herhalde, diyorum.
Safinaz’ı yolcu edip, istasyona doğru yürürken, bu durumu yorumlamaya çalışıyorum. O yıllarda izlediğim oyunlarda ve kentin büyük sinemalarında, başörtülü bayanlara rastladığımı hatırlamıyorum. Devlet Tiyatrolarındaki oyunların ailelerce izlenmesinde herhangi bir sakınca yoktu. Ayrıca, oyunlar gayet güzeldi. Salonlar, temiz ve gürültüsüz, koltuklar rahattı. O halde, başörtülü bayanlar neden gelmiyor? Yoksa, birileri mi getirmiyor? Gelenler de neden ayrı oturuyor?
Bu olaydan beş-altı ay kadar önce, bir iş için Fakülteye gitmem gerekiyor. Saat 16.00-17.00 arası. Bölümde ders yok o saatlerde. Dolaysıyla öğrencilerin bulunmaması doğal. Fakülteye yan kapıdan girip, hızlıca Bölüme doğru yürürken, Bölümün önünde ağaçlar arasında bulunan oturakta bir çiftin oturduğunu görüyorum. Bu manzaralar, Gazi’de yabancı olduğumuz manzaralar değil. Hem bir bayanla bir bay, bir oturakta dostça oturamazlar mı? Hem neden oturmasınlar ki? Bence de anormal bir durum yok. Yalnız bu olayda bazı özellikler var. Örneğin oturakta, her ne kadar karşılıklı oturmak mümkün değilse de onlar, elden geldiğince, vücutlarını birbirine döndürerek oturmuşlar ve epeyce yaklaşmışlar. Aralarındaki uzaklık iki karış bile yok. (Biliyorum, içlerinde bir kötülük yok. Benim de yok. Ama olmaz ki, böyle de oturulmaz ki!) Durumu kötüye yormadan, gençleri rahatsız etmeden yolumu değiştiriyorum ve sessizce bölüme giriyorum.
Bayan arkadaş, Bölümdeki birkaç başı örtülü bayandan biri. Bölüme girdikten sonra başörtüsünü çıkarır, bölümden çıkarken bağlar. Oturakta otururken de başı örtülüydü. Kimselerin olmadığı bir saatte, böyle romantik bir tavırla oturanları görseniz, siz ne düşünürsünüz acaba?
Güneydoğu’ya atanıp Ankara’dan ayrılıyorum. Üç sene kadar uzak kalıyorum Başkent’den. Ankara’ya geldiğim bir gün, Tandoğan’dan Beşevler’e yürürken, gördüğüm manzaralar kafamı alt-üst ediyor. Neler görmüyorum ki? Bir yanda bayların yanında yürüyen başörtülü bayanlar, diğer yanda bayların kollarına girmiş başörtülü, pardösülü bayanlar. (Biz de az yürümedik bu yolları Safinaz. Değil birinin koluna giren, yanında yürüyen bir başörtülü, pardösülü bayan –öğrenci- bile göremedik. Allah’ım, dünya mı değişti, yoksa biz mi değişemedik?)
Biz öğrenciyken, daha üç-dört yıl öncesi yani, başörtülü, pardösülü bayanlar, yanlarında genellikle kendileri gibi pardösülü, başörtülü bir arkadaşları, olmazsa hemcinsleri ile gezerlerdi. Yanlarında bir bay görmek, hele hele kollarına girilmiş olarak görmek olası değildi. Gazi Eğitim Fakültesine uğrayıp dönerken, bu kez diğer kaldırımdan yürüyorum. Tandoğan’da, durağın tam karşısında yeni bir kahvehanenin açıldığını görüyorum. Geniş masaları, parlak yeşil örtüleri var. Örtülerin üzerinde gürgen okey tahtaları. (Yeni açılan bir kahvehanede, eski örtüler, eskimiş okey taşları bulunacak değildi, herhalde.)
