- Kategori
- Ben Bildiriyorum
Ucube

Görünümü nasıl olursa olsun insanın içi iyi olmalı. İçi kötü olunca dışı iyi de olsa kötüdür.
Bir süre önce -sağlıksız üretin yapan- dönerci, köfteci ve lahmacuncu takımına ucundan bir dokunmuştuk. Ama arada kokoreççileri atlamışım. Mevla’m da bu duruma kızmış ki: Geldi, kokoreççinin birini gözüme soktu: Ama ne kokoreççi!
Herif, (Herif diyorum, daha iyi bir hitap kurtarmaz. Adam gibi bir hali, şekli yok çünkü! Adamdan saysam, ‘adamlık’ bile kendinden utanır!) tam bir anti-sosyal, algı yoksunu olarak yaratılmış. Besili, şiş-topalak haline bakmadan, gerisini zoraki sığdırdığı Topolino’su ile kendini kasaba padişahı gibi gören tam bir dumkof! (Yaşı tutanlar bilir. Hani şu ‘Bizimkiler’ dizisinde vardı ya.) Bu da bir dizi film. Filmin adı: “Dumkof şehirde!”
Fazla yağdan ızgara karşısında tam pişmiş pirzolaya dönmüş beyni ile hakim olamadığı direksiyonun hırsını çevresindeki kalabalıktan almaya çalışıyor. Park etmeye çalışırken çevresini görmediği (ya da algılayamadığı) için oraya buraya çarpıyor. Büyük bir gayret sonrasında yanaştırmayı başardığı arabasından indiğinde beceriksizliğini kamufle etmek için önce çevresindeki birkaç kişiye söyleniyor. Kalabalık arasında dişine göre birini seçiyor. Saydırıyor küfürleri! Küfür dediysem öyle böyle değil. Adam tam bir pislik çukurundan (lağımdan) çıktığını kültürel olarak ispat ediyor.
Kurban olarak seçilen genç, yuvarlanan bir teneke gibi gürültü çıkarıp duran tombalaktan biraz ürküyor. Biraz da ‘bulaşma pisliğe...’ ya da ‘pislikle pislik olma!..’ diye düşünüyor olacak ki; onca lafı sineye çekip sessiz kalıyor.
Tombalak, porsiyonlara büyük alışmış ya, genci haşlamakla doymuyor. Çevresinde biriken (kurbanlık karakaçan gibi yol ortasında böğürünce tabiki bolca seyirci birikti...) kalabalığa dönüyor. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar, çevre esnafı, yoldan geçenler... Herkesin annesine birer meslek sayıveriyor. Dahası da var da dilim varmıyor. Çevresinde en az elli kişi var! (Yuh diyorum.) Lafı yiyen ilk genç gibi herkes sessiz sedasız orada, işine devam ediyor.
Çevresine hiç aldırmadan: “Ne bakıyonuz ulan. Hadi dağılın. Bakın işinize!” diye bir de komut veriyor! Tezgahlara bakan kadınlara, çocuklara “Haydee...” Der bir eda bakış atıyor. O sırada 30 santim önündeki kadın çakal görmüş tavşan gibi donup kalmış, olduğu yerde duruyor. Aha, ben de tam oradayım. Bu gübre çuvalı ile yüz yüze geliyoruz. (Hadi bana, hadi bana diye içimden dua ediyorum) Ama nafile. Bizim tombalak, sıra bana gelince, o heyheyli haline fren koyuyor... (Allah’ın hikmeti işte.) Hemen olay yerinin dibindeki bir dükkâna giriyor.
Anlayacağınız; göç sorunu böyle vakaları çoğaltıyor. Bizim tombalak ve bunun gibilerinin tedavi edilme şansı yok. Bataklığı besleyen iki tane dere var: Dere dediğime bakıp da bunları üzerinden atlayacağınız su kanalları gibi zannetmeyin. Bu dereler İstanbul boğazına rahmet okutacak büyüklükte. Birinin adı: Yoksulluk; diğerinin adı: Cahillik.
Bu iki derenin önüne büyük bir baraj yapıp suyunu kontrol etmek mümkün. Ülkemizin, bunu yapacak kadar kudreti var. Ama bu kudreti icraata dönüştürecek iradeyi gösterebilen bir idare, bu güne kadar ortaya çıkmadı.
Toplum olarak elimize sopayı alıp bu ucubeleri ıslah etmeye uğraşmayı kahramanlık sayıyoruz. Ama asıl kahramanlık yeni nesillerin ucubeye dönüşmesini önlemek. Önleyecek çalışmalar başlatmak. Başlamış olanları desteklemek. Böyle diyorum ama lafla peynir gemisi yürümüyor. Bu gün yaşanan ekonomik ve sosyal ortam öylesine elverişli bir zemine doğru gidiyor ki: Bazen ben de bir ucubeye dönüşmeyi düşünmüyor değilim.
NEDEN Mİ?:
Lafı geçen, işi yürüyen, saygı görenlerin çoğu ya ucubelerle temas halinde ya da bizzat kendileri birer ucube!
Hep sevgi ile kalın.
Murat SEVGİ
msevgi@mental.com.tr