- Kategori
- Eğitim
Vız gelip tırıs gider mi acaba?

“Yar yüreğin yar, bölüşelim
Beraber ağlayalım, dertleşelim.”
Bedri Rahmi EYÜBOĞLU
“Muhtarın Kızı” hakkında yazdıklarımı okuyan dostlarım telefon açarak mesaj göndererek:
“Neden kendini suçlayıp duruyorsun? Hatice’nin okuması için elinden geleni yapmışsın sen. O’nu okuldan alan da, aldıran da sen değilsin ki.” diyerek moral verdiler hep.
Sağ olsunlar, var olsunlar da…
İnanın, üç aşağı beş yukarı benzer söz ve mesajların hiçbiri, kanayan yüreğime merhem olmadı.
Çok ilginç bir huyumuz var, toplum olarak. Ve elbette bu toplumun bireyleri olarak:
Hiçbir zaman, hiçbir olumsuz durumda, suçu asla üstümüze almıyoruz. Yüzde yüz kabahatli olduğumuz besbelli iken bile, yüzde yüz mâsum insanlara yükleyiveriyoruz suçu, kabahati.
Kimi zaman fizikî, kimi zaman maddî ve manevî, kimi zaman da siyasî gücümüze dayanarak öyle ustalıkla yapıyoruz ki bu işi…
Sanırım, bu konuda kimse elimize su dökemez bizim.
Sözgelişi, Belçika’da bir patlama oldu, otuz küsur insan öldü diye, içişleri ve adalet bakanları, “Biz görevimizi iyi yapamadığımız için, bu kadar yurttaşımız öldü” diye istifa ediverdiler hemen.
Bizde yıllardır nice patlamalar, çatlamalar oluyor; bırakın otuz küsuru, kimi zaman elli, kimi zaman yüz küsur insanımız ölüyor da istifa etmek gelmiyor, hiçbir bakanımızın aklına.
Gelmez. Gelmemesi gayet normal! Bu ülke Türkiye ise, bir bakan, bir başbakan suçlu olamaz çünkü!
Suçlu olan ya iç düşmanlardır, ya dış düşmanlar!..
Çoğu zaman da bu ikisi birlikte…
Başta Amerika ile Rusya olmak üzere ve tabii İngiltere, Fransa, Çin dahil dünyanın bütün devletleri, bizi güç durumlara düşürmek için ne hainlikler planlayıp uygulamaktalar!
Neden bizim bizden başka bir tek bile dostumuz yok? Neden herkes bize düşman?
Vazgeçtim Hıristiyan Almanya’yı, İtalya’yı, İspanya’yı, Belçika’yı, İsviçre’yi, İsveç’i… Müslüman ülkeler İran, Irak, Suriye, Ürdün, Lübnan, Mısır, Yemen, Arabistan bile bize düşman!
Bizim devlet ve millet olarak hiçbir suçumuz ve günahımız yok elbette!
Siz de aynı görüştesiniz, değil mi?
Sözgelişi, şu kuzey komşumuz Ruslar… Ne kadar hainler!
Ne olmuş sanki uçaklarını düşürmüşsek?
Düşürürüz tabii… Düşürmeyip de alkışlayacak mıydık?
Ne olmuş sanki, paraşütle atlayan pilotlarını, “Allahü ekber; Allahü ekber!” nidalarıyla öldürmüşsek?
Öldürmeyip de plaket mi verseydik?
Bilerek değil de yanlışlıkla düşürmüşsek, niçin özür dilemiyormuşuz?
Ne demek? Koskoca Türkiye devleti özür mü dilermiş? Özür dilemek, hatalı olduğunu kabul etmek demektir ki, bu bize yakışmaz! Kabul etmeyiz, edemeyiz biz asla bunu!
Ama efendim, biz böyle yapmakla, Rusya’nın dostluğunu değil, düşmanlığını kazanırmışız. Olsun! Ha bir düşman fazla olmuş, ha bir eksik… Ne fark eder?
Ama efendim, Rusya’ya ihracat durunca, meyve ve sebze üreticileri zarar edermiş. Etsin!..
Yalnız onlar değil, tekstil imalatçıları da ürünlerini satamaz, işçi çıkarmak zorunda kalırlarmış. Olsun!..
Rusya’dan turist gelmeyince turizm sektörü çöker, ülkeye döviz girmediği için de enflasyon artarmış.
Vız gelir, tırıs gider! (*)
Bu mazeretlerin hiçbiri, bizim gibi soylu bir milletin, bizim gibi güçlü bir devletin Putin’in Rusya’sından özür dilemesinin sebebi olamaz!
1915’teki Ermeni tehciri, 1937’deki Dersim, 1954’teki 6 – 7 Eylül olayları için niçin özür dilememişsek, bir savaş uçaklarını düşürdük, bir pilotlarını öldürdük diye de Rusya’dan özür diletemez kimse bize!