İçerideki müşterilerin hepsi genç. Eminim bunların tümü, Ankara ve Gazi Üniversitesinin öğrencileri. Burada da bir gariplik var. Genç müşterilerin çoğu bayan. Baylarla karışık oturmuşlar, birlikte okey oynuyorlar. Garip olan durum, tabi ki bu değil. Bence değil de, başkalarınca garip sayılabilecek durum; başörtülü, pardösülü bayanların, baylarla birlikte, üstelik herkesin gözü önünde, bir kahvede oturup, onlarla birlikte okey oynamaları. Şaşırmadım, diyemem. Yoldan gelmişim, yorgunum. Daha fazla yürüyemem. Duraktaki otobüse atlayıp Kurtuluş’a, oradan Beytepe’ye gidiyorum.
Bölümde hocaları ziyaret ettikten sonra, yemekhaneye doğru yürüyorum. Öğle zamanı da. Öğle zamanı da. Tandoğan’da, Beşevler’de gördüğüm manzaraların benzerlerini burada da görüyorum. Başörtülü, pardösülü bayanlar, baylarla birlikte yürüyor. Kimileri kol kola girmiş. Bu durumları yadırgamıyorum da, ağaçların altında ve çimenlerin üzerinde baş başa oturan, pardösülü, başörtülü bayanlar dikkatimi çekiyor. Bizim bölümün önünde oturanlar gibi oturuyorlar. Varsın otursunlar, ‘içlerinde bir kötülük’ olmadıktan sonra, diyorum. Özellikle, Beytepe’de gördüklerimi, arkadaşlarla konuşuyorum. “Onlar nikahlılar” diyorlar. “Resmi nikahlılar mı?” deyince, “Hayır, dini nikahlılar, dolaysıyla birlikte gezip oturabilirler” diyorlar. Duraklıyorum. Biraz sonra tekrar devam ediyorlar. “Anlaşamazlarsa, ayrılırlar. Örneğin, geçenlerde birileri anlaşamamış, ayrılmış. Artık birlikte gezmiyorlarmış” diyorlar. (Hile-i Şerriye mi, değil mi, nereden bileyim ben? Şeyhül İslam değilim ki!)
Beytepe’den sonra, Kızılay’da müfettiş arkadaşlarla buluşuyoruz. Seat’e çıkıp, biraz oturup konuşalım, diyoruz. Meslekten konuşuyoruz hep. Yanımızdaki masaların birinde başörtülü bir bayan var. “Burada bu bayanın işi ne?” diyorum, sessizce. Çünkü burada, başörtüsüz genç sevgililer buluşup, bira içerler. Başörtülü genç arkadaş, bira içmiyor ama, yanında birileri var. Ne konuştuklarını bilmiyorum fakat, romantik bir hava içindeler.
Yaz tatilinde memleketteyiz. Gençler, “Bir akrabanın düğünü va, mutlaka gidelim” diyorlar. Gençleri kırmıyorum. Amaçları, düğüne gidip eğlenmekten çok, düğün yapacak birilerini bulmak. Orkestra çalmaya başlar başlamaz, pist gençlerle doluyor. (Yaşlılarla dolacak değildi, herhalde.)
Pistte kimler yok ki? Olmayanlar, oynayacak yer bulamayanlarla, orta yaş ve üzerindekiler. Gençler, genellikle bireysel oynamayı tercih ediyorlar. Orkestra da onlara uygun parçalar çalıyor. Oynayan gençler arasında, başları sıkıca bağlanmış genç bayanlar da var. Aileleri, oynamalarına “düğün bizimdir” diye izin vermiş. Çünkü bu gençler ne Üniversiteli, ne de ailelerinden ayrı. Bizim gençler, birilerini kestirmişler gözlerine. Dönüşte anlatıyorlar. Fakat, kendileriyle birlikte de olsa, kızların, diğer erkeklerin önünde oynamalarını hoş görmüyorlar. “Üzülmeyin gençler, başı örtmemenin günahı ayrı, düğünde oynamanı günahı ayrı” deyince, gülüşüyorlar ve rahatlıyorlar. Mutlu dönüyoruz eve. Evde, bu “yargı”yı birkaç kez tekrarlıyorlar ve gülüyorlar. Düğünde oynayan gençlerin, anne-babalarının köylü olmalarına rağmen, onlar ya kentte doğmuşlar, ya kentte büyümüşler. Bu nedenle, anne-babaları gibi davranmamaları doğal.
