​ Van minüt! Daha gelmem Berlin’e! / Yurtdışı Tatil / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

28 Şubat '09

 
Kategori
Yurtdışı Tatil
 

Van minüt! Daha gelmem Berlin’e!

Van minüt! Daha gelmem Berlin’e!
 

Bak Berlin benden büyüksün! Ama sesin soluğun çıkmıyor. Ne oldu, dut yemiş bülbül gibisin.


Efendim giriş maceralarından sonra nihayet Berlin şehrine duhul ettik, saat 4 buçuk gibi otelimize bırakıldık, bir güzel dinlenme fırsatı bulduk, ardından da akşam yemeği için hareket ettik.

Ertesi gün yani cumartesi gün toplantıya iştirak etmeden evvel otobüsle kısa bir şehir turu yapıldı, Berlin şehrinin mühim yerlerinden bazısını kısa da olsa otobüs içinden görme fırsatı bulduk. Daha sonra ki boş zamanlarımızda da bireysel çabalarla bu yerleri gezebilmemiz için bir nevi ön tanıtma gibi bir şey diyebiliriz. Nitekim fırsat bulunca bir kısmını gezme şansını da değerlendirmiştim.

İşte Pazar günü “ta buralara kadar geldik, ecnebinin memleketini bir kolaçan edelim; dağarcığımıza yeni şeyler yükleyelim; ot gelip saman gitmeyelim; velev ki 80 günde devr-i âlem eyleyen gezginlerden değiliz, üç okka canımızla şuncacık bile olsun gezemeyecek miyiz” içgüdüsü güdümünde tabanlarımızı yağladık.

İşte halisane bu gezi düşüncemiz eşliğinde tabanlarımıza da gerekli hazırlıkları yapmışken; “eloğlu neler imar eylemiş, neler görmüş-geçirmiş bir görelim de döndüğümüzde neşreyleriz” hesabına yanıp tutuşurken; evdeki hesap buranın çarşısına denk gelmedi, iki beden bol geldi.

Hali hazırda bir gün evvel akşamında elimize tutuşturulan meteoroloji raporunda (otel görevlisi tarafından verilen ve üzerinde morgen wird das wetter voraussichtlich yazılı kartta) havanın parçalı bulutlu olacağı belirtilmişken keşif gezisi için biçilmiş kaftan diye düşünmüştük. Parçalı bulutlu olacağı ümit edilen hava mevcut bulutları parçalamış, yerine kar yağdıracak bulutları ikame eylemişti.

Romantik hassasiyet sahibi bendeniz bu duruma üzülecek, veryansın edecek, vaveyla koparak değildim elbet. Dedim ki “hah, hazır kar yağıyorken romantik bir yürüyüş eda edeyim, hem ahaliyi gözlemleyeyim hem de dün gece hayrını göremediğim sevgililer gününün acısını bu romantik yürüyüş sayesinde çıkarayım”.

Elbette Aziz Valentine gününü, aşığımızdan ayrı uzak diyarlarda geçirmek zorunda oluşumuzun gönlümüze yüklediği ızdırap yükünden mütevellit müteessir oluşumun tesiri halen devam etmekteydi.

İş bu fırsatta müteessiriyetimi azaltacak meşgale bulmuş ve belki de şahane bir gün geçirmiş olurum, dönünce de en fevkaladesinden bir şiir ile vicdanımın sızlayan yerlerine merhem bulurum, muhterem zevce hazretlerine de kendimi affettirmiş olurum diye sevindirik bile oldum.

Bu düşünceler eşliğinde soğuktan korunmak maksadıyla sıkıca giyinerek dışarı çıktım, ince ince yağan kar altında yürüyüşüme başladım. Kar öyle ince yağıyordu ki öyle hemencecik birikip, kardan adam filan yapacak raddeye erişmeyeceği aşikârdı, o vakit kar oyunları hevesimizi akşama saklayacaktık.

Tabanlara kuvvet dolaşırken, bir yandan da önümü-arkamı-sağımı-solumu kolaçan etmekten de geri kalmıyordum; zira “saklanmayan ebe” diyerek sobelenebilirim korkusu ile doluydum. Bilirsiniz ülkemizde “büyük şehir” korkusu diye bir tedirginlik durumu mevcuttur. Hani büyükçe bir şehre gittiğinizde ister istemez sürekli etrafınızı kolaçan edersiniz, neme lazım bir gelen olur, kapıp-kaçan olur diyerek.

Ama insanlar pek rahat azizim, el-ele, kol-kola, kimisi yalnız, kimi arkadaş grubuyla, kimisi hızlı, kimisi yavaş, kimisi elinde bira, kimisi kahve ile yürüyüp gidiyorlar. Her türden insan var, ilk etapta bu kadar karışık bir insan topluluğu içinde hırlısı-hırsızı vardır diye korkuyor insan, ama onlar duruma hâkim. Hepsi de gayet medeni ve bilinçli, kurallara riayet etmekte üstlerine yok, sanki hepsi ellerine verilmiş bir senaryoyu peyder pey oynamaktalar.

