​ Ya Alevilik olmasaydı? / Sanat Tarihi / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

30 Mayıs '07

 
Kategori
Sanat Tarihi
 

Ya Alevilik olmasaydı?

Ya Alevilik olmasaydı?
 

Yüzyıllardır bu topraklarda Alevilik tartışılır. Alevi inancına sahip insanlarımız dışlanmasa bile, gün gelir arkalarından türlü dedikodular çıkarılır.

Bunlardan bir kısmı şöyledir: Aleviler namaz kılmaz, oruç tutmaz, "mum söndü" adı altınta kadınlı erkekli toplantı düzenlerler...

Her konuda olduğu gibi hiçbir bilgisi olmayan insanlarımız bu konuda da kulaktan dolma bilgilerle konuşur dururlar.

Alevilik bir mezhep ve tarikât değildir. Fakat herhangi bir İslâm mezhebinin diğer mezheplerden dini ibadet ayrımı ne kadar varsa, o kadar Alevi ibadetinde de vardır.

İslâm dininin dört mezhebinden farklı Alevilik, Hz. Ali'yi kendilerine önder benimsemişlerdir. Fakat yanlış bilinenin aksine onlar Hz. Muhammed'i dışlamamışlardır. Allah-Muhammed-Ali üçlü inancına sahiptirler. Çünkü onlara göre ve Hz. Muhammed'in yapmış olduğu "Veda Haccı"na katılanların bizzat tanık olup duyduklarına göre; Muhammed kendisinden sonra imam olarak Hz. Ali'yi işaret etmiş ve söylemiştir.

Örneğin; Hz. Muhammed'e "Ey Peygamber, sana indirilen emri bildir, bunu yerine getirmezsen, Allah'ın elçiliğini yapmamış olursun..." anlamında Türkçeye çevrilen beşinci surenin 67. ayeti inince, Hz. Muhammed kısa bir süre düşünmüş ve sonra Hz. Ali'ye dönerek "Kalk ya Ali" diye seslenmiştir. "Benden sonra imam olarak, halkı doğru yola sevkedecek biri olarak seni seçtim, senden râzı oldum; kimin efendisi isem, bu onun efendisidir; özünüz doğru olarak ona uyun" demiş ve sözlerini şu dua ile bitirmiştir: "Allahım, onu seveni sev, ona düşman olana düşman ol"(Hassân b. Sabit)

Daha sonraki gelişmeler bazı müslümanlar tarafından, işte bu vasiyetin reddi anlamına gelecek şekilde yorumlanmış ve bir de Kerbela'da Hz. Ali'nin oğlu Hz. Hüseyin'in katledilmesi İslâm'da bölünmeyi kaçınılmaz kılmıştır. Müslümanlar Sünni ve Şii diye ikiye ayrılmışlardır. Şiiler, aslında Şia adlı siyasi bir partinin altında toplandıklarında, ileriki zamanlarda bunun bir siyasi düşünceden çıkıp, bir inanç ve ibadet şekline bürüneceğini elbette bilmiyorlardı. Çünkü, Asr-ı Saadet diye anılan Hz. Muhammed'in yaşadığı dönemde böyle bir ikilik görülmemişti. Belki kısa bir çalkantıdan sonra birliğe dönülecek diye düşünmüşlerdi.

Türkler ise Hz. Ali'yi gerçek anlamda ve insanca sevmeyi yeğlemişlerdir. Yani Türk Şiileri, Hz. Ali'yi bir siyasi görüşün insanı, lideri olarak görmemişler; Hz. Muhammed'in varisi, yakını, akrabası, dostu olarak görmüşler ve ona yürek sevgisiyle bağlanmışlardır. Bu görüş farklılığı da İran Şiileri ile Türk Şiilerini kesin çizgilerle ayırmış ve Türk Ali inananları "Alevi" olarak anılmışlardır. Fakat Türk Alevilerinin bu görüşü, yaşadıkları Sünni çoğunluk tarafından da benimsenmiş ve büyük bir görüş ayrılığı çıkmadan kardeşce yaşamışlardır. Ortada bir siyasi ayrım olmayınca da Sünniler Hz. Ali'ye, Aleviler de Hz. Muhammed'e büyük bir sevgiyle sarılmışlardır. (Osmanlı tarihinde Yavuz Sultan Selim'in kırk bin Alevi'yi katletmesinden söz edilir. O, siyasi bir kimlik olan Şah İsmail'in Şii ordusuyla yapılan bir din ya da mezhep savaşı değil, tamamen siyasi bir savaştır. Osmanlı toprakları üzerine yürüyen Şiilere karşı yapılmış bir savaştır.)