1991’in sonlarından beri Şanlıurfa’dayım. Halk Eğitim Merkezinde, pencereden dışarıyı seyrediyoruz, Din Sosyologu bir arkadaşla. Yoldan, başı örtülü, uzun pardösülü, genç bir bayan geçiyor. Birden çıkan rüzgar, pardösünün eteğinin önünü ayırıp kaldırıyor. Kara, uzun pardösünün altında, dizlerinin üzerinde, kırmızı renkle mini etek görülüyor. Arkadaşa, “Başörtüsü ve ayaklara kadar inen pardösü ile mini etek arasındaki ilişkiyi, din Sosyolojisi açından açıkla” diyorum. (Çünkü burada, hem sosyolojik, hem de Dinsel bir durum var. Daha doğrusu, ben öyle düşünüyorum.) Arkadaş gülümsüyor ve “senin gözünden hiç mi bir şey kaçmaz?” diyerek, konuyu değiştiriyor. Soruma cevap alamıyorum yani.
Benzer bir durula da, evden çıkıp okula giderken karşılaşıyorum. Uzun boylu, kara pardösülü ve türbanlı (başörtülü değil) bir bayan geçiyor yanımdan. İncecik, hafif makyajlı bir esmer güzeli. Yürürken, pardösüsünün etekleri ayrılıyor yanlara. Alttan etek görülüyor. Daracık ve mini. Güzel bayan, gördüklerim karşısında düşündüklerimi anlamış olmalı ki, gülümseyerek karşılık veriyor.
“Başörtülü bir bayan mini etek giyer mi?” diye sorsam, “Bizimle dalga mı geçiyorsunuz?” derler. Bir sabah, adliyenin yanından geçerken, başörtülü bir bayanın, yan yoldan çıktığını görüyorum. Kısa boylu bayan, ankası yırtmaçlı uzun bir etek giymiş. Yürüdükçe, uzun etek açılıyor ve mini etek işlevini görüyor. Bunun gibi, benzer birçok durumla karşılaşıyorum. Hatta dudakları aşırı rujlu, yüzleri aşırı boyalı, başları saçlarının şekli bozulmayacak şekilde örtülmüş epeyce bayana rastlıyorum.
Pardösüden, başörtüsünden, türbandan bahsedip de, “defile”den bahsetmemek olur mu, hiç. “Bu kadar pardösülü genç var, acaba Tesettür defilesi yapılamaz mı?” diye düşünürken, TV’de Ankara Yenimahalle’de, üstelik sokak ortasında, tesettür defilesi’nin yapıldığını görüyorum. Ondan sonra da, sık sık tekrarlanıyor Tesettür Defileleri.
Ben tv’yi biraz fazla izleyenlerdenim. Tabi ki sadece Tesettür Defileleri yok tv’de. Başka programlar da var. Örneğin bayanların hazırlayıp sunduğu, Kadın Hastalıkları ile ilgili programlar. Yayınları dini ağırlıklı olan tv’nin birinde, böyle bir programı görünce şaşırıyorum. Arkasından, -Kadın Hastalıkları ile ilgili- benzer yayınları, programlarında dini yönleri ağır basan diğer bir tv’de görünce, artık yadırgamıyorum ve İlköğretmen Okulundaki Eğitim Psikolojisi öğretmenimizin sözlerini hatırlıyorum: “Çocuklar, anlatacaklarımı sokak çocuklarından duymuşsunuzdur ama, ben işin bilimsel yönünü anlatacağım” demişti. Şimdi yayınlarında Dini Programlar ağır basan tv’ler galiba bu işlevi gerçekleştiriyorlar. Geçmiş yıllarda değil, daha birkaç yıl önce bayanların, üstelik de dini yayınlar ağırlıklı program yayınlayan tv’lerde, değil böyle program yapmaları, sunmaları bile hayal edilemezdi.
Özel tv’ler çoğalınca, program yapanlar da çoğaldı. Program yapanlar arasında başörtülü, uzun giysili genç bayanlar da var. Çocuk Programlarından tutun da, yetişkin programlarına kadar her programı ya yapıyorlar, ya sunuyorlar. Kamera karşısında biraz çekingenler sadece. (Ona da zamanla alışırlar.) 1970’li yılların başlarında tv’ye karşı olanların çocukları, bugün milyonların önünde program sunuyorlar. (Galiba, sadece dünya değil, tv’ye karşı olanlar da değişti.)
