- Kategori
- Dünya
Türkiye'nin "yeni güvenlik anlayışı" ya da "konsepti", siyasi ve askeri bir stratejidir..

"Yeni Güvenlik Anlayışı"nın güvencesi TSK...
Bir başka deyişle, "TERÖR VE DIŞ KAYNAKLI KRİZLER, TEHDİTLER ve TEHLİKELER" KARŞISINDA, "İNİSİYATİFİN" TÜRKİYE'YE GEÇMESİ...
Ancak, Türkiye'nin bu "yeni güvenlik anlayışını" daha iyi anlayabilmek için, biraz "eski güvenlik anlayışına" değinmek gerekir...
Bunun için, Türkiye'nin, ABD destekli PKK'nın terör eylemleri karşısındaki "pasif" kaldığı ve "etkin" olmadığı; yani "inisiyatifin", ABD ve PKK'da olduğu, özellikle 90'lı yıllardaki tavrına bakmamız lazım...
O yıllarda, yalnızca ABD ve PKK'nın değil; Türkiye'ye zarar vermek isteyenlerin, ne yapmak istedikleri belli olmasına rağmen Türkiye hemen tepki göstermez; beklemede kalırdı...
Başta terör olmak üzere diğer tehlikeler, tehditler ve krizler topluma zarar vermeye başladıktan sonra harekete geçer ve bunlara karşı önlem alınmaya çalışılırdı... Bunların kaynağına inilmez, sonra zaman geçer unutulurdu... Ta ki, yeni bir "tehlike" ve "krize" kadar...
"Barış açılımı" ya da başka bir nedenle ortaya çıkan "uzlaşma" dönemlerinde, Kandil'in emri dışına çıkamayanlar, bu ara dönemleri, PKK'ya silah yığınağı yapmak için fırsat olarak görürlerdi... Bu uzlaşma dönemlerini zedelemek istemeyen Türkiye, bu fırsatçılara karşı fazla zor kullanmak istemezdi...
"Yeni Güvenlik Anlayışı"nın, oluşturulmasının önemli nedenlerinden biri de buydu...
*
Birkaç örnek vereyim....
80'li yıllara pek değinmeyeceğin... Yalnızca, bir örnek vermekle yetineceğim... O yıllarda, bir ABD projesi olan PKK yeni yeni palazlanıyordu... O sıralarda, ufak tefek bazı eylemler yapan PKK'ya "bir kaç çapulcu" denip önemsenmiyordu...
17 Ağustos 1984'te, PKK, Eruh Karakoluna bir baskın yapmış, bir polis ölmüş biri de yaralanmıştı. Konu, Başbakan Turgut Özal'a sorulduğunda, "üç beş çapulcunun marifeti" demişti(1)... O günden bu yana, "dökülen kan yerde kalmaz" sloganı ezberimize girmiştir...
90'lı yıllara gelindiğinde, PKK, ABD'nin havadan helikopterle ve havadan paraşütle atılan "araç ve gereç, silah ve mühimmat yardımlar"ı ile palazlanmaya başlayınca, TSK, biraz hareketlenmeye başladı... Ancak, bu hareketlenme içinde bölgedeki "PKK'lıları imha etmek" ve "etkisiz hale getirmek" yoktu.
Bölge keşif görevine çıkan "operasyon timleri", karşılaştıkları PKK gruplarına hemen müdahale etmezler, bağlı oldukları komutanlıktan emir beklerlerdi... Durum, sıralı komutanlıklar aracılığı ile en üst komutanlığa kadar iletilir ve harekete geçmek için emir beklenirdi... Verilen emir, genelde bırakın gitsinler" ya da "bekleyin" tarzında olurdu... "Bekleyin" emrinden sonrası ya gelmez ya da geldiğinde ise karanlık basmış olduğundan PKK grupları karanlıktan yararlanarak kaçarlardı... (Bu gibi sözleri, o yıllarda bölgede askerlik yapan çok kişiden duydum)
*
Başbakan iken, PKK'ya "üç beş çapulcu" diyen Turgut Özal, 1989 yılında Cumhurbaşkanı olunca, PKK gerçeğini anladı... PKK'nın Kuzey Irak'la olan ilgisini gördü... "Türk askerinin, Musul-Kerkük'ü ne kadar zamanda ve hangi yollarla giderek ele geçirebileceği defalarca hesapladı"(2).