Anadolu'da asırlardır yaşayan Alevi toplulukları her zaman hoşgörülü davranışlarıyla dikkat çekmişlerdir. Osmanlı zamanında yaşanan kadın-erkek ayrımcılığını Aleviler kendi aralarında kaldırmışlar, kadın erkek aynı mekânlar içinde toplanmışlardır. Günümüze kadar "mum söndü" dedikodusu işte bu nedenle çıkmıştır. Kadınla erkeğin bir arada görünmediği Osmanlı toplumunda Aleviler şaşkınlık yaratmışlardır.

Diğer ibadet şekillerinde de durum aynıdır. Namaz şekli zamanı ve sayısı; orucun zamanı ve gün sayısı değişik olabiliyor; bu diğer mezheplerde de görülmektedir. Fakat, amaç Allah'a yakın olmak değil midir? Hangi yoldan giderseniz gidin yeter ki Allah'a gidin... Amaç bu değil mi?

Dört mezhep, yüzlerce belki de binlerce tarikâtın olduğu İslâm dünyasında ve bir tek Türkiye'de ve Osmanlı'da hep Alevilik dikkat çekmiştir. Uzun yıllar birlikte yaşam içinde düşünce bazında tartışılan Alevilik, 1980 öncesi Sünni inanca sahip olduklarını söyleyen faşistlerce hedef olarak gösterilmiştir. Kısa da sürse bu utanç verici durum tarihimize kara bir leke sürmüştür.

Aleviliğin bu kadar gündemde olması yalnız nüfuslarının fazla olmasından kaynaklanmamaktadır. Bu insanlar yüzyıllardır engin hoşgörülerinin yanında, sanata, bilime, doğruluğa verdikleri önem bakımından da gündemdedirler. "Eline, diline, beline sahip ol" sözü onların yoldaşı olmuştur. İbadethaneleri olan cem evlerinde kadınlı erkekli guruplar halinde hem inançlarını yerine getirmektedirler, hem de sazıyla sözüyle semahlarıyla ibadetlerini yapmaktadırlar. Bir başkısına yanlış gelebilir, ancak neyin doğru olduğunu kim biliyor ki?

Ya edebiyata katkıları? Türk edebiyatında başlı başına "Alevi-Bektaşi" kimliği vardır. Yunus Emre'yi, Pir Sultan Abdal'ı, Nesimi'yi, Fuzuli'yi, Hatai'yi, Kul Himmet'i, Yemini'yi, Virani'yi, Kazak Abdal'ı çıkartın halk edebiyatından geriye ne kalacak? Onların sazlı sözlü türkü geleneği bizlere en büyük mirastır. Türk Halk Edebiyatı'nın temelini oluşturmaktadırlar. Bunlara bir de bize Allah ile kulları arasındaki şakalaşmayı hoşgörü ile karşılamamızı sağlayan Bektaşi fıkralarını ekleyin.

Ne dersiniz, Aleviler ve Alevi kültürü olmasa, sazlı-sözlü "Halk Edebiyatımız" olacak mıydı?

 
Toplam blog
: 278
: 3275
Kayıt tarihi
: 26.05.07
 
 

İstanbul'un Kadıköy ilçesinde doğdum. Bir daha da Kadıköy'den ayrılmadım. İstanbul Üniversitesi, Ede..