​ Türkü tadında bir felsefe / Felsefe / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

01 Mart '08

 
Kategori
Felsefe
 

Türkü tadında bir felsefe

Türkü tadında bir felsefe
 

“Evet, Türkler hakkında şöyle bir söylenti var: Türkler felsefe yapamaz… Ama türkülerimizin derinliğine inince bir bakıyoruz ki çok derin (bir) felsefe var.” (Ahmet İnam’ın TRT’de Türkü üzerine yaptığı bir konuşmasından).
Gerçekten türküler, felsefe olabilir mi? Birileri, “Türkülerin felsefeyle ne alakası var? Ne felsefesi ya, basbayağı ‘türkü söylüyorsun’ sen!” diye istihzalı bir itiraz yöneltebilir. Bu tür bir karşı çıkışın altında yatan temel neden, “felsefe” denilince; zihnimizde oluşan dünyadır. Aslında, hakkında çok söz edilse de; çoğumuzun kafasında “felsefenin ne olduğu” pek net değildir. Zira felsefe, günümüzde çok farklı alanlarda ve anlamlarda kullanılmaktadır. Felsefe adına; filozofların ya da felsefe alanında çalışan akademisyenlerin zihinlerinde çizdikleri resmin felsefeyle doğrudan ilgisi olmayanlarınkinden genelde çok farklıdır. Popüler kültürün dayatması ve yanıltmasıyla, halkın bir kısmının zihninde felsefe, yaygın bir algılayış olarak; boş, anlamsız sözler yığınına karşılık gelmektedir.[1] Biraz ciddiye alanlar ise, eğer geleneksel anlamda biraz da dindarsalar, felsefenin dinden imandan eden; saptıran bir alan olduğuna inanırlar. Bu çeşni, karmaşayı da beraberinde getirmektedir. Elbette bu karmaşanın oluşmasının haklı bir zemini de vardır. Çünkü felsefe, sınırları net olarak çiziliveren bir uğraşı değildir. Sadece akademik felsefecilerin bazılarının felsefe olarak ortaya koydukları referans olarak alındığında felsefeyi türküyle buluşturmak, türküden yola çıkarak Türk felsefesinden söz etmek, halk arasında yaygın olan felsefe algılayışına mütenasip abesle iştigaldir. Zira akademisyenlerin ekserisi, felsefeyi felsefe tarihi olarak sunulan bilgilerin, sistemlerin arasında aramaktadır. Model olarak da daha çok Batı felsefesini öne çıkarmaktadırlar. Batı’nın felsefeden anladığı ise, daha ziyade kendi insanının; içinde yaşadığı toplumun, kültürün, dilin, dinin aklî yollarla sistemli olarak sunumudur. Bu tür bir icra, Türk halkının çoğunu doğrudan alakadar etmediğinden mevzua Fransız kalınmakta; pek çok akademisyen de Müslüman mahallesinde salyangoz satmanın zorluğundan şikâyetçi olmaktadır. Amma velâkin felsefenin ve felsefe yapmanın tek bir tarzı yoktur; olamaz da. Felsefeler vardır. Batı felsefesi, bunlardan sadece biridir. Doğunun da felsefesi vardır.

Felsefe bir bakıma kültürün billurlaşmış bir biçimidir. Farklı kültürlerden söz ediyorsak, farklı felsefeleri ve felsefe yapma tarzlarını kabul ediyoruz demektir. Türk felsefesinin yolu da, elbette Türk kültüründen geçmek durumundadır. Türküler de Türk kültürünün, Anadolu’nun en dinamik ve özgün yapıtlarıdır. Bunlar, felsefe ırmağına zenginlik sunan kıymetlerdir.

Türkü zeminli bir felsefe anlayışı ortaya koyabilmek için, hem Türkünün özü iyi kavranmalı, hem de etimolojik olarak felsefenin işaret ettiği temele bağlanmak gerekmektedir. Türkünün içeriğini, neden yakıldığını, hangi dönemde, ne tür şartlar dâhilinde söylendiğini, niçin dilden dile aktarıldığını ve nasıl bir hikâyeye dayandığını bilmek; Türk felsefe binasının harcını, tuğlasını, kapısını, penceresini yerli yerine koyabilmek için önemlidir. Bunları bilmeden hakkıyla türkü de okunmaz, Türkün felsefesi de kavranmaz. Çünkü türkü bir yaşam şeklidir. Halk müziği bu yaşamın tanımıdır. O yaşamı bilmek gerekir ki, Türküden felsefeye yol uzanabilsin. Etimolojik olarak felsefenin bize söylediği ise, kendisinin bir hikmet sevgisi olduğudur.