Bir rüzgâra kapılmış, neler söylüyorum ben böyle! Milliyetçi ya da ulusalcı bir parti lideri gibi…
“Aklını başına topla oğlum. Bırak şuna buna özenmeyi. Politikacılara bırak politikayı. Büyük lokma ye, büyük söz söyleme. Ülke yönetiminden ne anlarsın sen! Titre ve kendine gel!” diye uyardım kendi kendimi.
Evet, kim ve neci olduğumu unutmamam gerek.
Ne yazık ki, bazen gerçekten unutuyorum kim olduğumu. İşte öyle zamanlarda boyumdan büyük sözler ediyorum. O tür patavatsızlıklarım için kusura bakmayın lütfen!
Ve asıl konuma dönüyorum işte.
1969… Aylardan ekim… Paşayiğit köyü… Muhtar Şaban Akkaya ve kızı Hatice…
Bir hafta ya da on gün kadar devam etti ortaokula Hatice. Ve sonra babasının babası yani “dedesi”nin zoruyla gelemedi bir daha. Ben de bir şey yapamadım, muhtar olan babası da…
Diyeceksiniz ki, “Annesi ve iki ablası vardı Hatice’nin. Onlar ne yaptı? Amcası, dayısı, teyzesi, halası yok muydu? Onlardan bir ses seda çıkmadı mı? Ya annesinin babası olan dede?.. O ne düşünüyordu acaba?”
Anlıyorum ki, benim üstlendiğim suçu paylaştırmak istiyorsunuz herkese. İyi niyetlisiniz, teşekkür ederim de… Gerçekçi olalım biraz:
Kırk altı yıl öncesinden söz ediyoruz. Bir köyden… Ve o köyde ortaokulda okumak isteyen bir kız çocuğunun dedesinden, ailesinden…
O dedenin arzusuna muhtar olan oğlu karşı koyamazken, gelini nasıl karşı koyacakmış?
“Kayınpeder, kayınpeder! Sen kim oluyorsun da benim kızımın okumasına engel oluyorsun? Kayınpedersen kayınpederliğini, dedeysen dedeliğini bil! Kızımın moralini ve bu evin huzurunu bozmaya hakkın yok senin. Defol evimizden!” mi deseydi?
Ya da Hatice’nin ablaları Ayşe ve Hava:
“Dede, dede! Biz okumadık da iyi mi oldu? Bırak hiç değilse kardeşimiz okusun. Bak, okul evimizin hemen yanında… Pencereyi açınca, sınıfta ne yaptıklarını görüyor, ne konuştuklarını duyuyoruz. Senin bize güvenin yok mu?” diyebilirler miydi?
Bu dedenin eşi, Hatice’nin ninesi oluyordu tabiî. O geçseydi de “dede”mizin karşısına:
“Senin başka işin yok mu bey? Torunumuz Hatice’nin annesi var, babası var. Bırak, okusun yavrucak. Bak, engel olmaya kalkarsan, çok kızarım sana. Bırakıp giderim bu evi. Pişman olursun sonra.” dese, ne güzel olurdu; değil mi?
Hani, derler ya, “Bekâra karı boşamak kolaydır” aynen onun gibi…
Yani, ne demek mi istiyorum?
1969’da Paşayiğit Köyü Muhtarı Şaban Akkaya’nın eşi, kızları ve annesi bizim yukarıda düşündüğümüz, hayal ettiğimiz gibi konuşmadılar; konuşamadılar elbette.
Niçin mi?
Konuşamazlardı çünkü.
Muhtar niçin karşı çıkmadıysa babasına, onlar da bu yüzden karşı duramazlardı.
“Amca, dayı, teyze, hala?.. Ya anneannesi, ya ikinci dedesi?” derseniz…
Biri yoksa biri vardı mutlaka da…
Zorlayıp durmayın boşuna. Onlar da karşı çıkamazlar, onlar da karşı koyamazlardı kardeşim!
Bilmenizi isterim ki, yüzde yüz samimiyim; düşüncemde:
Başka yerde aramayın suçluyu. Hatice okuyamadıysa, bütün kabahat bende. Yeterli bilgi, deneyim ve iradeye sahip olsaydım, direnir; elimdeki kuşu salıvermezdim.
Yazıya Bedri Rahmi’den iki dizeyle başlamıştık; yine O’ndan iki dizeyle bitirelim:
“Katlanabilirsen katlan yüreğim
Dayanabilirseniz dayanın dostlar!”
Hüseyin Erkan
huseyinerkan.antalya@gmail.com
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
(*) Bir de işsiz olanlara, işten çıkarılanlara, evine bir somun ekmek götüremeyenlere sorun bakalım; vız gelip tırıs gidiyor mu?