İzmir’de Üniversite Yerleşkesinde sınav saati için zaman öldürürken, “Bir kökte uzamış şarmaşık gibi” sarılmış iki genci (biri bay, diğeri bayan) dolaşırken görüyoruz. Yaşları 20-22 arası olmalı. Bayın da, bayanın da üstü bayı pek düzenli değil. Aralarındaki boy farkı bir karıştan fazla. Genç bay, sevgilisiyle olan boy farkını, boynunu sağ tarafa eğip, başını, bayanın başı üzerine koyarak gidermiş. Böylece boylar eşitlenmiş. Bayan, uzun pardösülü ve başörtülü. Başını sıkıca bağlamış. Ağır ağır yürüyüp, önlerine bakma yerine, hep birbirlerinin yüzlerine bakıyorlar. Gezmekten yorulmuş olmalılar ki, bir ara banka oturuyorlar. Fakat konumlarını hiç bozmuyorlar. Uzunca bir süre görüş alanımı terk etmiyorlar. Yanımda bulunan Din Psikologu (İlahiyatçı) arkadaşa, “Kapalılar, tesettürlüler de böyle yapar mı?” tarzında, ne kadar soru yöneltiyorsam da cevap alamıyorum. Oysa, “Onlar da insan” demesi, bence yeterli.
Bu durumlara sadece İzmir’de rastlanmaz herhalde. Otobüs yazıhanesinde, Şanlıurfa’dan Adana’ya gitmek için, Servis Aracının gelmesini bekliyorum. Saat tam 23.45. Servis niçin bu kar gecikti, diye kaygılanırken, yazıhanenin önünden, İzmir’de gördüğüm manzaranın benzeri geçiyor. Yine, bayan kısa, bay uzun. İzmir’dekilerden daha yakın yürüyorlar. Bayanın sağ, bayın sol ayağı, birbirine öylesine yaklaşmışlar ki, ayaklar sarmaşığın kökünü, vücutlar dallarını oluşturmuş. Bayan pardösülü ve başörtülü. Başını sıkıca bağlamış. Bay, ak gömlekli, ceketsiz. Tüm cesaretimi toplayıp, bayla tanışmak istiyorum. Fakat tam bu sırada Servis Aracı geliyor ve binip ayrılıyoruz. Bu görüntü değil de, böyle bir olayın Şanlıurfa’da meydana gelmesi hayretime gidiyor. (Galiba, Şanlıurfa İzmir’e ulaşmış.)
Daha geçen yıl, yani sözünü ettiğim Sarmaşıklı Günlerden birkaç ay önce, İlahiyat Fakültesi öğrencilerinin ikisi (bir çift), hemen hemen yıl boyunca, hem Üniversite Yerleşkesi içinde, hem de şehirde el ele dolaştılar. Bayanın, giyim yönünden hemcinslerinden bir farkı yoktu da, bayın vardı; sakallıydı. Uzun boylu, sakallı bayla, uzun giysili, başörtülü bayan Şanlıurfa’yı terk edene kadar hep birlikte, el ele dolaştılar. Nikahlı olduklarını söyledi arkadaşlar. Benim, nikahlı ya da nikahsız olmalarından ziyade, iki İlahiyatçı olmaları dikkatimi çekiyordu.
Daha bugünlerde, hem gazete, hem tv’ler, başörtülü genç bayanların kurslara katılıp karate yaptıklarını gösteriyor. Bunların diğer karatecilerden tek farkı, başörtüleriyle birlikte karate yapmaları. Diğer giysileri de aynı. Aynı hareketleri, aynı şekilde yapıyorlar ve avazları çıktığı kadar bağırıyorlar. (Bayan Futbol Takımı olduğuna göre, yakında, başörtülülerin Futbol Takımları neden kurulmasın?)
Başörtülü Üniversite Öğrencileri deyince, Hacettepe Tıp Fakültesinin önünde, 1986 veya 1987 yılında, -kara bezden yapılan gölgeliğin altında- başörtülü genç bayanların hiçbir şey yapmaksızın oturduklarını, gölgeliğin ağaçlarına asılan imza kağıtlarını ve çevrelerindeki oturaklarda oturan kara sakallı geçleri hatırlıyorum. Bugün böyle bir eylem yapılsa, herhalde el ele olur, diyorum.
