- Kategori
- Gündelik Yaşam
Uzaklara gitme kuşum

Bilim ve teknolojinin gelişmiş olması ülkemizdeki bir olguyu maalesef değiştiremiyor. Yaşanılan yerler, şehirler, köyler kasabalar birbirlerine kilometrelerce uzakta ve üstelik binlerce, on binlerce. Aslında sanki bu olgunun bilimle teknolojiyle de ilgisi yok gibi. Ben Türkiye’de bu durumun bir sorun olarak görüldüğünü ne duydum ne işittim. Her konuda yüzlerce cilt kitap yazan ordinaryüs prof otobüse biniyor ve 20 saat yolculukla ülkenin bir ucundaki oğlunun yanına gidiyor. Ve tıpkı böyle 70 milyon kişinin yılda belki birkaç kez 36.000 tane kilometrelerce uzaktaki şehir, köy ve kasabalara saatler süren yolculukla gitmek zorunda kaldıklarını biliyor. İnsanların çektiği bu bitmez tükenmez işkenceyle ilgili olarak kitaplarında tek satır yazmıyor.
Ordinaryüs prof ülkenin en tepesindeki insan demektir. Bu akıl almaz durumu sorun olarak görmediğine göre bende bir tuhaflık var o zaman. Prof kendine. “Oğlum neden 20 saatte gideceğim uzaklıkta oturuyor” diye sormuyor. Bu, çaresizlik ya da yapacak bir şey olmaması nedeniyle durumu kabullenme değil. Prof bu olguyu normal karşılıyor. Eğer siz de normal karşılıyorsanız ben psikiyatri doktoruna çıkayım.
Ülkenin sorunlarını anlatamıyoruz çünkü bizim sorun olarak gördüğümüz durumlar insanlarımıza göre tamamen normal. Oğlun İstanbul’da. Kızın Ankara’da. Baban Adana’da çiftçi. Deden Mersin’in Mut’unda. Sen İzmir de’sin. Ve ülkede herkes senin gibi. Belki sonsuz gökteki yıldızlar gibi Anadolu düzlüklerinde serpilmiş on binlerce şehir, köy ve kasabalar romantik bir görüntü arz ediyor; ya da işte uzakların büyülü yalnızlığı, gurbet akşamlarının hüznü, uzaktakilerin özlemi falan insanda hoş bir duygu yaratıyordur. Ama bu hayatı yaşayanlara sormak lazım. Uzun yola hiç gittiniz mi bilmiyorum. Arabanın sallamasıyla içiniz dışınıza çıkar. Benzin kokusu iğrençtir. Dahası oturduğunuz koltuk ne kadar yumuşak olursa olsun saatler süren yolculukta her yanınız ağrıyor. Yollar git git bitmiyor.
Bir de bu gidişler isteğinize bağlı yani seyahat amacıyla olmuyor. Mecburen, zoraki gidiyorsunuz çoğu kez. Ya babanız hastadır, ya da amcanız ölmüştür. Akrabanızın düğünü için bile 1000 km yolu gitmek zorunda kalıyorsunuz bazen. İnsan akrabalarını hep merak eder. Hele de anne babanız, kızınız, oğlunuz ve torunlarınızı görmeden duramazsınız. Ama onlar yanınızda değillerdir. Size en yakını 500 km uzaktadır. Kuş olup uçsam dersiniz. Çaresiz dört tekerleğe muhtaç olursunuz. Bilet, yol masrafı dünya paradır. Eliniz de boş gidemezsiniz. Üç aylığınız yetmez.
Mecburi gidişler yaz kış dinlemez. Kara haber gelince karda fırtına da düşersiniz yollara. Yollar da sizi bekliyordur zaten. Çoğu eşek süremeyen adamlar direksiyon başındadır. Tekerlek döndüğü anda duaya başlarsınız. Tekke gibidir arabanın içi. Onca duaya rağmen yine de kaza olur. Ölüyü gömmek için giderken ölürsünüz. Ölüden önce gömerler sizi.
Kars Arpaçay’dan Hatice teyze Antalya’daki torununun gül yanağından bir kere öpebilmek için yola çıkmıştır. Lakin Türkiye’de bütün yollar mezara çıkar ve sizin gideceğiniz yere ulaşamama ihtimaliniz her zaman vardır. Torununu görmek için yola çıkan Hatice teyze kazada ölür. Yerde yatan kadını görenler onun yüzüne yansımış derin acıyı fark ederler. Avuçları sıkılıdır. Fakat tablonun ne anlattığını çözmek Korkut’a düşer. Kadın bu ülkedeki bazıları gibi angut değildir. Okuması yazması yoktur ama aklı beş tane fasulyeden köşe yazarına bedeldir. Yüzündeki derin acı ve sıkılmış yumruklar konuşur:”Ben sadece torunumun yanağından öpmek için neden 1500 km yol gidiyorum?”Bu kadın eğer ölmemiş olsaydı ve orada, o an bir yöneticiye rastlasaydı bu sıkılmış ellerle onu kesinlikle boğacaktı. Türkiye’yi yönetenler torununun gül yanağından öpemeden ölen Hatice teyzenin sıkılmış ellerinden kurtulmuş sayılmasınız. Bütün kutsallarım üzerine yemin ediyorum ki o sıkılmış eller mahşer günü yakanıza yapışacaktır!
