- Kategori
- Kitap
UMUT, Hayat Akan Bir Sudur…

Ayşe Kulin’in yine soluk soluğa okuduğum kitaplarından biri Umut. Veda romanının devamı ve çok ara vermeden çıktığı için de çok zevkle okunacak bir kitap. Zira, Veda bittiğinde öylece kalmıştım ve “ya sonra?” demiştim. Zavallı Mehpare ve yetim oğluna neler olacaktı? İşte bütün merakımı Umut aldı. Bu nedenle, Veda’yı okumadan Umut’u okumayın derim ben..
Kulin, Umut'ta da hikâyesine kattığı ve doğruluğuna okuyucuyu inandırdığı gerçek aşk öyküleriyle adeta sizi esir alıyor.
Veda ‘da anlatılan Maliye Nazırı Reşat Bey’in konağında devam eden Umut’ta, bu kez sürgünden dönen Reşat Bey ve ailesiyle birlikte cumhuriyetin ilk yıllarına tanık oluyoruz. Bu tanıklık daha çok İstanbul yaşamıyken, romanın ilerleyen bölümlerinde az da olsa Ankara ve taşradan da bahsediliyor.
Ayşe Kulin, her iki kitapta da kendi ailesini anlatıyor. Veda’nın Maliye Nazırı Ahmet Reşat, Kulin’in anne tarafından büyük dedesi. Umut’ta ise baba tarafını da anlatmaya başlıyor. Hal böyle olunca anlatılan yaşam öyküleri (teyzeler, amcalar, akrabalar) bir kurgudan çok gerçek yaşam öyküleri.
Umut, çıktığı dönem itibariyle de, ki kitap yayınlandığında “Ermenilerden Özür Kampanyası” şiddetli şekilde tartışılıyordu, ilginç. Çünkü Kulin, annesinin teyzesi ile babasını tehcirde kaybeden Ermeni genci Aram’ın aşkına kitapta oldukça fazla yer vermiş. O dönemde de, yani cumhuriyetin ilk yılları, Ermeni gencin Türk kızla birlikte görüldüğü için öldüresiye dövülmesi, her iki ailenin de bu aşka şiddetle karşı çıkışları, bugün konuşulan konular hakkında düşündürüyor insanı.
Aram’la birlikte eski bir öğrencimi anımsadım ayrıca. İsmi Aram’dı ve onun Ermeni olabileceğini hiç düşünmemiştim, aklıma dahi gelmemişti. Çok sessiz, içine kapanık bir çocuktu. Kitabı okuduğum süre boyunca sürekli kendi Aram’ım geldi aklıma.
Umut, sadece bir roman değil, tarihin bir ucundan tutmuş, tarih kitaplarındaki sıkıcılıktan uzak, tatlı tatlı bir dönemi anlatıyor. Siyasi yönden bir anlatım değil, günlük yaşamı, insanların o dönemdeki kaygılarını, düşüncelerini, Osmanlı hayatından yeni yaşama nasıl geçildiğini vb. Ve aşk… Aşkların o dönemde günümüz aşklarından ne kadar farklı yaşandığını. Sabahat ile Aram’ın aşkını… Günümüz gençlerine bir şey ifade eder mi bilmiyorum ama beni özendiren bir aşk hikâyesiydi.
Onların birbirlerine yazdıkları mektuplardan çok kısa iki alıntıyla bitirmek istiyorum.
Sevgili Aram,
“Bana bekle dedin son buluşmamızda, biraz daha bekle. Bu sefer neyi beklediğimizi bilemiyorum. Fazla kafa yormak, kurcalamak da istemiyorum. Çünkü umudumu kaybedersem, hayatı taşıyacak gücüm hiç kalmaz. Fakat eğer bir gün beklediğimize değecekse, biz hala birbirimizi severken, isterken gerçekleşsin, o beklediğimiz her neyse.”…
Sabahım,
“Neyi beklediğimizi bilmediğini bir daha söyleme. Biz birbirimizi bekliyoruz. Bizi ailelerimizin nihayet anlayabilecekleri bir günü de bekliyoruz ayrıca. Ben umudumu hiç kesmedim. Anamın bana aktardığı hikâyelerin dehşetine rağmen, yüreğime bir damla olsun kin inemiyorsa, senin melek yüzün, çekilmiş bütün acıları unutturabiliyorsa demek Yukardaki’nin bir bildiği var. Umudunu kaybetme. Sakın…
Umut, umudunu kaybetmeyenlerin kitabı. İyi okumalar…