Hikmet, sebep arayışıdır. Aklîleştirme çabası, kavrama isteğidir. Hikmeti kavrama, bir yönüyle de nedenleri ve sonuçları anlamadır. Her olay ve olgu bir hikmete banidir. Tanrı ise, hikmetinden sual olunmayandır. Hikmeti yakalamak, doğru bilgiye ve bilgeliğe ulaştırır. Filozof, bilge insandır. Ama bilgin değildir. Bilgin olmak, genel ya da özel manada bilgiye sahip olmaktır. Doktor, doktorluk bilgisine, neden insanın hasta olduğunun hikmetine (nedenine) sahip bir bilgindir. Ancak bu, onun filozof olabilmesi için, yeterli değildir. Filozofluk bilginliği aşan bir duruştur. Aslında filozof, nihaî anlamda hikmetin ne olduğunun bilinemeyeceğini fark eden; ama ondan da vazgeçemeyen, onu arayan onun peşinde olandır. Çünkü hikmet, öyle biliniverecek ve kesin olarak ortaya konuluverecek bir durum, bir kavrayış değildir.

Türküler, hikmetlerle bezenmiştir. Türkülerin sürükleyip getirdiği hikmeti sual eylemek, bir yönüyle kültürün rafine olmuş bir biçimi olan felsefeye aşina olmaya çalışmak demektir. Bu tarz felsefe, yapıldığı kültürün dilinde taşıdığı özü aranan hakikate türkü aracılığıyla taşımaktadır. Ancak ona bihakkın vakıf olabilmek için, türkünün icra edildiği kültürün dilinde yaratılanlarla; dilde ifadesini bulan, dilde yankılanan, dile dökülen bütün ürünleriyle, içten bir bağ kurulmalıdır. Türküden felsefeye yol bulma, bu bağın sağlamlığına bağlıdır. Anadolu coğrafyası, bu bağı sağlamca kurabilmek için, zengin bir felsefî geçmişe ve birikime sahiptir.

Anadolu’nun medeniyetin tekerleğini çevirmede ciddi bir katkısı olan Antik Yunan felsefesinin anayurdu olduğu malumdur. Tragedyalar, komedyalar, mitoslar, Anadolu topraklarında yeşermiş ve yeryüzüne yayılmıştır. Felsefe, bu topraklarda lirik şiir ve şarkılarla; efsanelerle; mitlerle kuşaktan kuşağa aktarılmıştır. Derin bir anlam, pek çok felsefi mesaj içerir onlar. Günlük bilgiyi belirli bir kurguyla bütünleştiren bu eserler, erbabının elinde felsefi bilginin kapısıdır. Epistemoloji, etik, estetik, bu kapıdan girebilen ve adına filozof denen kimselerin gayretleriyle vücut bulur. Onların gayreti ve arayışları sayesinde bu yurt, felsefenin beşiğidir.

Türk’ün türküleri de kulak vermesini bilenlere Anadolu coğrafyasının düşünce zenginliğinin anlamlı bir sürümüdür. Erdem, doğruluk, mutluluk, ahlakîlik gibi evrensel değeri haiz kavramların pratik açılımı; özle biçimi mezceden lirik bir üslupla dile gelir türkülerde. Şairin şiiri, sazın teliyle buluşarak türküleşince; ortak felsefî bir kaynaktan çağlayıp kıvrım kıvrım bütün Anadolu’yu dolanarak susuzu kandıran, yananı serinleten, ölgün ruhlara hayat sunan berrak bir su olur. Deyişlerle, nefeslerle, koşmalarla, hoyratlarla, uzun havalarla Anadolu’nun dört bucağında bozkırları yeşertir, ırmakları coşturur, geceyi gündüze ular.