Şimdi kalkıp burada onların trafikte birbirlerine ne kadar saygılı olduklarından, yayalara ne kadar saygılı olduklarından, o kalabalık trafikte trafiğin hiç tıkanmıyor olmasından ve yine o kalabalık içinde bir tek korna sesi duyulmadığından bahis açsam yazıyı bitiremem. Güpegündüz mahşeri bir kalabalığın nasıl olup ta bu kadar “sessiz” kalabildiğini analize kalkışsam Sosyoloji tezi olur. Hem o zaman tadınız kaçar, kendinizden/kendimizden tiksinirsiniz/tiksiniriz.

***

Ancak yazmak tam da böyle bir şey işte. Bir yanda sizi dürtükleyip duran gerçekler diğer yanda da kendinizi ve ahalinizi koruma içgüdüsü içerisindeki salınımlar sürekli ikilem yaşatıyor insana. Yazsam bir türlü diyor insan, yazmasam iki türlü. Onları övünce sanki kendi milletimizden hoşnut değilmişiz imajı yapıştırılıveriyor üstünüze. Ama yazmayınca da düzeleceğimiz ümidi her geçen gün bir parça eksilip gidiyor veresiye defterinden.

Sanılmasın ki topluma ayar verme sevdalısıyım, buraların ağası benim, benim dediğim doğrudur düşüncesindeyim. Neticede ben de insanım, benim de doğru bildiğim yanlışlar, yanlış bellediğim doğrular olabilir nitekim. Sanki yazsam memleket kurtulacak, yazmaz isem küresel kriz filan hak getire; her türlü melanet memleketi yıkıp-viran eyleyecek diye de düşünüyor değilim.

Enikonu gözlemlediklerimizi aktarma gayreti ile elimizin erdiği dilimizin döndüğünce yazıyoruz, yazdıklarımızla da hem içimizi daraltan birikmişliklerden kısmen de olsa kurtuluyor, hem de ola ki bir yararımız olur ümidiyle avunuyoruz.

***

Yine konuyu dağıttım, aldı başını gidiyor. Buna dur demek lazım, yoksa uzadıkça uzayacak. Hem fark ettim ki birden ciddileştim, baya baya ciddi yazıyorum. Olur mu hiç. Matraksiyona devam :) Geleyim hemen kaldığım yere…

Gerçekten de üç buçuk milyon insanın yaşadığı bir kent burası, Berlin. Trafik muhteşem dizayn edilmiş, sinyalizasyon sistemi kusursuz işliyor, hepsinden de önemlisi o trafik içindeki herkes; şoförden yayaya değin; karşı taraftakine müthiş saygılı. Belki soğuk insanlar ama saygılılar. Kurallara riayet etmek artık genlerine işlenmiş. Aman işte monoton monoton yaşayıp gidiyorlar anlayacağınız.

Oysa bizde öyle mi ya. Önünden vıızt diye geçen arabaya bir korna muhtırası vereceksin, ardından kesmeyecek ana-avrat düz gideceksin ki ruhun ferahlasın. Yaya geçidinden geçen yaya mı gördün, gaza abanacaksın, üstüne üstüne gideceksin ki adrenalin banyosu yapasın, üstüne olmadı bi de keyif cıgarası yakacaksın (Cıgara içmek kötüdür, cısss, tü-kaka. Şimdi cıgaradan bahsederek özendirmek istediğim mevhumu yerleşmesin yüreciğinize. İçmeyin), baktın daha da kesmezse iki tek rakı atacaksın torpido kapağında (içki içmek yine aynı şekilde iyi bir şey değildir, içmeyin) ohh ki ne ohh…

“Van minüt! Van minüt! Bak Berlin benden büyüksün! Ama sesin soluğun çıkmıyor. Ne oldu, dut yemiş bülbül gibisin. Suçluluk psikoloji şeysine mi girdin yoksa. Madem öyle daha da gelmem Berlin’e, ahanda şuraya yazıyorum” diyecektim dilimin ucuna kadar geldi. Sonra memleket eşrafını düşündüm, dedim ki “Oğlum Murat, gez-gör, gördüğünü yaz, yaz ki memlekete faydan olsun, vız gelip tırıs gideceksin de ne olacak”

***

Bu arada İngilizceyi de ilerlettim baya. Gerçi şimdilik van minüt, tuu minüts aşamasındayım ama epeyce ilerleme var, ümitliyim kendimden, “biliyorum başaracaksın” diye gaz veriyorum kendime. Aaah ah, zamanında o Almanca filmlerden çokca izlemiş olsaydım “su gibi” Almancam da olacaktı, fakirliğin gözü körolsundu, evimize bir video alan olmadıydı, fakir ama onurlu bir geçmişim olduydu.

Neyse laf lafı açıyor da yazı gittikçe uzayacak. Kalan anıları da bir sonraki yazıda yazacağım artık. Yanlış saymadıysam anısal anlamdaki (Berlin anısalı) üçüncü yazıya da burada nokta koyurum. Daha da koymam, bunu da bilesiniz.

***

(Yukarıdaki yazıda ‘sigara ve içki’ kelimeleri kimi gerçeklere parmak basabilmek maksatlı kullanılmıştır, yazarımızın reklâm ya da başka bir niyeti bulunmamaktadır. Bilginize. (Asistan-redaktör. Ehem öhöm))

Murat HACIOĞLU
28 Şubat 2009 Cumartesi

 
Toplam blog
: 656
: 1708
Kayıt tarihi
: 08.12.08
 
 

Allah kimisine “Yürü ya kulum” demiş. Ben onu “Yürü, yaz kulum” anladım. Yürü anca gidersin manas..