​ Türkiyede yeni moda: Köksüz demokrasi / Siyaset / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Nisan '11

 
Kategori
Siyaset
 

Türkiyede yeni moda: Köksüz demokrasi

Türkiyede yeni moda: Köksüz demokrasi
 

Her şeyden önce ama her şeyden önce “demokrasinin” ciddi bir tanımını yapmamız icap ediyor. Bu konuda sosyalistlere güvenilemeyeceği ortada olduğundan ( ki eylem pratiğinin yegâne mimarı Lenin’in ve ideolojik varislerinin amaç güdülü katliamları, zorbalıkları ortadayken sosyalizme güvenemeyeceğimizi artık biliyoruz…) artık her “normal” ülkede esas alındığını düşündüğümüz, demokrasinin liberal tanımına bakmalıyız. Bu tanımı en sade biçimde yapan Mises’tir. Mises’e göre demokrasi, yöneticilerin barışçı usullerle değiştirildiği, çoğunluk idaresidir. 

Bu demokrasinin en sade tanımı olmakla beraber, Mises meselâ “çoğunluk diktası” gibi konulara da müteakiben değinir. 

O halde demokrasi her şeyden önce barışçıl bir rejimdir. İkincisi yürütülebilmesi için bir “çoğunluğa” ihtiyaç duyar. 

Mesele şudur ki bu çoğunluk ne kadar büyük olursa, tasarruflarının da o kadar geçerli ve makul olmak ihtimali olacaktır. 

Dolayısıyla demokrasi pratiğinin en iyi işlediği ve kabul gördüğü ülkeler, “milli devletlerdir”. Belki bütün devletler millî değildir ve bütün millî devletlerde demokrasi yoktur ama bugün örnek aldığımız bütün liberal demokrasilerin tamamı, milletleşmeyi tamamlamış veya tamamlamak üzere olan toplumların kurdukları devletlerdir. 

Bu şu anlama gelir: 

Demokrasi, liberalizmin metodolojik bireyciliğinden dolayı, “kimliksizlikle” ulaşılacak bir ideal değildir! Bir milletleşmiş toplumsal yapı, teorisi üzerinde düşünülen demokrasinin yapıcısı, uygulayıcısı ve sahibidir! 

Demokrasinin “herkes için ve her zaman” geçerli olan bir ideal sayılması bu “herkesin” , kimliksizleştirilmesini, köksüzleştirilmesini, tarihsizleştirilmesini gerektirmez! 

Mustafa AKYOL gibi kimi nevzuhur liberaller, millî olan her kavramın demokrasi karşıtı olduğu gibi bir kara propagandayla, toplumsal yapımıza saldırmaya, onu yıpratmaya çalışıyorlar. 

Onlara göre, toplum, hiçbir ortak değere sahip olamayacak atomize bireylerden mürekkep bir yığın olarak ortada duruyor. Her bireyin de kendine göre kabulleri olduğundan, bu yarı okumuş liberaller, bireyleri bir arada tutan her türlü değer ve norma karşı saldırmayı bir tür insanlı görevi olarak kabul ediyorlar. 

Buna mukabil mesela millet altı toplulukların kan bağına ve akrabalığa dayalı ilkel mensubiyet ilişkilerinin demokrasiyle bağdaşıp bağdaşmayacağını hiç sorgulamıyorlar. Kan bağına, aşiretçiliğe vs dayanan mensubiyet şuurunun farklılıklara en büyük düşmanlık güdüsüyle beslendiğini, dolayısıyla demokrasinin var etmeye çalıştığı farklılıkların ifade edilebilmesi ortamının, nasıl da en büyük düşmanı olduğunu, görmek istemiyorlar. 

Millet denen oluşumun, tarih içindeki kendiliğinden oluşumuna gözlerini kapayarak, millet oluşumunu basit bir devlet endoktrinasyonu, yani terbiyesi, telkini veya dayatması olarak göstermenin basitliğini ve ilkelliğini idrak edemiyorlar. Millet diye bir gerçek var ve hukuk ile bir arada duran bütün toplulukların eninde sonunda ulaştıkları toplumsal aşama da milletleşme! 

Buradaki mesele şu: Birbirinden az veya çok farklı toplulukların, ortak bir hukuk çatısı altında birleştikten sonra meydana getirdikleri, kendiliğinden benzeşme ile millet meydana geliyor! Yani, her şeyden önce, “Ancak kokusunu tanıdıklarını dost belleyen aşiretçilik ilkelliğinin” ötesinde, bir farklılıkları barındırma durumu söz konusu. 

Yani ancak kokusundan tanıdığı insanlara tahammül edebilen insanlardan oluşmuş topluluklar ne farklılıklara tahammül gösterebilir ne hukuku tesis edebilir ne de demokrasiyi yaşatabilir. 

Dolayısıyla milletleşmenin esasını teşkil eden hukuk biriliği, zaten kendiliğinden demokratik yönetimin de mayasını için de taşır. 

Dikkat edilirse burada herkesin uymaya rıza gösterdiği bir kurallar çatısından bahsediyoruz. Yani eğer herkes “ Kardeşim, benim beklentim farklı!” diyerek tarih içinde kendiliğinden oluşmuş olan bir normlar ve değerler sistemine itiraz etmeye kalkarsa, bu, yemek yediği kaba pislemek, zehirlenmek ve ölmek anlamına gelir. 

Çünkü beklentilerin farklılığının teminat altında olması, o teminatı kurabilecek bir özneye yani millete bağlıdır. 

Dünyada bütün devletler millî devletler olmayabilir ama şurası kesindir ki etnik ırkçı temeldeki veya etnik mozaiklerden oluşturulmuş sun’i devletlerin hiçbirinde liberal demokrasiyi görmeyeceksiniz. 

Milletlerin fertleri birbirlerini sadece hukukla bir arada tutmaz. Bu rızaya dayalı beraberliği destekleyen pek çok kültürel unsuru da içlerinde taşırlar. Dolayısıyla milletin ortak değerlerine demokrasi adına saldırmak, içinde yaşadığı toplumsan kopmanın, köksüzleşmenin, vatansızlaşmanın, yabancılaşmanın, mankurtlaşmanın bir ifadesidir. 

Türk Milleti’nin ceddine, bayrağına, metinlerine, marşına saldıran demokratlar ABD’de “kurucu babaların” ilkelerine nasıl bağlılık gösterildiğini, İngiltere’de sembol insanlaırn ilkelerinin nasıl benimsendiğini herhalde fark ediyorlardır? 

Türkiye’de demokrasi artık maalesef, vatanseverliğe, müşterek değerlere, millet yapımıza karşı her türlü saldırının dayanağı haline getirilmektedir. Millete bu kadar açıkça saldırılan bir ortamda ilk sorumluluk sahibi olduklarını düşündüğümüz milliyetçilere düşen görev, artık demokrasi, temel haklar, hürriyet gibi kavramları ciddi şekilde okumak ve fikirlerinin bu kavramlarla ilişkisini kurmaktır. Eğer milliyetçilik için insan haklarını, demokrasiyi, hukuku ve hürriyetleri düşman ve yabancı kavramlar olarak görmeye devam edersek bizim de yaptığımız, mankurtlaşmış liberallerin sosyalistlerin ve dincilerin yaptıklarıyla aynı neticeyi verecektir. Köksüzleşmek, düşmanlık ve cehalet. 

 
Toplam blog
: 153
: 503
Kayıt tarihi
: 11.02.11
 
 

Eczacıyım, memlekete meraklıyım.....