*

Türkü, Türk’ün gönlünü gönlünce dile getirdiği vezinli ve uyaklı manzumelerdir. Hangi coşkun gönlün yansıması olduğu meçhuldür genelde türkülerin. Esasen bir türkünün ilk defa kimin tarafından söylendiği çok da önemli değildir. Bir kere okundu mu, halkın gönlünde daim müstesna bir yer bulan, benimsenen, sahiplenilen bir haykırıştır o. Artık dimağlara kazınan, kulaktan kulağa aktarılan sonsuz bir tınıdır. Anonim bir değerdir. Kolektif bir şuurdur. Zaman akar; kültürün en önemli bir parçası, doğup büyüdüğü ortamın farklı tonlarını yansıtan, anlatan, kavratan en zengin membaı, can damarı olur. Gelenekselleşir.

Türküler, Türk halkının acısıyla tatlısıyla duygu ve düşüncelerini ifade ettiği iddiasız yapıtlardır. Tabiata duyulan sevgi, hayranlık; ürkütücü ve korkunç olaylar karşısında yaşanılan çaresizlik Türkü olmuştur Türk’ün dilinde.

Maşukuna kavuşamayan âşık, ıstırabını ve özlemini anlatabilmek için yanık bir türkü yakar. Dikişe başlayan genç kız, hülyaların coşkunluğuyla kıpır kıpır bir türkü tutturur. Elindeki keserle önündeki tahtayı yontarken nalıncı baba, kâh acılı kâh neşeli Türküler çağırır. Türküler, beşikten mezara hep kulaktadır, dildedir; Bebekken ninni, çocukken neşe, gençken sevda, ölüm sonrası ağıttır. Türk halkının gönlünün ritmidir. Müziğidir.[2] Bağrı yanık Anadolu halkının geçmiş yüzyıllardan günümüze öz kültürünü yaşatan, ayakta tutan güçtür. Akdeniz’in yamacında uzanan Toroslar’ın yaylalarında Yörüklerin; Ege’de efelerin, zeybeklerin; bozkırlarda garip köylülerin, seğmenlerin dilidir. Derin bir felsefenin arı duru bir sunumudur.


02.03.2008
Süleyman Dönmez

[1] Bir dönem oldukça popüler olan Mustafa Topaloğlu’nun “felsefe yapma” şarkısı, Türk toplumunda açığa çıkan felsefe algılarının bir kısmı hakkında fikir vermektedir. Bu olumsuz bir algıdır. “Felsefe denilince” bazılarının aklına, Topaloğlu’nu şarkısının sözleri gelmektedir. Şarkıda ağırlıklı olarak şunlar tekrarlanıyor: “Aklın varsa kendine sakla, felsefe yapma. Kimi doğru kimi yanlış, kafana takma, kafana takma. Felsefe yapma, felsefe yapma, hiç felsefe yapma, felsefe yapma. Uzaydan gelmedik ki dünyalıyız biz, uzaydan gelmedik ki dünyalıyız biz." Bu sözlerin felsefeyle bir ilgisi yoktur.

[2] Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi’nin 6. cildinin 1482. sayfasında Nida TÜFEKÇİ’ nin hazırlamış olduğu bölümde halk müziğinin özellikleri şu şekilde sıralanmıştır: 1-Sahibinin bilinmemesi, 2-Halk tarafından benimsenip onun ifadesine bürünmüş olması, 3-Kulaktan kulağa verilmek suretiyle hayatını sürdürmesi, 4-Gelenek haline gelmesi, 5-Zaman içerisinde derin bir geçmişi olması, 6-Hayatın ortak bir malı olması, 7-Mekân içinde yaygın olması, 8-Yöresel müzik ve müzik özelliklerini bünyesinde taşıması, 9-İddiasız olması, 10-Kişisel yapım olmaması. Bu tespitler anonim olan türkülerimizin kıstaslarıdır.

 
Toplam blog
: 51
: 885
Kayıt tarihi
: 27.02.07
 
 

Ben kimim? Kafa kağıdımdaki beyana göre 1969 tarihinde Burdur - Gölhisar'da, doğumuma şahit ala..