Resmi bir iş için gitmemiz gerekiyor ilçeye. (Zaten, başka ne için gidilir ki -ilçeye- demeyin.) Çünkü, işi olan ben değilim, bir yakınım. Eşlik ediyorum O’na.) Bu gezi heyecanlandırıyor beni. Çünkü, göreve başladığımın ilk yıllarından bu yana, uzun zaman oldu ilçeye gitmeyeli. Acaba geçen bunca yılda, ne gibi değişiklikler olmuştur, ilçede? İlçeye girişten hemen sonra dikkatimi çeken durum, daracık yol ya da ilçe çarşısının genişlemesi ile kenarlardaki tahta camakenli, camakensiz dükkanların bazılarının, sarı alimünyum doğramayla yer değiştirmeleri oluyor. İlçe çıkışına kadar girip, biraz dinlendikten sonra dönüyoruz. Dinlenirken, nüfus kaydı düzeltmesi yaptırdığımız binayı yerinde bulabiliyorum sadece. Dış özellikleri büyük ölçüde korunmuş. Dönüşte, yol boyunca, rahmetli Sadık Amca ile ilçemize ilk kez geldiğimde, ne ağ ekmek ile şeker şerbeti (akıt) yediğimiz küçücük aşevini bulabiliyorum, ne de yaş büyütmek için ifade verdiğimiz Adliye Binasını. Hele salon duvarında BCG ve “Çok çocuk anayı düşkün, babayı şaşkın yapar” yazılı karton levhaların asılı bulunduğu Hastanenin yerini bile hatırlamakta güçlük çekiyorum.
İşimizi bitirip şehre döndüğümüzde, Orman İşletme Müdürlüğü Lojmanlarının önünde, 17-18 yaşlarında kara elbiseli, kara başörtülü, güzel bir bayanı köpek gezdirirken görünce, “Başörtülü bayanlar niçin köpek gezdirmesinler?” diyerek sessizliğimizi bozuyoruz ve başlıyoruz konuşmaya. Eve kadar, bir taraftan bu olayı değerlendirirken, diğer taraftan uzun zamandır açmadığım not defterimi çıkarıyorum cebimden ve başlıyorum Şanlıurfa-Adana-Hatay arasında gördüğüm olaylardan tuttuğum notlara göz atmaya. Neler gelmiyor ki gözlerimin önüne. Önce Şanlıurfa’daki kantine neskafe içmek için indiğimi, kahveyi yudumlarken kantinin bir köşesinden gitar eşliğinde bir uzun hava sese geldiğini, gitarla uzun hava söylenmesini yadırgayıp köşeye bakınca, uzun havayı söyleyenin başörtülü bir bayan olduğunu ve yanında birkaç da genç bay gördüğümü, hatırlıyorum. Kahve içmeyi uzatmış ve bu güzel konseri dinlemiştim bir süre. Sonra odama çıkıp koltuğuma oturmuş ve başlamıştım diğer olayları gözlerimin önüne getirmeye.
Önce okul yolunda, sonra Pazar Yerinde gördüğüm Tansu Ayakkabılı (yüksek ökçeli) bayanlar geçiyor gözlerimin önünden. (Yalnız bunların pardösüleri yoktu.) sonra Adana’da Küçük Parkın yanında Voleybol oynayan şalvarlı ve başörtülü genç bayanlar geliyor gözlerimin önüne. Bunlar da bir şey mi derken, yine iki düğünde gördüğüm, halay çeken, karşılıklı oynayan genç bayanları hatırlıyorum. Bunları da olağan görüyorum. Hatta, Antakya Belediye Parkında, çarpışan otolarda gördüğüm başörtülü bayanı, özel tv’lerde dansöz seyreden başörtülü genç kızları, Fakülte Kantininde masa tenisi oynayan başörtülü öğrencileri, İbo’nun Konya (üstelik de Konya) konserini el-kol hareketleri yaparak izleyen başörtülü genç kızları, Aşıklar Bayramında karşılıklı atışan başörtülü genç bayanları, parkta salıncakta sallanan başörtülü genç kızları, Ağustos ayında Adana’da sarmaş dolaş gezen başörtülü ve kot pantolonlu genç bayanı da hoş görüyorum ve Not Defterimi kapatıp cebime yerleştiriyorum.