Türkiye’nin bu durumu kader değildir. Çaresizlik hiç değildir. Sadece akılsızlıktır. Büyük şehirlerin etrafında sömürü patronlarının köşeyi dönmeleri için milyon dolarlık yüzlerce siteyi kurmayı biliyorsun. Bunları yapacağına binlerce fakir Anadolu köy ve kasabasının bir araya geleceği modern kentlerin yapımına başlayabilirsin.
Bir ülkede kilometrelerce uzunluğunda 36 bin tane yol olur mu? Samanyolu galaksisi mi burası? Biz çaresizliği yeneriz. Lakin bu akılsızlıkla başa çıkamayız. 10 milyon nüfuslu bir kentin alt yapısını Türkiye bugünkü imkânlarla ve zamana yayarak kesinlikle yapar. 10 yılda bitsin ve 10 yıl sonra 10 milyon insanımız burada ev yapmaya başlasın. Bunun neresi mantıksız, neresi hayal? Boğazda site yapıyorsun. Halka faydası var mı? Zenginin zaten evi var.
36 000 tane en kısası 20 km olan yollar için her yıl yapılan masrafı düşün. Milyonlarca Hatice ninenin evlerinden kalkıp senede belki birkaç kez bir yerlere gitmek için çektiği zahmeti, harcadığı parayı düşün. Sen devlet olarak binlerce yere hizmet götürmek için tükettiğin enerjiyi ve hazineyi düşün.70 yıldır bu şekilde yaptığın harcama şimdiye kadar 5 tane İstanbul kurardı.
Proflar uçakla giderler. İstanbul-Mardin arası 1 saat. Sen hurda otobüsle takır tukur 18 saatte gitmişsin kimin umurunda. Sen torununun gül yanağından öpemeden yolda ölmüşsün. Herkes trafikten dem vurur. Hiç kimse bu yolların neden bu kadar uzun olduğunu konuşmaz. Biliyor musunuz, Tanrının kaderi olmasaydı bile bu zevat kendileri bir kader yaratırlardı. Bu ülkede halkın cehaletinden önce bazı kesimlerin ihanetinin sorgulanması gerekir.
İnsan bir yere isteyerek gitmeli. İsteyerek Çin’e bile zevkle gidersiniz. Şüphesiz iş, para, geçim, eğitim, kariyer nedeniyle insanlar uzaklara gidebilirler. Ama bu dahi isteyerek olmalı. Bugünkü ülkemizde herkesin bir tarafa dağılmış olmasının böyle mantıklı gerekçeleri yok. Bu nedenlerle uzak şehirlerde yaşayanlar saysan saysan birkaç milyonu geçmez. Gerisi ülkeyi yönetenlerin beceriksizliğinin halka çıkarılmış faturasıdır. Halkımızın durumu kabul etmesi yöneticiler, bilim adamları, din ulemaları, yazar, çizer ve sanatçılar tarafından aldatıldıkları içindir. Belki de Türkiye’nin bu durumunu kader olarak görüyorlardır. Sanki 36 bin tane şehri, köyü, kasabayı Allah dağa taşa fırlatıp attı.
İşin acı yanı ülke bugün PKK terörüne yenilmiş durumda.26 senedir başarılı olamayışımızın nedenlerinden biri de bu dağınık yerleşim. Sen Bingöl’e gidiyorsun adam Hakkâri’de vuruyor. Binlerce köye, kasabaya ve şehre ordu dikemezsin ki. Yarın öbür gün Allah göstermesin PKK, terörü bütün ülkeye yayarsa ordu 36 bin parçaya mı bölünecek? Adam bir kişiyle bile terör yapar.
Türkiye’de halk, devlet ne yaparsa kabul ediyor. Ne itiraz ne de sorgulama. Anneni babanı görmek için evinden kalkıp cehennemin dibine gitmek zorunda değilsin. Torununun gül yanağından öpmek için 1500 km uzağa gidip daha muradına eremeden yollarda ölmek zorunda değilsin. Onların anne babaları yan sokakta, karşı mahallede ya da en fazla şehrin öbür yakasında. Onların torunlarının yanağından öpmek için pencereden seslenmeleri yetiyor. Onlardan hiçbirisi yollarda ölmüyor. Yüzlerinde acı yok ve elleri sıkılı değil.