​ vira-2 / Öykü / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

17 Temmuz '10

 
Kategori
Öykü
 

vira-2

vira-2
 

Sizleri aşk ile korkutacağım...


Çamlardan dökülen polenlerden ve kurtçuklardan sakınarak, günün özgür saatlerinin tadını çıkarmak için telaşlı adımlarla yatakhaneye doğru yola çıktı. Yatılı okulda en güzel saatler başlıyordu. Gardiyansız ve yarı özgür hapishanede sanki işkence vakti sona ermiş ve huzur vakti gelmişti. Derslerden fazla haz almaması onun suçu değildi. Öğretmenler ister Osmanlı’nın en ihtişamlı dönemini anlatsınlar, isterlerse de maddenin en küçük parçacığını göstersinler onun umurunda olmuyordu. Sadece matematik derslerine katılıp kafa buluyordu…
Dersten çıkıp ayaklarını duvara uzatmak ve müzik dinlemek. Rutindi ama sıkıcı gelmiyordu. Yan ranzadaki arkadaşının sesi ile kendisine geldi:
“Belki üniversitede biz de böyle çalarız?” dedi.
“Çalacağız zaten merak etme”

Üç yıldır aynı hayali kuruyorlardı. Altan gitar çalacaktı, Onur Ömer ise davul…
Artık ranzada değillerdi. Altan karşısında elinde gitarı ile duruyordu. Aldığı sakinleştiriciler ve içtiği sek rakı aklını yine geçmişe götürmüştü anlaşılan.
Kızlar karmaşık ve çekilmez olan hayatı daha da karmaşık hale getiriyorlar ve en küçük bir nedenden dahi kavga çıkartabiliyorlardı. Program öncesi yine aynı huzursuzluk olmuştu. Daha üniversitenin ilk yılı olmasına rağmen ileriyi düşünen kız arkadaşı ona okula daha çok önem vermesi ve (ona göre) “bu lanet olası boş işleri” bırakması gerektiğini söylüyordu. Kapıyı çarpıp sinirli adımlar ile durağa yönelmişti Onur Ömer… Onu tek sakinleştirebilecek yere gitti. Kordonun kokusu, martıların şarkıları ve kumru. Kulağında Can’t Stop çalıyordu. Elleri ceplerinde yerdeki küçük çakılları tekmeleye tekmeleye yürüyerek programa çıkacağı bara ulaştı. Ve her şeyi hatırladı.

Tüm hıncını her zamanki gibi davulundan çıkartıyordu. Müziği kontrol edip, senkronu kaçırmadan daha agresif çalıyordu.
Programın bitmesi ile telefonu eline alıp uzun süredir karmaşık duygular hissettiği kıza telefon etti. Yakın zamanda daha da karmaşık hale gelecek hayatı için ilk tohumları toprağa bırakmaya başladı:
“Canım, nasılsın? Müsaitsen sana geliyorum.”
Bu cümlenin hayır olarak dönme ihtimali, ağustos sıcağında Arabistan’a kar yağma ihtimali ile aynıydı. Olasılıksız değildi ama olasılık istenilen doğrultudaydı:
“ Tamam canım bekliyorum.” Çoğu erkek gibi kavgada oluşan fırtınadan sonra kendisine sığınılacak bir liman aramıştı ve o liman da zaten hâlihazırda onu bekliyordu.