Bunların dışında, yeni gördüğüm bir tanesi var ki, şimdiye kadar anlatılanları geride bırakabilecek nitelikte. Özel tv’lerin birinde, deprem Bölgesindeki yaşamı anlatan bir haberde, başı sıkı sıkıya bağlı, ak gelinlik içindeki gelin hanım, eşiyle dans edip, karşılıklı oynuyordu, davetliler önünde. Düğün bu, tabi ki oynayacak, diyorum kendi kendime. Ama, başı sıkı sıkıya kapalı genç bir bayan, kendi düğününde de olsa, başka erkeklerin önünde el şıkırdatarak oynuyorsa, oynayabiliyorsa, artık toplumumuzda çok şeyler değişmiş, demektir.
Bu yazıyı tam beş yıldır, bilmem kaçıncı kez, kalem, daktilo ya da bilgisayar ile yazıyorum da, bir türlü bitiremiyorum. “Tamam, bitti” derken, yeni bir olay (ya da gözlem) ile karşılaşıyorum. Böylece, Amerika Birleşik Devletleri Anayasası gibi, -her yeni gözlemde- uzayıp gidiyor, yazı. Bu kez de öyle oluyor. Bilgisayardan “çıktıyı” alıp, son düzeltmeleri yapıyorum ve tam bir dergiye göndermeyi düşünürken, Üniversite Otobüs Durağında, başı sıkı sıkıya bağlı, gömleği uzun kollu, kara pantolonlu genç bir bayanın, esmer bir genç ile durağa doğru geldiğini görüyorum. (Gelişi, dikkatimi çekmiyor doğrusu. Sadece, görüş alanım içerisinde oldukları için görüyorum onları. Çünkü, benzer görüntülere gözlerim alışmış.) Önümden geçiyorlar. Otobüsün ön kapısının yanına geldiklerinde duruyorlar. Birbirinin yanaklarından öperek vedalaşıyorlar. Hafifçe kızarıyor bayan. Utangaç bir yüzle yere bakıyor ve başını öne eğiyor. İki-üç saniye kadar öylece kalakalıyor. Sonra, sadece ayaklarını hareket ettirerek, merdivenden çıkıyor ve ben taraftaki ön koltuklardan birine oturuyor. Yüzlerindeki ve gözlerindeki ifadeler aynen devam ediyor. Bu arada genç bay, yirmi metre kadar uzaklaşıyor otobüsten. O da, benzer görüntüler içerisinde. Bu manzarayı da, kötüye yormayıp, hayra yoruyorum. Başka bir deyimle, yine “yanlışlama yöntemi”ni kullanıyorum. Fakat, iki gencin mahcubiyetlerine bir türlü anlam veremiyorum.
Bugün başörtülü, uzun pardösülü genç bayanlar; tiyatrolara, kahvehanelere, danslı düğünlere, içkili oturak yerlerine gidiyorlar. Bayların yanında veya kollarında yürüyor, çarşı pazar el ele dolaşıyorlar. Saçlarını yaptırıyor, makyaj yapıyor, mini etek giyiyorlar. Bankta, ağaç altında, çimenler üzerinde baylarla oturuyor, romantik gözlerle birbirlerine bakıyorlar. Okey ve diğer oyunları oynuyor, tv’de program, podyumlarda defile yapıyorlar. Spor salonlarında karate öğreniyor, kantinlerde sigara içip, gitar eşliğinde uzun hava söylüyorlar. Aşıklar Bayramında, baylarla karşılıklı atışma yapıyorlar. Yolda köpek gezdiriyor, boş alanlarda voleybol oynuyorlar. Parklardaki salıncaklarda sallanıyor, dansöz seyrediyorlar. Konserlerde, kendilerinden geçercesine hareketler yapıyor, masa tenisi oynuyorlar. Sevgilileriyle sarmaş-dolaş geziyor, düğünlerde dans edip, çiftetelli oynuyorlar. Erkek arkadaşlarının yanaklarından öperek ayrılıyorlar. Diğer insanlar da, bu durumlara alıştıklarına göre, “toplumda bütünleşme” (entegrasyon) hızla gerçekleşiyor, demektir.
Siz ne dersiniz?
Şanlıurfa, 24.06.1996.