1992 Eylül başında, Güneydoğu'da İran sınırında bir karakolda, "Bölge Asayiş Komutanı" kendisine PKK ile mücadelenin son durumunu anlatırken, Özal'a, İran sınırı içindeki bir karakoldan ateş edildiğini söyler... Özal, "Peki, siz karşılık verdiniz mi?" diye sorar. Asayiş Komutanı, "Hayır, Uçaklar ve Kobralar karşılık vermek istediler. Ben müsaade etmedim" ... Turgut Özal, "Ben olsaydım ateş ettirirdim, bir daha yapmazlardı. Sıcak takibi bundan sonra ileri yapıp, iyice vurmak lazım..."(3) der.
Aslında Özal'ın bu tavrı, "Yeni Güvenlik Anlayışı"nın özünü tam olarak karşılamıyorsa bile, "atak" bir düşünce olması bakımından önemliydi ve o zamana kadar hiç yapılmamış bira hamleyi içeriyordu.
Bildiğiniz gibi, Güney sınırlarımız ötesinden, kimden gelirse gelsin, ülkemiz içine düşen her top ve roket mermisine, hiç beklemeden misliyle karşılık vermek de bu "yeni güvenlik anlayışının" bir gereğidir....
Devamını getireyim...
Körfez Savaşı sırasında, Turgut Özal, kuzeyden ikinci bir cephe açarak Irak'a girmek istedi... Ama, Özal'ın bu isteğine karşı çıkan, dönemin Dışişleri Bakanı, Milli Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı istifa ettiler. Demirel ve Erdal İnönü, meydanlarda kıyameti kopardılar, Erdal İnönü ve Ecevit, Saddam'la görüşmek için Irak'a gittiler"(4).
Ne ilginç rastlantı değil mi?...
Dün, Türkiye'nin Kuzey Irak' girmesine karşı çıkanlar, Saddam' a... Bugün de(2013 yılında), Türkiye'nin Suriye'ye girmesine karşı olanlar, görüşmek için"Esad'a (5) gittiler...
*
Bu gün, Türk Silahlı Kuvvetleri Suriye'ye girdi... Ne, Milli Savunma Bakanı ne Dışişleri Bakanı ne de Genelkurmay Başkanı istifa etti... İkinci muhalefet partisi MHP de, meydanlara çıkıp kıyameti koparmadı...
Türkiye, bulunduğu coğrafyanın kendine dayattığı jeopolitik hassasiyetinin gereğini yaptı... Sınırlarını uzaktan korumak ve emniyete almak için öncelik aldı ve Suriye'ye girdi...
Bu giriş, aynı zamanda, Türkiye'nin ısrarla üzerinde durduğu "Güvenlikli Bölge" isteğini duymazdan gelenlere ve duyup da önemsemeyenlere verilen bir ders oldu...
Türkiye'nin, Suriye'ye girmesi, "Yeni Güvenlik Anlayışı"nın somut bir örneğidir... Bu "Yeni Güvenlik Anlayışı"nın ikinci somut örneği de, umarım önümüzdeki bahara girmeden PKK'nın yuvası Kandil'in "yerle bir edilmesi" ile yaşanacaktır...
*
Eski "Güvenlik Anlayışı", Türkiye'ye bir şey kazandırmadı... Umarım bu "Yeni Güvenlik Anlayışı" Türkiye'nin ve tüm milletimizin hayrına olur...
Bekleyelim ve görelim...
cdenizkent
---------------------- :
(1) Hasan Pulur, "milliyet.com.tr", 5 Ağustos 2010
(2) Yavuz Gökmen, "Özal Yaşasaydı", Ankara: 1994, s.102
(3) A. g. y., s.103
(4) A. g. y., ss. 100-101
(5) "CHP'nin başını yakacak o kare" başlıklı resimli haber, "milliyet.com.tr", 28 Mayıs 2013(CHP'nin başını yakacak o kare, CHP heyetinin Esad'la çekilen resmidir)