…

Yanık mumun tükendiği, son islerinin güneşe karıştığı dakikalardı. Lanet olası gün başlıyordu, beklenen o gecenin ardından.
Fazla eşyanın bulunmadığı, mütevazı bir öğrenci evine benziyordu. Bir çekyat, bir halı, üç sandalye. Yerde birisi bitmiş, birisinin dibinde tortusu kalmış şarap şişeleri ve bir önceki akşamın güzelliğini ayna gibi yansıtan kadın ve erkek giysileri. Güzel bordo bir sutyen ve aynı renkte slip bir iç çamaşırının üstünde dönemin sevilen çizgi filmlerinden birisinin baskısının bulunduğu bir boxer vardı. Sandalyelerin üzerine fırlatılmış bir erkek bir kadın kotu ve kazaklar, havanın soğuk olmasına aldırış edilmediğini gösteriyordu. Tenlerin birbirine olan uyumu ve teması ile en soğuk hava bile ısıtılabilir hatta unutulmak istenilen sevgililer bile unutulabilirdi. Gözlerini açan erkek tüm sevgisi ile yasak aşkını öperek uyandırdı:
“Günaydın Sanem”
Kadın gözlerini rüyadan uyanmak istemiyormuşçasına yavaşça araladı
“Günaydın sevdiğim”...

Kadehten alınan son yudumlardan sonra tutku ile birbirlerine sarıldılar. Kendilerini artık tutmaları gerekmiyordu. Kimse görmeyecek ve bilmeyecekti. Onlar sadece birbirlerine aittiler. Saçları aşkın alevini gölgede bırakacak dereceden güzel bir kızıldı. Gözlerinde ise gecenin karanlığına bürünüyordu. Her bakışında beyaz teninde büyüleniyordu. Hem seviyordu, hem de arzuluyordu. Her şeyi ile onunla olmak istiyordu. Ama olmuyordu…(bu gece hariç) Dudaklarda birbirlerini aradılar. Hiç ayrılmak istemeden dakikalarca öpüştüler. Erkek boynunu öperek göğüslerine geldi. Avuçluyor, sıkıyor ve öpüyordu. “Her santimetren bambaşka güzel Sanem” diyordu. Her ısırmasında ve her dokunuşunda kadından farklı bir zevk sesi geliyordu. Hem farklı bir zevk sesiydi hem de farklı bir “Seni seviyorum” ibaresi. Erkek, kadının göğüslerinden göbeğine geliyordu. Ama elleri hiç ayrılmıyordu. Dışarıda buluşamayan eller inadına ayrılmıyordu. Erkek kadının göbeğine küçük öpücükleri bıraktıkça aşağıya iniyordu. Sevgi ve şehvet ile yanan bacak arasına geldi. Genç kızın belki de yatağın örtüsünü avuçlaması, erkeğinin saçlarını ve başını bastırması her şeyi anlatıyordu. Erkek öptü, öptü, öptü…. ”Hadi lütfen” sesine kadar… Sırt üstü yatmış kadının bacaklarının arasında ona sahip oldu, içindeyken elleri hala kenetli dudakları ise birbirlerinin ayrılmasını istemez gibiydi. Sabah olmasın istiyorlardı. Kız çığlıklar atıp erkeğinin sırtını tırnaklarken erkek kasılarak kızın üzerine uzandı. İkisi de ne hikmetse aynı anda “Seni seviyorum” sözcüklerini kullandılar… Gerçekten seviyorlardı… Sarıldılar, öpüştüler, konuştular ve sonra uyuya kaldılar…

…

Yanık mumun tükendiği, son islerinin güneşe karıştığı dakikalardı. Lanet olası gün başlıyordu beklenen o gecenin ardından. Kız ve erkek uyanmış, sarılıyorlardı. Telefon çalmıştı. Erkek telefona uzandı ve “Efendim aşkım” dedi, kız ağladı… Ama daha beraber çok ağlayacaklardı…
Hazırlanıp okula doğru yola çıktılar. Hayat sürprizlerle doluydu. Onlara güzel bir armağan verdi. Havadan bembeyaz bir kuş tüyü Onur Ömer’in eline düştü. Onur Ömer tüyü alıp kızın ellerine bıraktı ve avucunu kapattı. “Bunu sakla, çok özel.” dedi. Boynuna küçük bir öpücük bıraktı ve dersliğe yöneldi.

 
Toplam blog
: 2
: 469
Kayıt tarihi
: 14.07.10
 
 

9 Eylül Sınıf Öğretmenliği bölümünü bitirdim ve hala Rize'de görev yapıyorum. Üniversite de Davul,Şa..